Korku ve evhamlarınızın tıkadığı hayatlarınızla birlikte benim de dünyamı karanlığa sürüklediğiniz bu geri dönüşsüz noktada, artık isteseniz de sevgi büyütemeyeceğiniz için üzülüyor musunuz? Bilincimin usul usul açılan ilk aralığından zihnime dünyaya ait ilk emareler sızmaya başlayınca his, hayal ve düşünce arasında bile buna benzer şeyler geçirdim. Kaderimin kararını verdiğim bir aşamada yeni bir yola, yeni bir yürüyüşe başlıyorken, başlayacakken, bir şeylerin sonuna, hayatımın sonuna gelip dayandığımı anlar gibiyim. ‘Son’ duygusu, bütün hücrelerimi titretiyor. Herkesin yaşamak zorunda olduğu bir kaderi var azizim; seninki de bu, seninki de böyle yazılmış neylersin!

*
“Allah kahretsin beni, Allah kahretsin.”
“Ben ettim. Hep benim yüzümden”
Kimin olacak, sizin yüzünüzden tabii. Açıp kollarınızı iki yana o daracık çıkış yolunu kapadınız. Ne siz geçtiniz bu tarafa, ne geçmem için yol verdiniz öbür tarafa. Yalan mı? Buna rağmen şu aşamada sen ben çekişmesinin manasız olduğunu geçiriyorum içimden.
Bunca olanlara rağmen sonu gelmez bir pişmanlığın ağır mahcubiyetini taşımak mecburiyetinde kalan benliğiniz, korkarım kendini aşamayacak, açamayacak.
“Benim yüzümden oldu. Benim yüzümden.”
Böyle sızlanmanın, hayıflanmanın kime ne yararı olacak? Kendi isteklerimize uygun sınırlamak istediğimiz hayat çoğu zaman öyle katlanmaz bir sınava, öyle taşınmaz bir yüke dönüşür ki, ondan geriye içinde kapanmayan bir yara kalır. Olmadık zamanda, olmadık yerde kanar durur. Bundan sebep, şimdi burada, azar azar hayallerin canlanmaya başladığı bu yatakta boylu boyuna uzanmışken bile bunları geçiriyor olmaktan hicran duyuyorum. Bu hastane odasında, içine nasıl düştüğümü anlayamadığım bir karanlığın, sonrasının nasıl evirileceğini bilemediğim bir kaderin kıyısında olduğumu hissetmekle ürperiyorum.
İçim; ezilmiş, örselenmiş, mosmor. Paramparça.
Ruhumu bu gördüğünüz yaralar, sargılar değil bu daralmalar, dargınlıklar sızlatıyor asıl.
“İyi mi oldu?”
Soğuk, duyarsız karanlığa yer yer aydınlık öbeklerin, parça parça sözlerin sızar gibi olduğu aralıklarda neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum.
Aman ya Rabbim, bu da mı başımıza gelecekti?
Ses etmeyin, ses etmeyin.
Hastaya fazla ilişmiyoruz değil mi?
Durumu nasıl doktor bey?
İnşallah iyi olacak. Elimizden ne geliyorsa yapıyoruz.
Sesler duyuyorum. Sesleri tanıyacak gibi oluyorum. Anlamaya, tanımaya çalışmam sonuç vermiyor. Ablamın mı, annemin mi olduğuna karar veremediğim söz parçaları, karanlıkta toz zerrecikleri gibi savruluyor, silinip gidiyor.

