İnsan dostum, ağabeyim dediği birisinin ardından duygusallığı bırakarak bir şeyler söylemesi ne kadar zor. Bir de doğru şeyler söylenmesi gerekiyor. Hak edilmiş şeyler söylenmelidir, ifadelerin asla riyakârlığa, yağcılığa sebep olmadan bunun yapılması ne kadar da önemli ve değerlidir. Bir başka hususta şudur; birilerini kaybettiğimizde onun üzerinden geçinenler, nemalananlar oluyor ya insan en çok da bundan ürküyor. Sağlığında asla sahip çıkmayanların, vefatıyla birlikte sahiplenmeleri, gün, gece ve anma programları hazırlamaları öylesine acı veriyor ki bu sıkıntılara düşmeden, bunların dışında kalarak hak edilmiş kimi duyguları, gerçekleri ve edebiyatla ilgili, şahsın kazandırdıklarından bahsetmek, değerlendirmeler yapmak her daim önemlidir ve yapılmalıdır da. Bu nedenledir ki Sedat Umran’ın ardından böyle bir anlayışla, vefayla, duyguyla bu yazıya yöneliyorum. Her daim birlikte olan kişi ve kurumların bu tür programlar yapmalarını elbette ki önemsiyor ve alkışlıyorum. Mutlaka ve mutlaka yapılmalı ve bu vefa örnekleri bir kadim gelenek olarak da sürmelidir.
Sedat Umran,1925 istanbul doğumlu, 7 Ağustos 2013 günü kaybettik onu. 88 yaşında olduğu çıkıyor ortaya. Şair ve çevirmen olarak ünlendi. Zaman zaman gazetelerde şiir üzerine yazılar yazdı.
Oysa şair kalabalıkları sevmez. Kalabalıklarda da yalnızdır bir bakıma. Şiirin yakalanışı da belki de bu yalnızlıklarda yatıyor. Şair Umran’ın hayat boyunca en çok çektiği acı sanırım yalnızlık bir diğeri de parasızlıktı. Onun dışında ki hiçbir şey ona dokunmadı. Parayı eline geçirdiğinde ne elinde ne de cüzdanında vardı. Uçup gitmişlerdi, insanların çiğliğini, hamlığını, aptallığını ve vurdumduymazlığını yaşayarak görüyordu. Bunların hiç mi hiç önemi yoktu Ümran için. Ne paradan zevk aldı ne de insanların dostsuzluğundan. O şiirlerine yüklendi. Şiirlerle hayata, insanlara nesnenin şiirleriyle cevaplar yazdı. Yanına gelen kim olursa olsun ondan mutlaka birkaç şiir dinledi, insanı anlayan bir yönüyle hep onları anlayışla karşıladı, ilk tanıştığım andan son görüşmeye kadar dalgınlığına tank olmadım. Hafızası sağlam, bir daha kendinizi tanıştırmanıza gerek olmazdı.
Büyük şairlerin, yazarların, hayatı doğal karşılamaları yazıya, şiire verdikleri önemden olsa gerektir. Onlar biliyorlar ki ödevleri nedeniyle buradalar. Yazdığı her şiirini ezberleyen, ezberlemediği şiirini de yayınlamayan dünyada kaç şair vardır bilemem lakin Sedat Umran’ın öyle olduğunu söylemeliyim.
2013 Ramazan’ının son günü (Arefe’de) Türk Şiiri bir Yıldızını daha kaybetti. Ömrünün son yirmi yılını Darülacezede geçirdi. Onların misafiri olarak kaldı. Ziyarete gelenleri, sevenleri ve dostları asla eksik olmadı. Sedat Umran’ın kız kardeşi Aysel Sağlık, yeğenleri ve şair dostları vardı Zincirlikuyu’da. Cenazede, uzun süren bir kararsızlık sonucunda Aysel Sağlık hanımla merhaba ettiğimizde Üvey kız kardeşi olduğunu, uzun yıllardır Amerika’da bulunduğunu ve Türkiye’ye döndükten sonra tanıma fırsatı olduğunu öğrendiğimde daha çok üzüldüm, ikinci anneden olan bu kız kardeşlerin varlığından hiç bahsettiğini hatırlamıyorum. Ramazanın ve Kadirin ikliminde gönenmesini dilerim.
