Bir tutam kızıl Stendhal, bir demet sarı Wolf ve biraz da mavi Heine’ı birbirine karıştırdığımızda ortaya ne çıkar acaba? Renklerle örülü böyle bir sentezi hiç tahayyül ettiniz mi? Oysa hayat, bu ve buna benzer renkli sentezlerin toplamından başka bir şey olmasa gerek.  Açık sarı ve koyu mavinin içinde bir kurşun deliği gibi duran kızıl bir gül. Bunun bendeki yankısı, Wolf ile hüzünlenmişimdir ve Heine ile uzaklara gitmek istemişimdir, buralardan tası tarağı toplayıp hepten uzaklaşmak istemişimdir. Fakat bir zıpkın gibi vurmuştur beni manastır kaçkını Stendhal’ın siyahı.

Stendhal ile kalıyorum buralarda. Beni burada tutan, onun karanlık kasvetli ruhu değil miydi? Ve gri kurşunî kuşkular. Gitmeyi istemek ama gidememek… Ben burada birkaç yazarın rengine bakıp hayatıma ayna tutacağım. Tabii, tutabilirsem. Belki de kendi rengimi görürüm yazarların aynasından. Kim bilir.

Her yazarın kendine özgü bir rengi vardır. Bütün renklerin ötesinde ve dışında kendine ait bir renk… Parmak izi gibi, sade ve gizemli… Belki sarı, Wolf’u çağrıştırır ama asla yazarın kendisi değildir. Sınırları vardır. Hudutları çizilmiştir. Ve hiç kimse aşamaz o sınırları. Heine’ın mavi alınyazısı da farklıdır. Belki seyahat tablolarında mavinin bin bir çeşidini ortaya koymuştur, kendini gizlemek için, kendi rengini bulmak adına. Paris’i cömertçe kullanmıştır, Avrupa’yı alt üst etmiştir. Dünyayı dize getirmiştir. Bunu gerçekten yapmıştır. Yolu uzun ve zorludur. Hem rengini kaybetmekten korkmuştur hem de gidip gelmek arasında kalmıştır, o üsluplu usturuplu ve derin tablolarda. Neden?

Aslında düşünce sancısı çeken, fikir işçiliği yapan her yazarın tek bir gayesi vardır, kelimelerin dünyasında: Rengini bulmak. Her yazar, kendi rengini bulmak için kelimeleri bir araya getirme oyununa başvurur. Bazıları rengini bulur, bazıları bulamaz. Goethe bulmuştur mesela, Tolstoy hâlâ aramaktadır. Bazıları çok sabırsız davranır, zamansız çekip giderler aramızdan. Bazıları işaretlerine bakıp hangi renge ait olduklarını anladıklarında değişik tepkiler sergilerler. Bunların içinde sakıncalı tehlikeli sözler sarf edenler de vardır, yakutî Cibran gibi, hayatlarına son verenler de vardır, simsiyah Kleist gibi.

Gerçekte bir insan ya da bir yazar rengini bulabilir mi? Daha doğrusu, “Benim rengim budur diyen!” birinin yaşamını devam ettirmesi için bir neden kalmış mıdır? Goethe rengini bulduğunda, durmuş mudur? En güzel eserlerini yetmişli seksenli yaşlarında vermemiş midir? Bu demektir ki, bir yazar ana hatlarıyla ya da genel ismiyle rengini bulsa dahi, hiçbir zaman renginin sonunu getiremez. Zaten arayışa geçen kişilerin renklerinin sonu yoktur. Renklerinde sınırlama getirenler, hiçbir zaman arayışa geçmeyecek insanlardır. Yüzeyde yaşayanların dipleri olamaz; sınırlamışlardır kendilerini. Derinlerde yaşayanlar sonsuzdurlar; renklerinin sonları yoktur. Gittikçe giderler.

O zaman o kadim soruyu bir daha soralım. Bir insan neden yazar? Neden yazma ihtiyacı duyar? Kendi rengini bulmak için yazar, dersek yeterli olur mu? Bir rengi olduğunu anlamıştır ve yola koyulmuştur. Kelimelerin büyülü dünyasına girdiğinde acı gerçeği fark eder: Hiçbir zaman renginin aslını bulamayacaktır. Sınırlarını zorlayacaktır, izlerine rastlayacaktır, çağrışımlarla çarpılacaktır. Bu kadar. Daha fazlası yoktur. Aramak yine de. İşte, onu teselli edecek hüküm. Ararken başkalarının renklerini görür, mutlu olur, gözyaşı döker, hüzünlenir. Kimi zaman hayatında da yer verir bunlara. Neden?

