-Merhum Bahaeddin Özkişi’nin aziz ruhu için-

Çok oldu edebiyatımızın, sokağı güzelleştiren ve sokakla bir­likte kuş yuvası kokan yılları yeniden hatırlatmasını bekleyeli, sokağı terk edeli. Kimsenin hakkını üzerime almak istemem, şimdi yazı dünyasının hemencecik ucundan kıyısından tutan­lar, bir çırpıda dünyayı kurtarmanın düşüne yatıyor ve sokak gibi ‘sıradan’ bir konuyu anlatmanın adeta küçük düşürücülüğüne pek yanaşmak istemiyorlar. Hatta geçenlerde, bahar yazısı yazanları ‘densizlik’le suçlayan ve ‘ciddi’ olmak adına düpedüz kırıcı olmayı göze alabilen bir kalem sahibinin bu tutumu nasıl açıklanmalı? Onlar için varsa yoksa, ciddiyetin pek yakıştığını düşündükleri vakur bir çehre ile karışık bilgiç edalar eşliğinde yazdıklarının yayınlanmasını beklemenin ver­diği hazzın tadı. Sonra, memleket meselelerinin bunca yükü altında kim uğraşır sokakmış, kediymiş, yaprakmış!.. Peki gerçek böyle midir dersiniz?

Düşündüm de insanla sokak arasındaki bu yakınlık, sakın ço­cukluğumuza dair bizleri çağıran bir sır olmasın? Evlerin serin taşlıklarından dışarı taşan o çocukluk anılarının üzerimize si­nen kokusunu bir çırpıda silkeleyip hayatın akışına mı bırak­tık kendimizi? İçinde büyüdüğümüz kara taş döşeli sokakla­rın geçiverdiği yıllar, bugün neden can sıkıcı bir tavırla ma­mur kılınmak adına köstebek yuvasına çevriliyor? Hâlbuki so­kakla aramızdaki bağı güçlendiren ve sokak kelimesine ço­cuksu bir alışkanlıkla dudak büken bizler, aşina vakitlerde aşi­nası olduğumuz o masum çehreleri, yüreğimizdeki renklerin en dokunaklısına tutunarak yadederiz. Safî bir sevinç gailesi arasında eriyip giden ülfet, içimizdeki saklı burukluk, sokağın sesleri arasında yitip giderken bile sokağa yaslanmadan anlatılan bir metinden zevk alamaz olduk sonunda.

Dünyanın sokakla sınırlı sanıldığı o ço­cukluk zamanlarında, surat asmakla bisiklet kelimesi arasında kurduğumuz yakınlık, rüyalarımızın kederli sofrala­rından kalkıp gitmekle eş değerdi çok vakitler. Ömrümüze biçilmiş sararmış sayfalardan azade, acınası masumlu­ğuyla bizim olan sokak; güvercin ger­danlığına bıraktığımız heveskâr sıcaklı­ğıyla bizleri sarıp sarmalayan tatlı bir buse idi yalnızca. Annelerin yüzündeki sevinç, babaların koltukaltlarında taşı­dığı dinç duygular ve ağabeylerin anlamadığımız bir dille karşıladıkları sloganlı zamanlardan geriye, elektrik tel­lerine asılı yırtık uçurtmalar, ahengi bozulmuş oyunlar ve tebessümle ha­tırlanan kırık, dökük bisiklet sesleri kaldı yalnızca. Bir de yağ tenekelerin­de büyütülen ve büyütülürken evi çev­releyen duvar üzerine sıralanmış, çe­şitli renk ve kokular eşliğinde her gün bizleri selamlayan güllerin altında sol­muş yazılar… Mevsimlerin biz insanla­ra hatırlattığı ilk sevinci veya ürpertiyi sokakta buluyor olmamız nedendir dersiniz? Başımızı uzattığımız zaman yağan karın büyük bir özenle adeta ütülenmiş gibi duruşunu, iplik gibi çi­seleyen yağmurun bıraktığı ilk şekilleri ve ağaçlardan geriye kalan cansız el­biseleri, yaprakları yani, ilk görüşümüz pencerelerimizin sokağı işaretlemesiy­le değil midir? Hem nasıl unuturuz ki kısa ayrılışların ardından, geriye dönü­şün verdiği o tatlı haz eşliğinde sokağın bizleri gülümseyerek karşılaması­nı!.. İç içe geçmiş evlerin çerçeveledi­ği, çoğu zaman dar aralıklar eşliğinde geçtiğimiz zaman dilimlerinde neler yoktur ki anılarımızın yıpranmış kenarcığında? Bahçelerden taşan dalların ilk sürgünlerini, çiçeklenip meyveye duruşunu, sokak arasında sıralanmış bilyelerimizin yuvarlanarak renk cüm­büşü hâlinde avuçlarımıza doluşunu… Sokakta geçen yıllarımızın, yaşadıklarımızı güzelleştiren taraflarını düşün­dükçe, sınırları kalkmış bir ülkenin an­sızın işgale uğramış ve insanlara kötü­lük çiçeklerini sunan karelerini hatırlı­yorum çoğu zaman. Sınırları kalkmış bir çocukluğun, sokakla iç içe tüketti­ği saatleri yeniden yaşaması elbette mümkün değil. Fakat suya ulaşmak için çaba gösteren bir tarafımızla ço­cukluğun sokak aralarına karışan te­maşasını her defasında aynı yerde, ay­nı zamanda ve aynı yüzleri, olayları tekrar hatırlamak isteğinden vazgeçemeyişimiz, ilk yaratılışın sırrına ulaş­mak arzusu gibi berrak bir ufunetle sarmalamıyor mu bizleri?