Sedat Umran’ı, 1979 yılında Kadıköy Rıhtımdaki Yaşlılar kıraathanesinde tanımıştım. Şimdi her şey, her yer değiştiğinden buralarda farklı yapılar yükselince hatıraların sadece hafıza fotoğrafları kaldı elimde. Herkes kâğıt oynarken kitaplarına gömülmüş bir halde masada uğraştığını gördüğümde sessizce yanına yaklaşıp hayırlı akşamlar diyebilmiştim. O günden bu güne sürdü aralıklı-aralıksız beraberliğimiz. Sık sık bu kıraathaneye uğradım. Ne zaman uğrasam oradaydı. Bu tür yerleri meskenleri seviyordu sevmesine de başka bir seçeneği olmayınca İnsanın başka ne yapabilirdi ki? Bir defasında da Beşiktaş’tan Üsküdar’a tekneyle geçmiştik. Bana ilk defa Sezai Karakoç’tan ve Necip Fazıl’dan bahsetmişti. Çok değer verdiğini ifade etmişti. Üniversitede okuduğum yıllarda ingilizce hocası olan Mutlu Altaş benim şiirle, kitaplarla ve edebiyatla olan ünsiyetimi fark edince Sedat Umran’dan bahsetmişti o zamanlar. O yıllarda Sedat Umran’ın “Leke” şiir kitabını 12.12.1979 tarihli kitaptaki imzadan anlıyorum, tanıştığım yıl almış ve tanımadan okumuştum. Siyah kapakla dikkat çekiyordu, hafızamızdan unutulması asla mümkün olmadı. Benim kuşağım Sedat Umran’ı bu kitapla daha çok hatırladı. Kendisi de “Leke”yi ilk şiir kitabı gibi kabul ederdi daha çok. ilk şiiri 1943 yılında Yedigün dergisinde yayınlanmıştı. Uzun süre Yedigün şairlerinden olarak anıldı, ilk kitabı da 1949 yılında “Meşaleler” buradan okuyucuya ulaşmıştı. Ahmet Haşim’i çok sevdiğinden sıklıkla bahsederdi. Sanırım ilk şiirlerimi okuduğunda bana da Ahmet Haşim’i sever misin diye sormuş sen de Ahmet Haşim izleri görüyorum demişti. Bende bu izleri görmüş olması beni şiirin tamda kucağına bırakmış olmalıydı. “Sana okuman için bir çuval şiir kitabı getireceğim” demişti lakin o bir çuval şiir kitabını hiç alma imkânım olmadı. O yıllarda Haşim okuyordum. Aslında Divan şairlerini okuyordum. Hisar, Varlık, Büyük Doğu, Diriliş, Türk Edebiyatı, Gösteri, Mavera, Aylık Dergi, Milli Kültür gibi dergilerde okuyucuyla buluştu. Bu dergilerde okumuş olmak sanki kendimizden birisiyle beraber olmaktı. Öyle de oldu. Hiç kendisiyle ters düştüğümüz, farklı baktığımız konuları hatırlamıyorum. Bu arada Yeni Devir, Tercüman, Türkiye gazetelerinde öykü ve inceleme yazıları da yayınladı. Çok şiir yazabilen, her gördüğü güzele şiirler ithaf eden şair Ümran, kendisini hiç tekrar etmedi. VVİlhelm VVeischedel’den “insan Gelişiminin Devridaimi” çevirisiyle 1994 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden “Çeviri Ödülü”nü aldı. Behçet Necatiğil “eşyanın metafiziğini araştırarak aynı zamanda trajik ben’in ıstırabını yansıtan “eşyanın şairi” olarak görmüştür. Türkiye’de herhangi bir kesimin, tarafın, cemaatin, solun, sağın ya da Müslümanların şairi değil, herkesin şairi, çevirmeni olabilmeyi başarmış bir kişiliğe sahipti.