Bazı yazarlar renklerinin boşluğunu kapatmak için başkalarını renklerinde kullanmak konusunda tereddüt etmezler. Bunlar içinde en tehlikelileri de başka yazarların hayat hikâyelerini kaleme alan (biyografi) usta yazarlardır. Zweig, bunların en önde gelenidir. Birçok usta yazarın hayat hikâyesini en delice, en çılgınca ve capcanlı renklerle, uçuk desenlerle kaleme alan Zweig, yine de kendi gerçeğini unutturmayı başaramamıştır. Kendi hayat hikâyesinde, usta öğreticilerin eşliğinde girdiği sınıfından sağ çıkamamıştır. Kimlerin kapısını aşındırmadı ki. Kleist’in keskin siyah gözlerini, Dostoyevski’nin melankolik yeşil fularını, Tolstoy’un açık gri gökyüzünü, Zola’nın uçuk mavi gecelerini, Balzac’ın mürekkep beyazını kullanmıştır da kullanmıştır. Yine de kendi rengini bulamamıştır. Bulamaz da. Unutturamadı renksizliğini. Renksizliğinin kıyılarına vurduğunda yaşlı yorgun bedeni, yolculuğun sonuna geldiğinde anlamıştı.

Alain değişik perspektifler, asimetrik bakış açıları, farklı ara renkler, çarpık imgeler, anlaşılması güç tanjantlar kullanır. Nerdeyse her cümlesi, kendine has bir fırça darbesidir. Onun kaleminde bütün renkler uçuşur. O bir cümleyle, yeryüzünün bütün tozlarını silkeleyecek kudrettedir. Ne oldu nihayetinde. Renklerin tozu dumanı altında kalakaldı. Kül oldu kalemi. Her fırça darbesiyle, ruhunu sattığını biliyordu. Kendinden taviz veriyordu. Asıl ulaşılması gereken menzilden uzaklaştığını biliyordu. İsmi, koca Alain oldu ama kendisinden zerre miskal öz kalmadı. Toz oldu hazret.

Stendhal çıldırmıştı, Parma Manastırı’nda kendi göğünü yitirdiğinde. Kurtuluşun olmayışı kafasına dank etmişti. Rengi yoktu. Derin umutsuzdu ve kontrolsüz biçimde önüne gelenle dalaşmaya başladı.

Renkler konusunda mustarip olan başka bir yazar da Flaubert’ti. Üstat, defalarca kaleme aldığı satırlarda hep kendini yeniledi, rengini ararken. Hiçbir zaman da elde ettiği renklerden memnun kalmadı. Hep huzursuzdu, doyumsuzdu. Çünkü sürrealist bir gerçekliği vardı. Kalbinin karanlık noktalarında yitirmişti renginin albenisini. Ve oralara gidecek ne zamanı ne de cesareti vardı.

Kafka, hep karamsar lacivert kaldı. Hiç çıkmadı rutubetli ininden. Olaylara ve insanlara dışarıdan bir seyirci gibi baktı. Israr etti seyirci olmakta. Dünyanın rengini verdi eserlerinde. Şato, korkunç siyahtır; Dava, felaket beyazdır; Değişim, olacak olanların habercisidir, fena yeşil, zehirli mavi; Taşrada Düğün Hazırlıkları, kasvetli uzundur, karabasan guaş ve Günlükler karamsar denizdir.

Tasavvufçuların rengi hep yeşildir, ölüme odaklanmış asude nazarların cazibesinde.  Dışarıdan böyle görünür. Aslında görünen yeşil bir kaplamadır. İçerideki renklerin hakikatini göstermemek için dışarıdan çatılmış ilahi bir kılıf. Gerçek tasavvufçular bu yeşil kılıfı kaldırıp içeriye geçerler ve kendi renklerinin peşine düşerler. Bu yüzden tasavvuf ustaları susup acemi ham müritlerini konuştururlar. Mevlana, Şems’in çömezidir; fakat dışarıdan Mevlana derya olarak görünür. Ya bu görünen derya, içerideki sonsuz hakikatlerin sadece bir işareti, uzaktan bir habercisiyse… Titrek bir mumdur Mevlana. Sağ tarafı üzere, cayır cayır yanan yemyeşil bir mum. İçerisi meçhul bize ve hep de öyle kalacak. Orasını Şems Hazretleri biliyor ve bildiği içinde susuyor. Yeşil yeşil susuyor. İçerisinin sırrını tam olarak bilmeyenler konuşurlar da konuşurlar, ciltler dolusu. Sırra malik olanlarsa, bıçakla kesilmişçesine susarlar.