*
Karanlık bütün meçhulümü yüklenmiş, ağır mı ağır.
Her şeyimi meçhule dönüştürerek sancıyor.
Karanlık yapış yapış.
Görmeye çalışıyorum; olmuyor, gözümün ağrıdığını, gözkapaklarımın ağırlaştığını hatta belki de artık gözlerimin de olmadığını ‘hissedişe benzer bir bilişle’ geçiriyor ama doğrulayamıyorum. Karanlık beni kıpırtısız bırakacak kütlesiyle üstüme abanıyor. Arada nereden yansıdığı belli olmayan soluk, bulanık huzmelerin alacasında, el yordamıyla nesnelere, dokunmaya çabalıyorum, olmuyor.
Burası neresi? Bir türlü dokunamıyor, sesimi duyuramıyorum.
Sessizlik belirsizlik büyütüyor.
Belirsizlik sessizlikle büyüyor.
Neler oluyor, nedir bütün bunlar?
Anne, baba, dostlarım, kimse yok mu, nerdesiniz? Tutun beni, duyun beni.
Aramızda dalgalı bir bulanıklığın perdesi, bir geçirmezlik var. Kopuk zamanları kâbusa dönüştürerek sathına motif yapmış mekân, katı bir boşluktan ibaret.
Sizlere sesleniyorum, bağırarak sesleniyorum. Duymuyor musunuz? Yahu hemen yanınızda olanca gücümle bağırarak sesleniyorum nasıl duymazsınız?
Duymuyorlar azizim, ses sızdırmayan boşlukta sesim bana bile yetmiyor. Ruhumu bitkin düşüren garipliği anlamaya çalışıyorum. Ağırlaşarak daralan bir bungunluk kalbimi, ruhumu sıktıkça sıkıyor. Dış dünyayla irtibat kuramadığım anlaşılınca, bütün kuvvetimle kendime, içime çekiliyorum. Ah, ah çaresizlik! Kendinde bile olamayan, kendine bile söz geçiremeyen çaresizlik!.. Bu kez bilincimden ayrı yaşadığım kesinleşen benliğim ile ruhum arasında, sadece ses değil, his de geçirmez olduğu anlaşılan boşluğu da bir türlü aşamıyor, harekete geçemiyorum. Kendimi sonunu bilemediğim bir meçhule terk etmeye yekinirken ‘galiba ben öldüm’ diye geçiriyorum. Ama hayatın farklı bir canlılıkla sürdüğünü hayır hayır biliyor değilim, işte yaşıyorum. Evet yaşıyorsun, ölümden sonrasını yaşıyorsun ve işte farklı düzlem veya boyutta hayat sürüyor.

Yine sesler. Yine sert bir cismin çarpıp parçaladığı cam gibi kırık, kopuk çağrışımlar. Var yok arası bir gerçekliğin yansımaları arasında hayal mi kâbus mu olduğunu bilmediğim bulanık görüntülerle birlikte varlığım da dağılıyor sanki. Kelimeleri ses bütünlükleriyle bir algılayabilsem, nesnelere bir dokunabilsem çizgiyi geçeceğim. Tam derlenip toparlanacakken zihnim yine düğümleniyor, yine tıkanıyor, tökezliyor.

Dur. Dur..um… Bir dağılış yaşadığım kesin. Bir geçiş, bir eriyiş.
Bu da mı..
