| Biliyoruz ki sanatın temel amacı, sanatkâr bunun böyle olmadığını düşünse bile, görünenin ötesinde bir dünyanın varlığını ararken basitlerin dünyasında henüz ortaya konulmamış olanı müphemlerin kıskacına mahkum etmeden ortaya koyabilmektir. Bu nedenle sanatın tabiatında sırlara doğru yolculuk vardır. Başka bir boyutuyla bakacak olursak bu durum, insanda yaratma eyleminin cüzi manâada ortaya çıkışıdır. Tüm varlığını külli bir yaratıcıdan alan insanın kendisini böyle bir arayış içinde görmesi, asıl kaynağına olan bilinçli veya bilinçsiz özlemi dolayısıyla son derece normaldir. Diğer canlı varlıklarda olmayan bu özelliğiyle o, tüm sorgulayıcısıyla aklın ve sezgisiyle kalbin ayrıcalığını da yaşama imkânına sahiptir. Sanat kavramı içinde özellikle edebî türlerin en önemlisi diyebileceğimiz şiir, sırların dünyasına yolculuk yaparken diğer türlerin sahip olamadığı kadar sınırsız bir hareket alanına sahiptir. Söz ve onun büyülü dünyası, henüz söylenmemiş olanıyla dahi şairi hasrete düşüren ve heyecanlandıran bir karakter arz eder. İşin bir başka tarafı ise, şiirin kolay gibi görünen ama aslında çok zor olan o ele avuca sığmaz tabiatının yanıltıcı bir yanının da bulunmasıdır. İnsanda kolay söylenebileceği hissini uyandıran bu özellik, hemen her dönemde yazdığı şiir olmadığı halde şair olarak sahneye çıkabilen pek çok insanın varlığına da zemin hazırlamıştır. Şiir başta dil ve ona dair ayrıntılar olmak üzere, üst düzey bir disiplin olan ve kalbin, aklın ve tüm kültürel unsurların mimarî bir etkinlik anlayışıyla bir araya getirilmesini sağlayan edebiyatın en gözde ve etkileyici alanıdır. Bu özelliği dolayısıyla yine üst düzey bir önemsenmeyi gerektiren şiirin, bir Japon yönetim anlayışı olan Toplam Kalite Yönetimi’nin temel kavramlarından birisi olarak bildiğimiz jit (just in time) ile de yakın bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Jit Toplam Kalite Yönetiminde, herhangi bir eylemin tam zamanında yapılmasının zorunluluğunu ifade eder. Özellikle de kaynak israfının ve stok maliyetlerini azaltmanın en etkin yollarından biridir. Toplam kalite ifadesinin tüm disiplinler içinde edebiyattan daha çok yakıştığı bir başka disiplin yoktur herhalde. Özellikle de şiir sanatı ve bu sanatın gerektirdiği ince çizgiler açısından yaklaştığımızda bunun daha da büyük önem kazanacağını söyleyebiliriz. Çünkü şiirde her ifade, mısra ve hatta hece en uygun ve özlü bir biçimde kullanılmak zorundadır. Bu anlamda şiirde kaliteyi sağlayacak ve yönetecek olan ise, şairin yeteneği ve birikimidir. Jit anlayışıyla yazılmayan bir şiirde, yerinde kullanılmayan ve hatta gereksiz diyebileceğimiz bir yığın imajla karşılaşabiliriz. Jit tasarruf anlayışını destekler ve bunu en iyi şekilde yapmanın yolunu öğretir. Şiirse kelimelerden tasarruftur. Şiir kelimelerin yan yana veya üst üste yığılması eylemi değildir. Kelime israfının stok maliyeti, şiir sanatı açısından hiçbir anlam ifade etmeyen bir çok terkibin, adeta üst üste yığılarak bir araya getirilmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle jit, şiirde herhangi bir kelimeyi tam zamanında kullanmanın gerekliliğini ifade edecektir. Bu yapılmadığı takdirde, kelimelerin yerinde ve zamanında kullanılmadığı ve şiir sanılan ifadelerle karşılaşırız. Bu yazıda, şiir serüvenini yakından bildiğim ve yeni şiirlerini okuduğumda has şiire ulaşmasına vesile olabilir diye düşündüklerimi kaleme almam gerektiğini hissettiğim