1. Rüzgar böyle fısıldar ırmak boyunda şarkısını
Göğe değen dudağında ebrulî tuzu suların
Bir muazzam tavafla dönüyorum çarkında
Sabır hafif ebru gibi efendimin surlarında
Uçuşuyor tozlar gecenin solgun ışığında
Sarı papatyalar yansıyor hüzünden uğultulu
Çatılardan düşen ay, bir ebru gibi yüzünde
Göğsümde inleyen kalp, ah, efendimin sesi
Açınca güneş gizli saatlerde canlanır nefesi
Birden gül ebrusuna döner efendimin sırrı
Tutuşan gözleriyle ıslatır bütün denizlerimi
Yalnızlık saydam bir çöle dönüşür dilinde
Nar çiçeği nefesiyle yatıştırır öfkeli yanlarımı
Bilmedik sözlerle çağırır şefaat havzasına
Her yorgunluk sonrası dirilmektir mübarek ismi
Yuttuğum zehirlerde bile efendimin sabrı gizli

2. Yağmur yüklü bulutlar çekilsin kitrelerden
Elimdeki hazine soluyor su değince
Şehirde sönen ışık, güneş ve çılgın sabah
Titretiyor soğuktan donmuş dudaklarımı
Soğuk kömür kokusu yapışmış sokaklara
Usulca giriyorum dar yanından bahçenin
Beni bekleyen kader eriyen bir mum belki de
Yaşamadan bilinmez efendimin rüyası

3. Yüreğimdeki teknede yoğrulan deprem ebrusu
Kâh suskun sulara yatırıyorum desenlerimi
Kâh içimde çoğalan muazzam gövdesine efendimin
Öylece süzüyorum depremli hüzün ebrularımı
Düşümde düşüyorum geniş bir ova gibi alnından
Tadı kalıyor yüzüme yaslanan bereketli nurunun
Sonra gece yürüyor parmaklarıma, mevsimlerim tuzla-buz
Düşüp boğuluyorum efendimsiz vakitlerinde günlerin
Ölümcül ikramlardan uzak tutuyorum kendimi
Çıbanlar ve kelepçeler arasında kanıyor şahdamarım
Yıldızları salıyorum heycanla tutuldukları yerden
Efendim’çün yakıyorum dünyanın bütün duvarlarını
Kuşatıyorum çölde bırakılmış merhametsizliği de
Sonsuz aşka yatırıyorum efendimin ümmetini…
Bu yazıyı paylaşın