Birdenbire bir şey oluyor ve bu birdenbire olan benim de içime dolarak, beni de içine alarak sürüp gidiyor.
İyi ola cağı nı..
Tuhaf, garip şeyler oluyor ama ne olduğunu, ne olduğumu çözemiyorum.

Kendimde olmayan‘ben’i hissediyor ama ona bir türlü tutunamıyor, nasıl desem kendimde tutamıyor, var kılamıyorum. Has ta daha iyi.. İ.. yi ye .. gi.. gi gi di.
Sesler birbiriyle ilgisiz, bağlantısız, bazen uzak bazen yakın yaşanmışlıklara sürterek, değerek gidip geliyor, inip çıkıyor, ama bir türlü söze dönüşemiyor. Sesler, ipi kopunca dağılan tespih taneleri gibi her yana düzensiz heceler, titreyişler halinde gelişigüzel savruluyor. Onları derleyip toplamanın, bir anlam çıkarmanın imkânı yok. Anadilim, henüz öğrenmeye çalıştığım yabancı bir lisana dönüşüyor sanki.
Bilincimi toplamaya çalışıyorum, başaramıyorum.
Hiç böyle olmamıştı. (Ne yapayım ilk kez ölüyorum.) Kendime ulaşamıyor, bilincimle buluşamıyorum. Yoksa bilincim mi beni bulamıyor? Burada dur. Öyle ya ben öldüğüme göre veya ölmek üzere olduğuma göre, ruhum bedenimden ayrışıyor değil mi? Bilincim beynimle artık ilişkisiz yolculuklarda.
*
Karşıya geçiyormuş.
Ne oldu, şimdi daha mı iyi oldu?
O nasıl söz hiç iyi olur mu?
Kim bilir kafasında ne düşünceler vardı, yoksa insan üstüne gelen aracı fark etmez mi?
Ne düşünceler olacak, bilmiyor musunuz ne olduğunu?
Durumu nedir doktor bey?
İyiye gidiyor. Umduğumdan da iyi toparlıyor.
Kara yazılı oğluşum.
Yahu çocuk ev kurayım dediyse ne oldu yani, dünya mı yıkıldı? Bu kadar büyütmenin ne manası vardı?
Onun için mi araba çarptı? Şimdi sırası mı bu mevzunun?
Neyin sırasıymış peki? Ölmenin mi sırası?
Yahu yine başlamayın allahasen.
Sebebi benmişim gibi bakıp bakıp durmayın. Böyle olmasını ben mi istedim?
Keşke olmasaydı. Olmuş bi defa ne yapalım. Bunu da görecekmişiz. Çekilecek çilemiz varmış. Bilmeyen de neler düşünür. İyi de oğlum her şeyin bir zamanı, bir usulü, imkânı var dedik. Demez olaydık. Neyse olanla ölene çare bulunmuyor.
Oldu. Hiçbir şey yokken, durup dururken oldu öyle mi? Değdi mi şimdi, yaşananlar, söylenenler değdi mi şimdi?
Yahu dokundura dokundura konuşmanın sırası mı? Şimdi bir suçlu mu bulmak gerekiyor? Yapacağımız en iyi şey langır lungur konuşmak değil, dua etmek.
Allah’ım biz ne ettik de başımıza bunlar geldi…
…/…
Emin değilim ama annemle ablamı seslerinin renginden seçer gibi oldum. Bir ara Yasemin mi geldi ne? Elimi yumuşakça tuttuğunu hissettiğim o muydu, anam mıydı?