İsmail Aykanat’ın şiirlerinden söz edeceğim. İlk şiirlerinde jit disiplininden uzak mısralarla, kelimelerin dünyasında tozu dumana katan ve bazen de yersiz ve zamansız kullanımlarla kelimeleri yoran Aykanat’ın yeni şiirlerinde kaliteli adımlar atmaya başladığını görüyorum. Ancak buna rağmen yine de bazı şiirlerinde zorlama ve yığma ifadelerin fazlaca göze çarpması imaj zenginliğini ortadan kaldırıyor ve jit arızası olarak karşımıza çıkıyor. Önce bu tür bazı örnekler vermek istiyorum. “Gittin utandı kelimelerim” isimli şiirinin ilk bölümde tekrar eden efendim kelimesi; üçüncü bölümde “Gittin içimde bir tabut oklandı” mısraında ben burada iyi durmuyorum diye adeta haykıran “Oklandı”, dördüncü bölümde “Kızıl yüzlü ana” ve “Sadak”, beşinci bölümde “Sandım sağ yanımda” ve “Sen deyince bir yenilenme başlıyor içimde” mısraları, altıncı bölümün “Dalga denizsiz neyse, ben de sensiz öyleyim efendim” diye var olan ifadelerin tamamı, yine sürekli tekrar eden “Gittin” kelimesi jit mantığıyla yaklaştığımızda stok maliyeti oluşturan kelimeler olarak görülmektedir. “Küstüm yağmurları” şiirinde “Ve hüznü şiirledin”, “Kayalıklar arasında nasıl ölür fırtına kuşu”, “Öldü içimdeki yüklerden kurtuldu kuğu” ifadeleri de gereksiz ve zamanında söylenmemiş ifadeler olarak duruyor. 1987 den itibaren şiirlerini İkindiyazıları, Mavera, Meşale, Mina, Varide, Kardelen, İpek Dili, Düşçınarı, Hece gibi dergilerde okuduğumuz İsmail Aykanat’ın bu kadar uzun bir tecrübe döneminden sonra artık ustalaşmasını beklemek ve kendisinden daha özgün ve katıksız, yığışmasız şiirler beklemek hakkımız diye düşünüyorum. Fakat sebebi nedir bilmiyorum ama, sanki Aykanat’ın dünyasında bunu engelleyen bir şeyler var. Bir türlü giremiyor içinin özgün ve anlamlı derinliğine. Bunu becerebildiği zaman sanıyorum ki jit açısından da ihmale uğramamış şiirlerini okuyabileceğiz. Aykanat’ın böyle bir atılım yapabilecek yetenekte olduğunu söyleyebilirim. Ancak kendisini bir sorgulamadan geçirip ne yazıyorum diye biraz düşünmesi gerekiyor. Şiirine kronolojik olarak baktığımda, bana ulaştırdığı son şiirlerinde, ilk şiir kitabı olan “Tali bir akşam”daki şiirlere nazaran bir hayli mesafe aldığını söyleyebilirim. Örnekler bu son şiirlerden seçildi. Ancak yine de epeyce bir emek sürecinin kendisini beklediğini de eklemem gerekiyor. Jit açısından önemli sorunlar taşıyan ilk şiir kitabından da bazı örnekler vermek istiyorum. Daha sonra Aykanat’ın güzel mısralarından da örnekler vereceğim. “Tali bir akşamın tılsımı” şiirinde “Biçti çıkışlarımı” mısraı; “Gazel” başlıklı şiirde “O diyarın kurbanı İbrahim berzahın mesihi, evleri söğüt altı ve dahi rindleri seçtiler” mısraları yığma ve gereksiz mısralar olarak gösterilebilir. Şimdi şiir adlarını vermeden, bu karaktere sahip ve özgün olmak uğruna yazılmış ama şiir estetiğinden uzak mısralardan birkaçını daha ifade etmek istiyorum: sevgi de yük aldı hicrete doğuyor bak yepyeni bir hayat çıkrıksız kuyular mı bekleniyorum kulağım bekçinin düdük sesinde bir adam / gözlerinde enlem boylam büyütür ben mısramı dara karşı çok çektim kurgu değil sözlerim kahrımı çiziyorum buz kesmiş dünyaya tüfekler yüreği boşalıyor haydi arayalım üçünü de bu vals burada biter çeviri bir dilde yaşlanıyoruz dokunulmazlığına ilintili mi masken Benzer mısralarla örnekleri daha da uzatmak mümkün. Ancak ilk ve son şiirlerden vereceğim güzel ve jit odaklı örneklerle karşılaştırıldığında Aykanat’la birlikte