Cüneyd-i Bağdadî, beyaz bir cübbenin içinde saklanmaya devam edecektir, yeşil sandukasında. Bişr-i Hafi, gizli bir takunya gibi duracaktır böğrümüzde ve su gibi akacaktır yağmur oluklarında. Onun hakikati ve hayat hikâyesi oralardadır. Ona aşikâr bize gizli hikâyesi. Zehir gibi takunyaları sallanır durur her rükûda, kıyamda. Gören görür. Ve pek azdır görenler. Ben görene rastlamadım daha. Olanlarsa, pek ketumlar. Ben böyle sır saklayanları duymadım, ömrü hayatımda.

İbrahim Ethem, yeşil atlaslar içerisinde, yolunu arar mı hâlâ. Yoksa sarayının çatısına develerin çıkmasını mı bekliyor daha. Ben onu balıklarla tanıdım, samimi dualarda buldum. Gözyaşlarına tanık olduğumda, bütün uhrevi rüyalarımın sonuna gelmiştim. O, sırra malikti, açık yeşildi, dipsiz okyanustu. Tek yapması gereken, çıkınını alıp gitmek, harmanisine sarılarak… Halis bir duaya muciptir derviş.

Biraz da filozofların semtine uğrayalım. Empodokles, kuşkulu bir bulut gibi dolanır durur, İtalya yanardağlarının tepesinde. Ölümünü arıyordur hazret bizzat. Dünya dar geliyordur kendisine. İçi içine sığmıyordur. Hararetle arzın merkezini merak ediyordur. Ne vardır orada acaba? Kendini aşağıya atmak için hiçbir mani yoktur. Bu onun gerçeği, gerçek rengi. Hiç kimse bilmeyecektir onun kendisini neden yanardağın içine attığını. Sakın ola, bu bilinmezliğin, bu belirsizliğin Etna’yı kirlettiğini düşünmeyesiniz. Belki böylelikle Etna kendini bulmuştur, bize meçhul olan Empedokles’in rengine kavuşarak.

Siyam ikizleri gerçekten birbirlerinin aynı mıdırlar? Bir başpehlivan, neden başpehlivan olmuştur? Rengini bulduğu için mi, bulamadığı için mi? Eline kalem alan bir yazar, kaç maske geçirir yüzüne? Hiç düşündünüz mü? Ya da bir şeyler kaleme almak için, -başkalarının hayat hikâyesini başkalarına satmak için!- kaç maske yüzüne geçirmek zorunda kalırlar? Bazı yazarlar bir solukta yazarlar ya da hiç zorlanmadan şakır şakır döktürürler. Bazı yazarlarsa can çekişerek yazarlar. Neden acaba? Kolay yazan yazar ne kadar kendisidir, ne kadar özgündür ve ne kadar özgürdür? Ne kadar kalıcıdır? Acı çekerek ve güç bela iki kelimeyi bir araya getiren yazar, neden böyledir? Rengini bulamadığı için mi yoksa ötekilerinin renklerini olanca çıplaklığıyla olduğu gibi gördüğü için mi böyle zorlanır, ayak diretir kendine. Diş geçirir kalemine. Neden bazı az yazan yazarlar, kalıcı ölümsüz eserler bırakırlar ardında, bazıları ciltler dolusu kitap yazmış olmasına rağmen, daha hayattayken unutulurlar? Diyeceğim odur ki, ölümsüzlüğün reni nedir? Ya da ölümsüzlüğün bir rengi var mıdır?

Kalemini pek az oynatanlar, ölümsüzlüğün bir rengi olmadığını fark ettikleri için mi az yazmaya imtina ediyorlar. Sığ sularda gezinenler çok çığırtkanlık yaparlar ve bütün renkleri kullanabileceklerini sanırlar. Çünkü güvenli kıyılarında istedikleri imkânlara sahiptirler. Fakat bilmiyorlar mı ki, gerçek, uzaklardadır, hakikat ötelerdedir. Gerçek asla sığ sularda, aşina kıyılarda, güvenli limanlarda değildir. Ve buralarda kalanlar güvenli rahat kıyılarını terk edemeyenler hiçbir zaman kendi gerçek renklerinin dairesine giremezler. Kendi gerçeğini keşfedemeyen başkalarının gerçeğine ve tek hakikate ulaşamaz ki. Ne kendisinin ne de başkalarının gerçeğini keşfedemeyenler asla varlığın hakikatini elde edemezler. Bu bir hüküm değildir, gerçeğin ta kendisidir, hakikatin yansımasıdır.

Kıyıları terk edenler, sığ sulardan uzaklaştıkça ana renklerin gölgesinden çıkıp ara renklerin refakatinde –himayesinde!- kendi renklerini bulurlar. Bulamasalar bile, bu dünyanın dar sınırları içinde olabildiğince yaklaşmış olurlar. Uzak, derin ve dönüşü olmayan suyun rengiyse lâldır.

Bunu pek az kimse bilir.
Bilenlerse susar.

Bu yazıyı paylaşın