Nuri Pakdil Usta’nın “Kalem Kalesi” nden seslendiregeldiği efsunkar nidayı çın çın hatırlamışımdır hep; “Her şeyi edebiyatımızı kaybetmekle yitirdik, yeniden bulmakla tekrar kazanacağız.”
İlk bakışta oldukça sığ bir ifade biçimi olarak karşılanmış olsa bile, işin doğrusu yazının insan yaşamında meydana getirdiği değişiklikler göz önünde tutulursa ki, tarih sahnesi sürekli yazının mücadelesine tanıklık etmiştir, dolayısıyla ifadenin bizlere sunduğu alt düşünce evren, insan, yazı üçgeninde bu mantığı doğrulayacak güçte ve çaptadır.
Yazı temrinlerine ilk başladığım yıllarda “yazı” nın ve “edebiyat” ın bir kaygıyı da beraberinde getirebileceğini, insana ve yaşanılan çağa sağaltımlar, örnek dünyalar sunacağını düşünememiştim nedense. Çünkü gençtim ve gençliğimin “yazı” düşleri; bulvarlar boyu uzayan yalın ifadeler, temenniler, ütopyalarla çevriliydi. Kendimce emin bulduğum, yalnız zamanlarımda sığındığım bu her şeyden vareste limanı terkedemez, “yazı” yı ifsada çağıran harami diyarlarına çadır kuramazdım. Dedim ya, gençtim. Hangi edebiyat bu sıraladığım ütopyalara analık edebilirdi ki hem? Sadece belirlenmiş bir ezginin yine belirli periyotlarla ulu orta dayatılmış olması, ciddi anlamda uygarlık tanımını tek taraflı olarak sıkıntıya sokuyordu. Ama ben gençliğimin çeperleri zorlayarak dahi olsa bir kanal bulma endişesiyle sürekli okuyor okuyordum.
Sonraları, uygarlığı, edebiyatın olmadığı zamanlarda arayanları (ki buna ben de dahildim) iki çıtkırıldım sorunun beklediğini gördüm. Bunlardan ilki, uygarlığın edebiyattan soyutlanması gereken alanları var mıdır? İkincisi, metafizik reddedilerek yeni bir uygarlık yaratmak mümkün müdür? Şeklindeydi.
Batı dillerinin ittifak ettiği “uygarlık ” karşılık olarak “civilisation” u kullanıyor. Anlam bütünlüğü ise, farklılıklar taşıyor. Önce “değer yargısı” sonra “toplum sözleşmesi”.
Gelin görün ki, biz de kavramların diğer birçok alanda olduğu gibi çok garip bir kaderi vardır. Önce bilgiye dayandırıldığı iddia edilen “kabuk”lar “posa”dan sıyrılır, ucube kelimelerle günü kurtarma telaşının yansıması olan içi saman doldurulmuş dimağlar ortalığa salınıverir. İlginçliğin macerası da işte tam burada başlar; “posa”dan sıyrılmış “kabuk” ların arz-ı endam ettiği her alanın başını ise yeni “uygarlık, çağdaşlık, muasır medeniyet” kavramları çeker. İfrat ve tefrit noktasında gezinen harcı alem yazılar da cabası… Arkasından her adımda bir hayatın her alanına elbette zorlayarak sindirilen kavga tohumları ekilir ve bu eylem çok matah bir şeymiş gibi gösterilir. Dolayısıyla alanı tamamen daraltılan edebiyat, gerek ifade ediliş biçimi olarak gerekse de “yazı dökümü” olarak adeta sun’i teneffüsle yaşamaya mahkum edilir.
Oysa uygarlık, “yazı” yı eksenine oturtan bir bakışın ve endişeli bir birikimin olmazsa olmazını taşır. Dolayısıyla edebiyatın ve kitabın olmadığı çorak ütopyalar, düş kurusu renkler dağılırken, yerini hep yeni soruya bırakmaktadır, neden?
Özellikle uygarlığın “yazı”lı döneminde daha çok ağırlaşan değişim isteğine dayalı bu soru “‘kitap”lı toplumlarda açıktan açığa dillendirilmeyle, dışa vurumunu ağırlıklı olarak kültür, daha doğrusu edebiyat alanında gerçekleştirir. Çünkü edebiyat, varlık sahası olarak gördüğü sosyal gerçeklerin iktisadi anlayışların, felsefi görüşlerin, insanları açık denizlere kaçıran örgütlü, sistemli ve dosdoğru rotasıyla biricik gemisidir.
İlk sorumuzu hatırlayalım, öncelikle yazarın nesnel konumlanışında aramak gerekiyor bu sorunun cevabını. Yani uygarlığın, ‘yazı’nın emrinde ve olması gereken yerde duruşuyla; yazı icracısının ‘ne’ yazdığında… Sartre’nin deyişiyle, bir yazar, yazması gereken şeyi yazmaktan kaçınıyorsa sorumluluktan kurtulmaz. Onu sorumluluktan kurtaran sadece güzel yazması değildir, aynı zamanda çağının sorunlarıyla ilgili alanlarda yazması, protesto etmesi gerektiği zaman sesini yükseltebilmesidir. Ancak gözümüzden kaçırılmaması gereken ince bir nokta da, uygarlık sahasının tamamen yazı sayesinde ve dileyenlerin dilediği bir biçimde oluşturduğudur. Yani medeniyetin, uygarlığın, tarihin, bilimin, yalan-yanlış sunulmasındaki asıl büyük tehlike, “yazıya yön verenlerin” niyetinde gizli.
Bununla birlikte ikinci sorumuzun aynı çerçeve içerisinde değerlendirileceğini düşünüyorum. İnsanın evrensel bir kimlik arayışı ve bu kimliğe uygun isyanı, korkuları, beklentileri, inançları, tavır alışları metafizik kavramının eser-müessir arasında şekillenmiş olması, böyle düşünmüş olmamdaki önemli kılgılar. Mistik açılımlardan öte, metafiziğin evrensel insan tanımına uyan özellikle inanç ve iman ekseninde dokusunu ele alan ve bunu yadsımayan bir uygarlığın, metafizikten ayrı bir varoluş serüvenine girebilme ihtimali düşünülemez.
Uygarlık dediğimiz şey, elbette değişime açık bir bütünlüğün ilkeli ve devinimsel ilerleyişidir. Fakat edebiyattan ayrı, yazıdan ayrı bir uygarlık tanımı kof ve benimsenmemiş olan “değer yargısı”na, ortak “toplum sözleşmesi”ne zıt “mutlak”lar oluşturur. Dolayısıyla metafizik ürperti duymayan bir metnin, bir eserin, ne kadar samimi dokunmuş olursa olsun, ciddi bir refleks oluşturmayacağı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Uygarlık ve yazının bir kavga vasıtası olmaktan öte, daha yetkin ve göz dolduran bir heyecanla sunulmasında, sanırım gelecek nesiller açısından da hatırı sayılır bir ağırlığı olmalıdır, olacaktır da.