Osman Serhat Erkekli şöyle yazıyor; “Sedat Umran’ın en belirgin yanı, bir nesne ozanı oluşudur. Nesne şairlerinde durağan değil devinimli görüntüler çizmekte; nesnelerde kendisinin ve insanın iç dünyasını ortaya çıkarmaktadır. Bilinçaltının kaotlk güçlerini kozmik güçlere çeviren bir ozandır. Sedat Umran’ın yeniyi aradığı ve bulduğu alanlardır bunlar. Özetle tin yapısının yazdırdığı bir şiirdir onunkisi. Ahmet Haşim’le Necip Fazıl’ın bir bileşkesidir Sedat Umran’ın şiirleri. Ama onların el atmadığı konulara el atarak Türk şiirini birkaç adım ileriye götürmüştür.” Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi’nde ihsan Işık böyle aktarmış.
2013 ramazanına birkaç gün kala Şair Şeref Akbaba’yla, Sezai Karakoç üzerine bir program nedeniyle Afyon’dan çeşitli zuhuratlarla dönüşümüzde acilen uğrama ihtiyacı hissetmiş birlikte Darülaceze’de ziyaretine gidip hal hatır sormuştuk. Ellerinden öpmüştük ustamızın. Bize Ay Vakti çıkmaya devam ediyor mu diye de sormuştu. Son görüşmemizmiş meğerse.
“Zaman durmaz yürüsün, yorulmaz mı bacağın
Bir kuşsun dalında mı yok, konup da kalkacağın” diyordu Usta şair
Şair, Yazar Mustafa Miyasoğlu’nun ardından Umran’ı da ebedi âleme uğurlamış olmanın yoksulluğu vardı içimde. Dallarımız, köklerimiz birer birer kopuyor. Yerlerini doldurabilecek basirette, kadim geleneğe bağlı, evrensel insanlığın sesi, soluğu ve imanın ifadesi olabilecek ediplere, yazarlara ihtiyacımız vardır. Bu ramazan ayı iki büyük ustayı alıp götürdü bizden. Onları kolay bulmamıştık. Onlar bildiğimiz zamandan beridir bu ülkenin derdiyle dertlendiler. Şiirleriyle, yazılarıyla, eserleri ve çevirileriyle eylemlerini hep bir adım daha ileriye götürdüler.
Şair Ahmet Erhan ve Araştırmacı-gazeteci, yazar, fotoğraf sanatçısı ve TRT Yapımcısı Servet Somuncuoğlu’ da kalp krizi sonrası 49 yaşında hayata veda etti. Ebedi âleme vakti gelen gidiyor. Ramazan, bize böyle geldi bu sene.
Sedat Llmran, Türk şiirine bir taraftan kendi şiirleri, diğer taraftan Alman şairlerinden çevirileriyle katkılarda bulundu. “Şiirde Metafizik Gerçek” en çok etkilendiğim eserlerinden biriydi. Hint dünyasına İlgi duyan ve ruhçuluk konusuna yoğunlaşarak çeviriler yapan Ümran, şiirleri metafizik olarak görüldü ve yorumlandı. Seçtiği alanın bu değerlendirmede, bu vasfı almada da önemli bir etkisini olduğunu söyleyebiliriz. Romantizmin önde durduğu şiirler yazdı. Her bireyin ihtiyacı olan aşkın diline vakıf olan Ümran, şiir dünyasının 88 yıllık ömründe son ana değin hafızası sağlam, şiirle yatıp kalkan ve şiir düşleri kuran bir usta olarak var oldu. Yanına gidip geldiğimiz her zamanda şiirden ve şiire dair iklimlerden bahsetti. Ezbere şiirler okurdu. Şiir gecelerinin, şiir oturumlarının ve kendisi üzerine anma toplantılarının varlığı şiiri hep güçlendirmiştir. Şiiri anlayan insanı anlayabilir diye düşünürdü. O nedenledir ki insanı anlamakla şiiri yan yana koyar ve şiir gibi yaşamanın gerekliliğini gösterirdi.
