10229.
her başlayan biter
doğan ölür
gelen gider
…
10230.
Macar yazar Agota Kristof, eşi ve kızıyla ülkesinden kaçarak İsviçre’ye sığındığında yirmi bir yaşındaydı. Fransızcayı orada öğrendi ve eserlerini Fransızca yazmayı tercih etti. Ana dilinde yazmış olsaydı belki de edebiyat dünyasının dikkatini çekmeyi başaramayacaktı diye düşündüm elimde olmadan. Sadece başından geçenleri anlatmak için yazmaya başladığı için eserlerinin bir çeşit otobiyografi olduğunu sık sık vurguladı. ‘Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan’ üçlemesinde acımasız, sert, sevgiden yoksun hayatların resmini çizerken insanın sevgiyi farklı yollarla gösterebileceğini de anlatmaya çalıştı. “Sevgi göstermek neden zor gelir insana?” sorusunu yine sormadan geçemedim. İnsan öğrenmediğini gösteremiyordu belki de. Bu, kısmen doğru olsa da sevme yeteneğine, yaşadığı her acımasızlığa rağmen sahip olanlar olduğunu da göstermişti hayat bana. Sefiller’in Jean Valjean’ı gibi karakterler de vardı bu dünyada. Kristof yazdıklarıyla çizdiği o karanlık atmosfere rağmen “En hüzünlü kitaplardan bile daha hüzünlü hayatlar vardır,” (s. 267) diyerek hayatın gerçek karanlığını tam olarak yazabilmenin mümkün olmadığını da belirtmiş oluyordu. İşte üçlemede geçen o sert vurgulardan bir tane daha: “Onu yanlışlıkla öldürdük. Yanlışlıkla çok sayıda insan öldürdük, ama şimdi, her şey düzeldi, özür diliyor ve böyle yanlışlıkların bir daha tekrarlanmayacağını bildiriyoruz.” (s. 198)
10231.
‘Babil’ adı her zaman masalsı bir tınıyla ulaşmıştır kulağıma. Bu isim Mezopotamya’yı çağrıştırsa da bu sefer Çin asıllı ABD’li yazar R. F. Kuang’ın kitabının adı olarak çıktı karşıma. Babil şehri, tarihte efsanevi bir masalsılığa sahip olmanın yanında bir kültür merkezi olarak da pek çok kaynakta anılır ve içinde yükselen Babil Kulesi’nin de ayrı bir şöhreti vardır. Jorge Luis Borges’in ‘Babil Kitaplığı’ serisi ve ‘Babil Kütüphanesi’ öyküsünden dolayı da bende kitapları hatırlatan bir tarafı vardır Babil’in. Kuang’ın Babil’inde de kitaplar, diller, kültürler, eğitim, bilim, güç, mücadele, ayrımcılık ve zenginlik var. Kitabın kurgusu, içerdiği bilgi, akıcılığı, anlatım şekli yazarın genç yaşını da düşününce epey etkileyici. Ve öykünün merkezi İngiltere. Babil’i okurken hayatta tecrübeyle edindiğim bir bilgiyi anımsadım: “İlerleyen yaşlarda öğrenilen diller çok çabuk terk ederler insanı.” Dile verdiğiniz büyük emeğe karşın onu ihmal ettiğinizde silinmeye başlar belleğinizden. Dili kaybetmemek için ona sürekli ilgi göstermeniz gerekir. İşte Kuang’ın Babil kitabından bir alıntı: “Bir dilde düşünebilmeniz, o dili yaşamanız ve solumanız gerekir, bir sayfadaki harf öbeklerini tanımak yetmez. (s. 208) Bir detayı buraya eklemeden geçemeyeceğim: “Rüyalarınızı, öğrenmeye çalıştığınız dilde görmeye başladığınızda, o dili öğrenmişsiniz demektir.”
10232.
