Baba
Mahmut’un sigara içişi kanlı bir dövüşü andırıyor. Sert yumruklara dayanamayan izmaritin cansız bedeni kısa sürede yere yığılıyor. Oturduğu sedirden aniden kalkıyor, derin bir nefes alırken gökyüzüne bakıyor. Kapkara… Arkasını dönüp iki metre gerisindeki eve bakıyor. Işığı yanan, perdeleri açık oturma odasının duvarındaki tüfeğe takılıyor bakışları. “Patlamamış bir tüfek.” diye mırıldanıyor. “Ne yalan söyleyeyim, edebiyatı kuvvetli.”
“Tüfeği ortadan kaldırsa mıydım ki? Boş ver, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme.” Göz ucuyla odada, kendisinin hiç alışık olmadığı fikirlerle oturan oğlu Ferit’e bakıyor. İçi çözemediği bir duyguyla doluyor. Oğlunu mu kıskanıyor? “ Yok canım, daha neler.”
Ferit, babasının düşündüklerini hissetmiş gibi, uzun süredir yere mıhladığı bakışlarını ona doğrultuyor. Gece kadar karanlık ve ürkütücü… Mahmut bu bakışların saldırısına dayanamayarak sırtını dönüyor.
“Tüfeği istesem de indiremem.” diye geçiriyor içinden. Babasının bunu düşündüğü için bile ona hiddetlenecek, öfkeden kızarıp bozaracak yüzünü görüyor. Babasının yüzünü hayalinde böyle görünce bile tedirgin olduğunu fark ederek kendinden utanıyor.
“O gün onu görmeseydim, böyle olmazdı.”
Yüreğine çöken sıkıntının ağırlığıyla tekrar oturuyor.
Bir aydır bu saatlerde evin kıyısına gelip berbat sesiyle kimsenin dinlemek istemeyeceği bozuk düzenli bir şarkı tutturan kurbağa, bu akşam şarkısına sanki Mahmut’a cesaret vermek için başlıyor.
Tüfek
Ben bir İngiliz sarması dolma tüfeğim. Kısaca İngiliz diyebilirsiniz. Yaşım doksan beş. Boyum bir metreden biraz uzun. Kabzam cilalı kahverengi, göz alıyor maşallah.
Bu evde bana gösterilen hürmet, Fatih’e gösterilenle aynıdır. “Fatih kim?” derseniz, Mahmut’un babası. Fatih’in babasının adı da Erkan’dı.
Ah Erkan ahh. Koydun gittin beni buralarda kimsesiz. Kan davasından kaçıp bu köye geldiğinde yanında bavulun vardı, sırtında ben… Neler vurmadık seninle? Tavşanlar, geyikler, hatta ayılar, domuzlar… Dağların dondurucu soğuklarını bile özledim be Erkan.
Erkan evlendi barklandı, yaşlandı ama geçmişi içinde hep genç kaldı. Ölürken Fatih’e “Elinin altında hep bir silah olsun evlat.” diye vasiyet etti. “ Düşmanın ne zaman, nereden geleceği belli olmaz.”
Fatih, babasının korkusunun yersiz olduğunu düşünüyordu. Fakat Erkan’ın ruhunu gücendirmemek için, vefatından bir zaman sonra beni güzelce temizleyip, karnımı doyurup duvara astı.
Ben bu hürmeti görünce beni her an elinin altında bulundurmak istediğini de düşündüm ama nerde…
Fatih’in avla mavla işi yok. Evi fabrikaya çevirdi. Kız kardeşleri ve iki kızı evlenip kurtuldular ama zavallı Mahmut babasının emrinde sabahtan akşama kadar çalışmaktan kurtulamadı. Ferit’ten başka çocuğu da olmadı ki kendisine yardım etsin. Ferit desen o da bir alem zaten, koca koca kitapları devirmekten başka uğraşı yok.