Merakımı daha fazla bastıramayacağımı anladığımdan olsa gerek, hiç üşenmeden, içinde ‘sokak’ geçen telif eserlerin bir bir dökümünü yaptım sonunda. Aralarından çoğunu okudu­ğum bu eserlerin, ucuna kıyısına iliştir­diğim notlar arasında yazdığım; “Ülfet çocukluğu anlamlı kılan sokağın kendisindedir.” Cümlesi üzerinde düşün­düm o an. Evet, sokağımızı anlamlı kı­lan bütün suretlerin bir ağırlığı vardı o vakitler ve biz uzayıp giden hatıralar arasında sığındığımız bu özlemleri o günün samimiyeti ve saflığı ile taşıyorduk kalbi­mizin kırılgan bir köşesinde. Yazmalıyım elbet, sırasıyla; So­kak, Sokak Lambaları, Sokak Şarkıları, Sokaklardan Bir Kız, Sokakların Çocuğu, Sokakta, Sokakta Gürültü Var, Sokakta Harp Var, Sokaktaki Adam, Sokaktan Gelen Kadın, Sokağın Ucu Deniz, Sokağa Açılan Kapı, Perçemli Sokak, Sokağımı­zın Sesleri… Şimdilik bunları yazabilirim. Ancak biliyorum ki edebiyatımızın en sade ve sıcak metinleri konusunu sokak­tan almış olanlardır. Sokaktır çünkü dünyanın ilk kapısı. So­kaktır ummadığımız zamanlarda içimizden kopup gelen söz­leri tekrar edip durduğumuz mekân. Benim hatırladığım so­kak öykülerinin, şiirlerinin ve romanlarının, belirgin bir şekil­de bıraktığı tadı şimdilerde yeniden yaşamaya başladım. Birileri akıl etti de Millî Eğitim Bakanlığının ‘Yüz Temel Eser’ dizi­sinden sonra yeniden gün ışığına çıktı ‘Sokakta’ ve yazarı Bahaeddin Özkişi. Bunca yıldır başucumuzda duran bu eserden ve yazarından niçin haberdar kılınmamıştık? Sorumlusu kim olacaktı peki bunun?

Düşünüyorum da acaba daha kaç yazar var bu şekilde ade­me mahkûm edilen? Oysa ‘Sokakta’ isimli eserin birçok ka­lem sahibinin yazdıkları göz önünde tutulacak olursa eğer, ağırlığı altında ezilecekleri bir konu ve üslup taşıdığı söylene­bilir. Eserde sokak, otuz yıllık gibi gözüken ve fakat aslında son yüz elli yıllık değerler manzumesinin sokakla özdeşleştirile­rek alegorik bir şekle bürünen yapısıyla sunulmakta okuyu­cuya. Unuttuğumuz ve medeniyet ölçülerimiz arasında yer bulan bir konu ile yapılan girişte, aslında birçoğumuzun ‘iyi saatte olsunlar’ kabilinden geçiştirdiği bir sorumluluk aldığını görüyoruz. Bizlere miras bırakılan bu sokak gerçekten bize mi aittir bunca yıldan sonra? Özlediğimiz, beklediğimiz ve sürekli ertelediğimiz bu medeniyet iddiası gerçekten yaşan­mış mıdır bu topraklar üzerinde? Sokağımızı kirletenler kim­lerdir gerçekte? işte yazarın cümlelerinden birkaç satır; “Ak­şam, sokağımıza ahenkli satıcı sesleriyle yaklaşırdı. Sanki yo­ğurtçu, leblebici, koz helvacı, aşureci karanlığı birer ucundan tutar, bir örtü gibi geceyi çeker getirirlerdi. O saatlerde son oyun çığlıkları, son koşuşmalar duyulurdu… Sonra akşam, kı­sa ve gür ezan sesinde günün bittiğini söylerdi bize. Otuz yıl önce zaman kesin sınırlarla ayrılırdı. Akşamsa vakit, noksan­sız akşamdı. Akşam, alaca karanlıkla yaklaşır, ezanla başlar ve kuş sesleriyle son bulurdu…”

Sokağımızı kaybetmekten korkan bütün çocukların ve çocuk­lukların, birer iyi niyet işareti sayarak sıraladığımız bütün has­letlerini tütsüler eşliğinde, sokak boyunca arşınlamak için ye­niden çağırmalıyız ‘iyi atlara binip giden’ iyi insanları, insanlı­ğımızı…

Bu yazıyı paylaşın