‘Kumandanı Öldürmek’ kısacık bir öykü olarak yazılabilecek bir konunun sekiz yüz küsur sayfaya yayarak anlatılabilmiş olmasıyla dikkatimi çekti. Japon yazar Haruki Murakami, hiç boğmadan, okuru bu kadar uzun süre kitaba bağlayabilen bir dil kullanmış. İşlenen öyküdeki karakterlerin abartılı sükuneti okurun üzerine de siniyor ve dinginlik yerleşiyor günlük hayatına ister istemez. Gerçeklikle fantazyanın birbirine geçtiği kurguda tedirginlik hep var. Her an bir şey olmasını sabırla bekledim ben de. Bazen insanın hayatı bir günde değişiverir. Ama bu, aslında durduk yere olmaz. Bir görevi yerine getirmeniz gerekmektedir ve siz bu görevin ne olduğunu başınıza gelmeden bilemezsiniz. Zaman zaman, “Kuşkusuz bu benim yaşamım ama yaşamımda olanların neredeyse tamamına yakınına benimle ilgisi olmayan bir yerde öylesine karar veriliyor, ben de onu yaşıyorum sanki. Yani ben bu şekilde özgür irademle yaşıyormuş gibiyim ama neticede önemli olan hiçbir şeyi ben seçmemiş olabilirim.” (s. 835) diyerek devam etmek gerektiğinin altını çiziyor Murakami ve yaşadığımız her şeyde hep bir mantık aramak zorunda olmadığımızın. Telaşa kapılmadan, fevri davranmadan, zaman tanıyarak karar verebilmek, sorunları çözüveriyor bazen. Çünkü “Olmuş bir kişi bile yoktur şu hayatta. Herkes yapım aşamasındadır aslında.” (s. 826)
10233.
Amerikalı yazar Brandon Sanderson’ın Zümrüt Denizli Tress kitabı tam bir masal. Genç bir kızın, bir amacı gerçekleştirmek için çıktığı deniz yolculuğunu anlatıyor kitap. Sağlam bir kurgusu olsa da okurun az çok olayların nasıl gelişeceğine dair tahmin yürütmesi mümkün. Ama bana göre asıl önemli olan, yolculuk boyunca Tress’in karşılaştığı sorunları öngörülemez şekilde çözüme ulaştırması. Teknolojinin masal dünyasına aktarılış biçimi de ilgi çekici yapıyor anlatılan öyküyü. Hepimizin hayalleri, yapmak istedikleri var. Onları gerçekleştirmede nasıl bir azim ve tutkunun gerekli olduğunu vurguluyor aslında Sanderson. Hiçbir şey kolay değil sonuçta. Vazgeçmek de her zaman bir seçenek olarak kenarda dursa da seçenekler arasında en kolayı. İnsan ne istediğini bildiği sürece hedefe ilerlerken karşısına çıkan sorunları bir şekilde çözebiliyor. Bazen yardım almaktan da çekinmemek lazım. Sonuçta, “Kimsenin asla yardıma ihtiyacı olmasaydı birbirimize nasıl yardım edebilirdik?” (s. 430) diye düşünmeli. Kitabın ana teması ‘cesaret.’ “Kişi belli başlı korkularla varsayımlardan vazgeçerse önüne yepyeni bir dünya serilir.” (s. 287) cümlesiyle de altı çizildiği gibi, cesaretiniz yoksa unutun hayallerinizi ve oturun oturduğunuz yerde.
10234.
Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nden kelimeler:
• navigatör – yolbil
• uzam – vüsat
• ünvan – titr
• züppe – didon
10235.
Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel Garcia Marquez’in en çok okunan kitapları arasında yer alıyor. İlginç olansa, kitabın içinde koleradan çok az bahsedilmesi. Başından sonuna kadar yoğun ve boğucu bir tutku tüm öyküye hükmediyor. Benim için ise en kayda değer sahne, ağacın dallarından birine tünemiş olan papağanı indirmeye çalışırken merdivenden düşüp ölen doktor. Uçabilen bir hayvanı ağaçtan indirmeye çalışma düşüncesinin absürtlüğüne hayran kalmamak mümkün değil. Gerisi çarpık ilişkiler, Latin Amerika’ya özgü tutucu bakış açıları, zengin-fakir arasındaki derin uçurum, katı toplumsal kurallar vs. Ancak, Fermina’nın Florentino’ya kızıp onu hayatından tamamen çıkarma nedenini Florentino’nun bir türlü anlayamıyor olmasına değinmeden geçmemeliyim. Marquez de bu konuda hiçbir açıklamaya yer vermiyor öykünün hiçbir yerinde. Nedeni, okurun hayal gücüne bırakmayı tercih ettiğini düşünüyorum. Benim bu konuya bir açıklamam var elbet, ama yazarın yazmadığını söylemek bana düşmez. Her okur kendisi vermeli cevabı bence. İşte kitaptan bir alıntı: “Yüz yaşıma geldim; her şeyin, evrendeki yıldızların bile yerlerinin değiştiğini gördüm, ama bu ülkede hiçbir şeyin değiştiğini görmedim daha.” (s. 339)
10236.
nasıl bilirdiniz beni?
bilir miydiniz,
sizi bilip bilmediğimi?
…