Otuz beş yıldır evden, hatta bu odadan çıkamadım. Ara sıra indirip mafsallarımı yağlıyorlar, tozumu alıyorlar ama son on beş yılı boş mideyle geçirdim biliyor musunuz? Ferit üç yaşındayken, bana ulaşıp benimle oynamaya çalışınca, patlatır falan diye içimi boşalttılar. Erkan’ın vasiyeti, gülünç bir şekilde yerine getiriliyor yani. Boş tüfek düşmana neylesin?
Mahmut’la Ferit yıllardır gizli gizli bir şeyler çeviriyorlar, biliyorum. Şehirden dönüşlerinde Mahmut’un revolveri zevkle sırıtıyor. Namussuzun ağzı sıkı, bir şey anlatmıyor ama ben anlarım.
Neyse bu akşam mutluyum, çünkü yıllardır ilk kez tokum. Hem de tıka basa. Tek gözüm yan bakanı mıhlamaya hazır. Kulaklarım, uzun zamandır çıkmayan sesimi duymaya can atıyor.
Oğul
“Buradan nefret ediyorum. Sabahın köründe öten horozlardan, her tarafa pisleyen ineklerden, en son söyleneceği en önce söyleyen patavatsız insanlardan… Bir aydır Allah’ın her akşamı kapının önüne gelip kulaklarıma eziyet eden bu hayvandan da nefret ediyorum. Görünüşü de berbat. Yumruk kadar, soluk yeşil gövdesi beyaza çalan beneklerle kaplı. Ses çıkarırken gırtlağı şişip kocaman oluyor. Buralarda çocuklar dede kurbağa diyorlar böylelerine. Adından da ayrı nem kapıyorum.”
Ferit içinden taşmaya çalışan öfkeyi engellemek istercesine ayağa kalkıp odada bir tur atıyor. Gözü tüfeğe ilişince “Üç haftadır götürmüyor beni şehre mal almaya.” diye düşünüyor.
Mahmut, ilk kez yedi sene önce mal almaya şehre inerken Ferit’i de götürmüştü. Ferit daha önce de çok ısrar etmişti fakat sıkılırsın deyip kabul etmemişti babası. Beşinci – altıncı yolculuklarının dönüşünde arabayı ormanın içinde sürdü. Sonra “ Şimdi burada göreceklerin bizim sırrımız olacak, tamam mı?” diye sordu. Ferit bir şey anlamamıştı fakat şaşkın şaşkın başını salladı. Mahmut arabayı durdurdu, indiler. Bagajdan çıkardığı şişeleri on beş, yirmi adım ötedeki bir tahta sıranın üzerine dizmeye başladı.
Mahmut, bunların hepsini kutsal bir ritüel ciddiyetiyle yapıyordu. Yüzüne Ferit’in tanımadığı, tutkulu bir ifade yerleşmişti. Merakla kendisini izleyen çocuğu unutmuş gibiydi. Şişeleri dizdikten sonra revolverini çıkardı, okşadı. Ferit, şişelerin yanından kendisine doğru gelen babasının heybetinden sersemlemişti. Dedesinin yanındaki tedirgin, pısırık adamla, adımlarının ezdiği yaprakların hışırtısı içinde çaldığı sert ıslığın ahengiyle ilerleyen bu kahramanın bir alakası yoktu.
Ferit çocuk aklıyla, babasını ilk kez neşeli gördüğünü anladı.
Sonrası birden geldi. Mahmut silahını doğrultup şişeleri hiç ıskalamadan tuzla buz ederken, nefesini tutup onu izleyen oğlunun zihninde anlatılamayacak bir mertebeye yükselmişti.
Tüm bunlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi her zamanki mahcup haliyle “ Hadi eve geç kalmayalım.” dedi.