Buğulu, bulutsu, zayıf noktalar halinde bir ışık beliriyor.
Sanki karanlık örgü bir ucundan çözülüyor.
Azdan azdan kendimi fark ediyorum. Daha da önemlisi flu bir döngü içinden dağınık bilincim, kendine doğru toparlanıyor, usul usul açılarak belirginleşiyor. Nerdeyim, nasılım, kaç zaman geçti bilmiyorum. Sesler, sözler, renkler, şekiller yavaş yavaş kendi yerlerine doğru ayrışıyorlar. Anlar gibi oluyorum. Sizinle bu aralığın varlık yasasına benzer bir hakikatini paylaşayım: Demek ki hiçbir şeyin yerinde olmadığı durumlarda anlamanın imkânı kalmıyor. Ve demek oluyor ki anlamak her şeyin yerli yerinde olmasıyla mümkün. Bütün bunları elbette sonradan, taburcu olduktan sonra düşünecektim.

*
Geçmiş, ağır hatıralarıyla ölümden dönen bir yolun hayata kıvrılan kavşağında bile bilincimi rahat bırakmıyor. Ne yalan söyleyeyim annemin ve babamın hasreti olmasaydı memleketi hiç özleyeceğim yoktu. Ablam ve abimle ta baştan beri nedense yıldızlarımız barışmadı. Ne bileyim belki fıtrat, belki mizaç meselesi. Bir kez olsun ‘kardeşim’ diye bağrına bastıklarını hatırlamıyorum. İlişkilerimiz hiç içtenlikli olmadı. Sevgisiz, sanki hep yapay, zorlama. Oyunlarımı bile yalnız başıma oynardım. Yaşımız ilerledikçe aramızdaki mesafe daha da açıldı, soğuklaştı. Ben fakülteye başladıktan sonra, neredeyse farklı dünyaların insanı olup çıkmıştık. Kendimi buraya ait değilmişim, yabancıymışım gibi, aileme yükmüşüm, fazlalıkmışım gibi hissediyor, tatillerde bile memlekete dönmek istemiyordum. ‘Bizi bırakıp gittin, iyi mi oldu? Daha kaç yıl okuyacaksın oğlum. Dört yıl. Dile kolay. Dört yıl nasıl dayanacağız? İlk, orta lise hadi neyse, üniversite nereden çıktı? Tamam o da bitti. Artık işe geçmeyecek misin?’ Okul bittiği gün işe girileceğini sanıyorlar. Devlet dört gözle yolumuzu gözlüyor. Şansımıza bu yıl da atama yapılmayacak! ‘Bize bir yardımın dokunmayacak mı? Oku oku, ne olacaksın? Edebiyatçı, edebiyat öğretmeni. O da ne demek?’ Bu edebiyat işi kafasına yatmayan babam hayret içinde bir gariplikle dudağını büker. Neyse gideceği yere kadar gitsin bakalım. Abim bütün antenlerini konuşmalara açmış olarak ama derin bir sessizlikle içine gömülmüş. Evin bütün yükünün tek başına omuzlarında olduğunu sanmanın yılgın öfkesiyle patlayacak, bir şeyler söyleyecek ama şimdiden cıngar çıkarmak istemiyor. Ne de olsa Ankara’dan henüz döndüm. Misafire saygı gösterilmeli değil mi? Misafire sanki yoksulluğumuzun, imkânsızlığımızın sebebi oymuş gibi davranıyorlar. Aradan zamanlar geçmiş, memlekete gelmişim, şöyle bir içten sıcaklıkla,‘hoşgeldin’e bile hasretim. Sadece adet yerini bulsun kabilinden burun ucuyla hoş geldin. Hoş bulduk. Ne var ne yok? İyiyim sağ olasın, sen nasılsın? Hamdolsun. Bu kadar. En fazla birkaç cümle daha eklenebilir. O kadar. Ne var yani, okulumu, arkadaşlarımı, derslerimi, Ankara’yı içten bir merakla sorsalar. Ben de her şeyi anlatsam; ibretler bulsak, dersler çıkarsak, espriler yapsak, gülüşsek olmaz mı? Hadi her şeyi boş verelim insan hiç olmazsa Ankara’yı merak eder değil, mi? Hepten haksızlık etmeyeyim. Bazen sözün gelip zoraki dayandığı zaman sorarlar. Ama öyle zayıf, soğuk bir ilgi ile sorulur ki, adeta ‘Allah senin de, Ankara’nın da, okulunun da belasını versin. Başımıza ne işler açtın” der gibidirler. Buyurun. Hadi gel de konuş bakalım. “Ankara’dan abim gelmiş/ evde bir bayram havası/ annem babam beni çok severmiş.” Vay be, ne romantik! Sessizlik içimizde gizlediğimiz sözlere en ketum perde. O bir açılsa geriden ne öfkeler, ne hasetler, ne yadırgayışlar, ne trajediler saçılacak ortalığa. Alttan alta dokundurmalar başlıyor ama kimse fermuarı açan kişi olmak istemiyor. Kaçınmanın verdiği memnuniyetsizliğin ağır havası evin her yerine yayıyor. Öyleyse susulsun. Susku içimizde soğuk bir çığ uğultusu. Zaten adeta birbiri içine açılan mağarayı andıran oldukça dar iki odadan ibaret evimiz, daha da daralır. Bir suçlu gibi köşeme büzüşürüm. Önce ev sonra memleket bana ıstırap verir. Bir yolunu bulup kendimi dışarı, sokağa atarım. Sonra da en iyisi bir bahane uydurup tekrar yola düşmek. Burada bu kepazeliği yaşayacağıma gidip tez elden bir iş bulmalı, çalışmalıyım. Bir markette orta elemanı olarak da mı çalışamam? Hem sonra Balgat’ta bir vakıfta çalışmam söz konusu. Dönünce konuşacağız. İş tam bana göre; arşiv ve evrak kontrol. Evraklar, numara sırasına göre yevmiye defterine kaydedilecek, sonra nüshalar dosyalanıp ilgili rafa yerleştireceksin, hepsi bu. Sonra kitabını oku, dersine çalış, atamayı bekle. Şimdilik güzel iş.