ilhan Şener en çok Sedat Umran’a koştu, içimizde en çok onunla ilgilenen oydu. Şairin bir yanı hep çocuk, diğer yanıysa hep genç bir delikanlıydı. Şiirleri de hep öyle varoldu. Ümran şiirini anlamanın yolu, kullandığımız kelimenin -şirin mısralarda kullandığı kelimelerin- en yakınından başlayarak en uzak anlamlarına doğru ülfet etmeyke mümkün olabilir. Değilse sıradan bir mısra olarak algılanır ki hem şiire hem de Sedat Ümran şiirine girememiş olursunuz. Maddenin içine giremezseniz maddede kalırsınız ki metafizik boyutun dışında kalmışsınız demektir. Eşya ile insan arasında var olan ilişki sıradan bir ilişki değildir. Tuttuğumuz bir baston ya da giydiğimiz bir ayakkabı öncelikle maddedir ama bizimle kurduğu temasla medde metafizik bir akıma geçer ki bizleşir bir bakıma. Eşyanın içine sızan ruh onu dünya gerçeğinden, madde gerçeğinden öteye doğru taşıyarak me- tafiziksel bir atmosferde ona farklı bir şekil verir. Ümran da kelimeler böyle yoğrulur.
“İrkildi görünce büyüyen gölgesinin
Kapladığını boydan boya gökyüzünü
Duydu kanında özgürlüğü”
Şiire ahenk, coşku, mistik bir hava katmaktadır.
“Sen istersen sahibi ol hamamların, dükkânların, hanların Unutulmuş bir heykelsin, ortasında alanların” mısraları ise kapitalist bir algıyı yerle bir etmek ister, insanın nasıl da kaybolup gittiğini idrak etmeye davet eder.
“Gecenin kıvrımları çok çeşitli
Umutsuzluk, korku, acı ve hiçlik” bu mısralara gelip ömür dayandığında hayat dayanılmaz bir hal alır ki şairin ömrü bu dayanılmazlık içinde gelgitler yaşamıştır.
Sedat Umran şiiri, okuyucuya yer yer önermelerde bulunur. Sorgu yaptırırken sokaklara dökmez ama içten tutup sallar ve sizin yaşadığınız hayatla, sistemle, düzenle olan temasınızdaki eğretiliği gözlerinizin içine sokarak şöyle mırıldanır;
“Kim hesapladı yaşımızı?
Yıllarımızı saydı
Kim verdi, kullan diye bu cetveli elimize?”
Sonra başkaldırı hızlanır konçertodaki hıza benzeyen bir atmosferle;
“Yıkalım köhnemiş düzeni birdenbire”
Sorgu sürer;
“Kim boyadı yaşamı tek düze bir griye”.
Ve şöyle bir gerçeğe dokunduğunda gonk çalmış her şey paramparça olmuştur;
“Ben asılanların ayakları altındaki sandalye”.
“Her gün içimde bin uçak parçalanır” diyerek şiirde zirve ahengine ulaşarak okuyucunun uykusunu kaçırır.
“Dalsam çocukluğumun eğri sokaklarına” mısrası her bir insan da var olan bir gidiştir çocukluğa.
“Gittin taş atarak denizlerime,
Dalga dalga büyüyen anıların kaldı” aşkın lirizminin ulaştığı evreyi gösterir ki şiire aşk, Umran’la daha da belirgin anlamlar yüklenilmiştir.
Sonra şöyle seslendiğine tanık oluruz;
“Var mısın, ya da yok mu? Kimliğin belli değil
Ne olur susma, konuş, müthiş merakımı sil” demektedir. Kimlik sahibi olunması gerektiğinde hiç kimsenin kuşkusu yoktur. O kendi kimliğini bu topluma “Metafizik Şair ” olarak yazmayı başarmış ender isimlerdendir.
“Leke”de “Ölüm şiiri şöyle dile gelmiştir ustada;
“Ölüm yalnızlığın doğurduğu
Ebesiz ve sancısız
Bazen evde bazen sokak ortasında
Ölüm hiçliğin doğurduğu
Zamanın bütün ülkelerine duyurduğu
Ürkek yıldızlar gözleri
Elleri ve yüzü kapkara
Bir çocuk ki susar
Konuşması sessizlik
Oynar boş arsasında yokluğun
Gözyaşından zıpzıplarıyla
Ne bir dadı, ne bir arkadaş Tek başına”.
Şiiriyle, eserleriyle Türk şiirinde varlığı hiç kuşkusuz sürecek olan şairlerdendir Sedat Ümran. Ruhu şad olsun.