Bu ritüeli aşağı yukarı şehre her inişlerinde gerçekleştirmeye başladılar. Zamanla Ferit de öğrendi nişan almayı. O revolver ikisinin ortak arkadaşı oldu. Ferit büyüdükçe aralarında tatlı bir rekabet başladı. Hedefleri kim daha çabuk vuracak, kim daha uzaktaki hedefi vuracak?.. On bir yaşında eline aldığı silah, yedi yıl sonra artık vücudunun bir parçasıydı. Ferit adeta silahla değil parmaklarıyla ateş ediyordu.
Çarşıya son inişlerinde araları limoniydi. Yolculuk ağır hasta olmuş, sırtlarına kurulmuştu. Ağırlığı altında eziliyorlardı. Mahmut dönüşte arabayı her zamanki yere çekti. Bugün bu ritüeli gerçekleştirmemek dargınlıklarını birbirlerine ilan etmek olurdu ve ikisi de bunu göze alamıyordu.
Mahmut bagajdan bir şişe aldı, yirmi adım öteye götürdü. Yüzünde, hareketlerinde her zamanki neşeden eser yoktu. Sevmediği bir görevi ifa eder gibi ağır ağır nişan aldı, tek atışta şişeyi vurdu. Silahı Ferit’e uzatırken “ Bagajdan bir şişe al, benim hedefin bir adım ötesine koy. Vurursan kazandın demektir.” dedi.
Bu talim arkadaşlığıyla aralarındaki buzları eritmeyi ummuştu fakat sesi umudunu çoktan kaybettiğini gizleyemiyordu.
Ferit silahı isteksizce aldı, evirip çevirdi. Mahmut oğlunun bu tavırlarına anlam vermeye çalışırken hava bir kuş sesiyle yırtıldı. Ferit yüzünde aniden beliren sinsi gülüşle hemen sesin geldiği yöne döndü ve kuşu gördüğü gibi nişan alıp ateş etti. Kuşun cansız vücudu yere düşerken Mahmut dehşetle “ Ne diye kuşa nişan aldın?” diye bağırdı. Sesi titriyordu. Avcılığı bıraktığından bu yana hiçbir hayvanı hedef almamış, Ferit’e de nişancılığı bu şartla öğretmişti.
Ferit “ Çünkü çok yaşlıydı.” dedi buz gibi bir alaycılıkla.
Mahmut zorla yutkundu. Yüzü allak bullak olmuş, beti benzi atmıştı. Bu hali Ferit’i nedense çileden çıkardı. “Dedemin hayatımızda bu kadar söz sahibi olmasına inanamıyorum.” diye çığlığa öykünen bir sesle bağırdı. “Altmış iki yaşında, gözleri doğru dürüst görmeyen, kulakları ağır işiten, bastonla yürüyen bir adam hepimize diş geçiriyor. İşçi – patron ilişkisi ikinizi de öyle kavramış ki, baba – oğulluk kaçıp gitmiş yüreklerinizden, akıllarınızdan. O mallarını senden çok sevdiğinden sana seçme hakkı vermemiş, sen kendine güvenemediğinden onun gölgesinden çıkmayı denememişsin. Lanetli bir bağla bağlanmış gibi bu köye tıkılıp kalmışsın. Bu benim de kaderim sanki. Ama bunun kaderim olmadığını sana da göstereceğim, dedeme de… Ben kazandım baba, o üniversiteye gideceğim. Dedem ister izin versin, ister vermesin.”
Mahmut, Ferit’i dinlerken hınçtan titriyordu. Ferit’in kendini suçlaması, dedesi hakkında ileri geri konuşması değil, söylediklerinin doğru olması onu kahretmişti. Silahı Ferit’in elinden sertçe çekip aldı. Sıktığı yumruğu tehdit kadar ürkütücüydü.
Ferit babasının hiddetini zar zor zapt ettiğini, kendisinin de ileri gittiğini fark etmişti. Ama artık geri dönemezdi. Yaptıklarından, söylediklerinden utanıyordu. Babası bunları hak etmiş miydi? Keşke babası şöyle okkalı bir tokat atsaydı da Ferit biraz olsun kurtulsaydı utancından. Biraz da bu arzuyla, babasının gözlerine onunkine denk bir hınçla bakarak “ Sen patlamamış bir tüfeksin baba.” diye tısladı.