özellikle şiir yazmanın gereklerini merak eden ve meselenin nasılları üzerinde düşünenler tarafından mesajın daha da iyi anlaşılacağını ümit ediyorum. Çünkü şiir öylesine estetik bir özgürlük alanıdır ki, ne kadar sınırsızca söylenirse söylensin, tabiatına ters söyleyişleri hemen hissettirecek kadar da ayıklayıcıdır. Bu nedenle şiir sözü, şiir olmayan sözü tarihe gömerek ayakta kalmayı başarabilendir. Edebiyat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Aykanat’ın şiirlerini okurken bazen öyle etkileyici mısra ve imajlarla karşılaşıyorum ki, acaba yukarıdaki mısraları da aynı kişi mi kaleme aldı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Şiir sanatının güzelliği vereceğim örneklerde de göreceğimiz üretken bir zihnin ve duygusal bir zekanın özgün ifadelerinde bütün çıplaklığıyla ön plana çıkabiliyor. Fakat onların bu güzelliğini zedeleyen ve gölgeleyen yukarıdaki örneklerin şiirdeki varlık alanı mutlaka en aza hatta sıfıra indirgenerek ortadan kaldırılmalıdır. Aksi takdirde saf şiirin o şaşırtan derinliğine ve helezonik tabiatına ulaşmak mümkün olmayacaktır. Şehri inkâr ettiğim bir anda gideceğim orda batarya ve gül ölümcül iki sevda (tali bir akşam s.15) kar yağıyor mahrem akşamlarıma masal zülfünde şehrayin fırtınası (tali bir akşam s.419 kendi uçurumuna açılan pencerede kanat çırpan saatler (tali bir akşam s.45) dökülürken sulara ellerim dalgınım (tali bir akşam s.74) geçeceğim arzın en münzevi sûfisi olarak gözlerinden (sen ben ve sükût) tarih yalancıdır inanmıyorum doğrulsa içimde uyuyan ölü (adın ayrılıştır cehennemlerden) Benzeri mısraları daha da artırmak mümkün. Bu mısralarla yukarıda verilenler arasındaki en önemli fark, şiir kaydıyla değerlendirilebilir olmalarından kaynaklanmaktadır. Öncekiler ne kadar yığılma ve fazlalık hissi uyandırıyorsa, sonrakiler de o kadar yerindelik duygusu veriyor. Jit anlayışıyla yazılan eserlerde (bu bir roman, bir anı kitabı, bir doktora tezi dahi olabilir) kelimelerden tasarruf önemli bir dikkat çizgisi olacağından gereksiz kullanımlara rastlamak pek mümkün değildir. Sadece bu açıdan yaklaştığımız zaman bile, Aykanat’ın şiire daha çok emek vermesi gerektiğini açıkça görmekteyiz. Bunu sanatkârane bir edayla gerçekleştirmenin yolu ise, yetenek terbiyesi de diyebileceğimiz şiir dilinin tam öğrenilmesinden geçmektedir. Böyle bir altyapıya ihtiyaç duymak sadece Aykanat için değil, yazmaya ve daha da önemlisi başarmaya çalışan herkes için gereklidir. Sanat sıradanlık kabul etmeyen üst düzey bir uğraş alanıdır. Onun yapısında her zaman basit olandan zor olanı, zor olandan basit olanı çıkarmak vardır. Bunu başarıyla gerçekleştirecek olan ise, donanımını sürekli artıran ve bilgi, tecrübe, istek üçgeninde en yüksek motivasyon seviyesine ulaşandır. Korkudan dinginlik, sessizlikten çığlık, mutluluktan hüzün, mutsuzluktan sevinç ancak bu şekilde ortaya çıkartabilmekte ve sanatın özgür dünyasında var olabilmektedir. Aksi takdirde sanatkâr kısa sürede tükenen bir realite olmaktan öteye gidememektedir. Yeterli donanıma sahip olmayınca başarısız olup mutları kırılan nice insan, yıkılan hayallerinin de ağırlığıyla sanata ve onun tezahürlerine dünyasını tamamen kapatabilmektedir. Sanat adına böylesi bir kayıp yaşamaktansa, onunla varlığına izhar etmeye çabalayan insanın meselenin daha önemli ve ayrıntılı ele alınmasını gerekli görmesi zorunludur. Aykanat’ın da artık bu zorunluluğu görmesi gerekiyor. |