Mahmut, Ferit’e doğru bir adım attı ve “ Haklısın.” dedi. “Hayatımdaki her kararın altında babamın imzası var. Ne yapayım, olmadı. Beceremedim onun gölgesinden çıkmayı. Acısını da çektim bunun. Ama şunu bil ki sen bu konuda beni yargılayamazsın. Çünkü sen de varlığını onun verdiği bir karara borçlusun. Söylevin bittiyse bin arabaya da eve dönelim.”
“ O gün babam da bir garipti. Sabah değil, dönüşte. Tavırlarında kendisinin de alışık olmadığı, taşıyamadığı bir öfke vardı. Yoksa öyle karşılık vermezdi, eminim
Baba
“ Sen patlamamış bir tüfeksin.”
Ferit’in söylediği cümleyi o günden beri zihninde Süheyla söyleyip duruyordu. Yirmi yıldır kendini ona karşı mahcup hissediyordu. Hayatta peşinden koşacağı tek bir emel seçmesi gerekse, Süheyla’yı seçerdi. O gün, bunu ona söylemeyi ne kadar da isterdi.
Süheyla, şehirdeki bir toptancının kızıydı. Mahmut’un şehre inişlerinden birinde babasının dükkanında tanışmışlardı. Dükkan babasınındı ama adamcağız kalp hastalığından muzdarip olduğundan işinin başında pek duramıyor, işleri kızı çekip çeviriyordu.
Mahmut’la Süheyla’yı birbirlerine yaklaştıran şey görgülü çekingenlikleriydi. Süheyla’nın dükkana gelip giden, kendisini baygın bakışlarla süzen, Mahmut’tan kat kat yakışıklı delikanlıları tersleyip Mahmut’a kapılmasının, Mahmut’un o geçerken cama çıkan köydeki cilveli kızları es geçip mal almaya gittiğinde Süheyla’yı göreceğini düşünerek mutlu olmasının sebebi tabiatlarındaki bu naif yandı.
Eşyalar arabaya yüklenirken edilen küçük gevezelikler, dükkana yeni gelen malları görmek için dolaşırken laflamaya, oradan da çay içerken sohbet etmeye dönüştü. Dört- beş ay sonra aşkları bayrak misali dalgalandığı halde onlar bu bayrağı birbirlerine gösterip hakkında konuşmaya çekiniyorlardı.
Mahmut’un babası ikisini de bu tatlı çekinceden kurtardı.
Bir gün kahvaltı sofrasında “ Bir daha o toptancıya gitmeyeceksin!” dedi. Oğlunun korkuyla ve şaşkınlıkla açılan gözlerine aşağılayarak bakarken canını acıttığına memnun görünüyordu. “ Duymam, öğrenmem sandım değil mi Mahmut Efendi? Sen giderken ben dönüyordum. Dükkan kapılarında sürten kızdan hayır mı gelir? Merak etme, tez vakitte başını bağlayacağım. Hovardalığa başladığına göre evlenme zamanın geldi.”
Karşılık verememişti. Zaten sert olan babası, istediğinde kayaları bile kıskandırırdı. Mahmut bu kayadan toz bile koparamazdı.
Babasını dinledi, o dükkanın semtine bile uğramadı. Ayrılırken Süheyla’ya birkaç güzel söz söylemek, gönlünü almak isterdi. Zaten aralarındaki şeyin adı konmamıştı ama en azından kendine yakışan bir veda gerekliydi. Ayrılığına bile babasının gaddarlığı, umursamazlığı bulaşmıştı.
Yıllardır Süheyla’ya rastlamayı korku ve ümit içinde bekleyerek gezindiği şehirde en sonunda yolları bir anlığına kesişmişti. Birbirlerini teğet geçerken ikisi de her zamanki görgülü çekingenlikleriyle birbirlerine doğru dürüst bakamamışlardı fakat Süheyla’nın yarım yamalak gördüğü hüzünlü yüzü, Mahmut’u allak bullak etmeye yetmişti.
Bu hüzün babasının kararının yıllardır taşıdığı yükünü, isyan etmesine neden olacak kadar arttırmıştı.
Geçmişin güzel günlerinin anılarıyla alt üst olan dengesi, öfkesini Ferit’e kusmasına neden olmuştu. Yoksa Ferit’in yaptığı ayıbı gençliğine verip sineye çekebilirdi.
Fakat oğluna kızmıyordu. Hatta onun başkaldırışını kıskanıyordu. Mahmut, babası gibi, Ferit’in zamanı gelince işlerin başına geçmek için burada kalması gerektiğini düşünmüyordu. Bu zamana kadar cesaretini toplayıp bu düşüncesini babasına söyleyememişti ama bu akşam buna bir son verecekti. Babası kabul etmese bile, Ferit’i üniversiteye göndermeye kararlıydı. Belki her şey babasının elinde olduğundan Ferit’e pek para gönderemez hatta babası inat ederse bu eve bile sokamazdı ama umurunda değildi.
“Açıkça konuşacağım, erkek gibi. Bu kez beni dinleyecek. Yirmi yıl önce ben onu nasıl dinlediysem, bu kez de o beni dinleyecek.”
Oğul
Bahçe kapısının tekinsiz gıcırtısını duyunca pencereye dönüyor. Dedesi bastonundan yardım alan, ağır adımlarıyla eve doğru ilerliyor, babası sedirden kalkarken gövdesinin yanında kırk yıllık tutukluğunu da kaldırmaya çalışıyor.
– İyi akşamlar baba. Ben de seni bekliyordum, Ferit’in üniversite işini konuşmak için.
Ferit, babasının kararlılığının pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissediyor. Konuşmasına başladıktan hemen sonra mırıldanmaya dönüşen sesi, oğlunun kulaklarına ulaşamıyor. Birkaç dakika sonra, babasının sustuğunu, dedesinin konuşmaya başlamasından anlıyor.
Dedesi eskiden beri anlatılagelen, daha tekerlemesinde bile korkuyu çağıran masalları andırarak, iki cümlesiyle babasının süngüsünü düşürüyor. Ardından gelen tunçtan cümleler Mahmut’un başını eğdikçe eğiyor. Ferit bu sözleri duymamak için kulaklarını, babasının bitmişliğini görmemek için gözlerini kapamak istiyor.
Üzerine bir titreme geliyor. Dedesinin karanlıkta bile gayet net görünen sarsılmaz duruşu sinirini bozuyor. Ani bir kararla tüfeğe atılıyor.
Hırsla kapının önüne çıkıp havaya bir el ateş ediyor. Fatih ve Mahmut donup kalıyor. Onları şaşırtmanın sarhoşluğuyla “Düşmanın ne zaman, nereden çıkacağı belli olmaz.” diye bağırarak tüfeği dedesine doğrultuyor Ferit. Duruşunda kınından çıkan bıçağın yalın tehdidi var. Fatih, torununun elindeki tüfeğe boş boş bakıyor. Yıllardır ilk kez bir şeye şaşırdığı belli. Sağ elini kalbinin üstüne koyuyor. Konuşmak ister gibi ağzını açıyor ama çenesine hakim olamıyor.
Mahmut’un ayakları boşalıyor, Ferit’e yalvararak bakarken yere yığılıyor.
Her şeye gebe olan birkaç saniyenin ardından Ferit yıkıcı alaycılığıyla “ Madem sahnede silah göründü, Çehov’u gücendirmeyelim.” diye ekliyor ve tüfeği Fatih’in birkaç adım ötesindeki kurbağaya çevirip tetiğe basıyor.