İşler yolunda gitti; çalışmaya başladığım sıra master programına da kaydolmuştum. Çalışma hayatı ve okul zor, ev can sıkıntısı… Odam darmadağın. Sabah evden çıkmadan önce alelacele atıştırdığım kahvaltılıklar öylece masada duruyor. Kanepenin üzerinde yastık, battaniye, pijamalarım birbirine karışmış. Bir sürü yıkanacak birikti. Şu gömlekler, pantolonlar ütülenecek. Bi ton iş. İçimden gelmiyor. Nasıl gelsin? Bunlar benim işim mi Allah aşkına? Üstelik bu yorgunlukla? Latif Abi net bir çözüm öneriyor: Evlilik! Daha çok da bizimkilerin tepkisini düşünerek ‘iyi de abi daha erken’ dedim. Kendine mahsus her zamanki elgin, bilge bakışıyla sözümü tarttı. ‘Başkasına erken olabilir İsmail, ama sana geç bile’ dedi. ‘Hayatı ağırlaştırmayın’. Ona göre hayatın kendine göre bir akış ritmi vardı. Belli zamanlara erdiğimizde bu ritme uymak gerekirdi. Onun dışındaki her yaşantı insanın kendisini zorlaması, geciktirmesiydi. Ben önceleri askerliği, okuyor olduğumu, paramın ev geçimine yetmeyeceğini söylüyordum. O ‘Allah kerim’ diyor, evlilikte rahmet ve güzellikler olduğunu anlatıyordu. Artık tamamen hak vermeye başlamıştım. Ne olursa olsun ev kurmaya niyetlendim. Hatta kısmetime eli yüzü düzgün bir kız da çıkmadı değil. Yasemin! Kıza kalbim de ısındı yalan yok. İnce, naif, sevecen biriydi. Sonra becerikliydi belli.
Niyetimi açtıktan sonra beni en çok anlayıp koruyan annem de dâhil herkesin babamın, ablamın, abimin tavırları değişti. ‘Oğlum durup dururken şimdi nereden çıktı bu iş?’ Nereden çıkacak zor durumdayım. Artık çocuk değilim. Dünyalarımız, hayatımız, şehirlerimiz farklı. ‘Adamı okumaya gönderdik meğer hovardalık yapmaya gitmiş.’ Başka ağır sözler de ediliyor. Bu sözler zehirli, ateşli bir ok gibi kalbime saplanıyor. Bütün öfkeniz kızgınlığınız ne olursa olsun işte bunu demeyecektiniz, böyle demeyecektiniz diye geçiriyorum içim burkularak. Hazin bir boğuntunun can telime dokunmasıyla kabarıp boğazıma düğümlenen buğulanma, şimdi gözlerimden yağmur gibi inecek. Dişimi sıkıyor, ötelenmiş, örselenmiş duygularımı bastırıyorum. Kasvetli, ağır bir sükût, bütün itiraz ve arayışlarımın üzerini bastırıyor. ‘Durumumuzu görmüyor musun, her şeyi hallettik bi bu mu kaldı?’ Rızalıklarını almak istediğim bu aralığın tamamen üzerime, hayallerimin, beklentilerimin üzerine kapandığını, orada çaresiz, çıkışsız kaldığımı görüyorum. Bir ara bütün kararlarımdan, niyetlerimden vaz geçecek oluyorum. Tamam sizin dediğiniz olsun. Benim ıstırabım, sefaletim sizi mutlu edecekse zararı yok ben perişan olmaya devam edeyim. “Ben ömrümde hiç kimsenin felaketine neden olmadım”
Bu hayıflanma zihnime yerleşemeden bir anda savrulup gitti.
Bu kapıdan bana bir faydanın olamayacağı artık belli oldu.
O zaman durma, yoluna devam et diye geçiriyorum. Dışarıdaki musluktan yüzümü yıkıyor, bahçeye çıkıyorum. Kayısı, erik, dut ağaçları arasından serin bir hava, taze çimen ve çiçek kokularıyla efil efil üflüyor. Gözümden yaşlar boşalıyor. Yasemin ağaçlar, yapraklar arasından kederime ortak bir sevecenlikle sessizce bana bakıyor. Şu anda ne yapıyordur? Beni bu halimle görse, bu halimizi görse ne düşünür acaba? Durumu olduğu gibi anlatacak son kararı ona bırakacağım. Bak Yasemin diyeceğim, benim durumum bu. Beni kabul ediyorsan böyle kabul et. Seni ailemle tanıştıramayacağım.

Yüksek lisans ve iş beni bayağı yoruyor. Akşam olunca kendimi eve zor atıyorum. Esaslı sopa yemiş gibiyim. Bir akşam alacasında koltuk altımda Stendhal ve defterim, enstitüye yönelmek üzere aceleyle Beşevler kavşağından Gazi’ye geçecekken acı bir firen sesiyle demirden bir yoğunluk kazanan far ışıkları, yıldırım olup beni çarpıyor. Güüümmm!

O muazzam ışık kütlesi, bir anda beynimde parlayıp sönüyor. Korkunç, kesif bir ilk acıyla birlikte ruhum parçalanıp dağılıyor. Sonrası karanlık bir uçurum. Karanlık, ışık, renk, şekil ne varsa her şeyi içine çekiyor. Artık ne acı, ne duygu, ne hafıza. Varlığım bir dağılmayla savrulup uçuyor. Varlıktan, varlığımdan kopuş! İşte içinde olduğum karanlık buydu. Bilemediğim, kaç zaman sonra yavaş yavaş aydınlanan. Şimdi şimdi ayrımına varmaya başladığım. Belirli aralıklarla önce ruhumu, sonra aklımı, kalbimi ve şimdi de tenimi bedenimi hissettim. Gözlerimi araladım. Beyaz badanalı tavan ve duvarlar arasında, karşıda sessiz heyecanla anamı, abimi, ablamı seçebildim. Konuşuyorum ama sanki sesim çıkmıyor. Sesimi duyuramadım ama kıpırdadığımı, sessiz iniltimi fark ettiler.
Durun durun, konuştu, konuşuyor galiba.
Ah çok şükür konuştu.
Parmakları da kıpırdadı.
Baktı.
Çok şükür Rabbim çok şükür.
Yasemin olmalı bu. Galiba ağlıyorlar.
Sakin olun lütfen.
Hemşire hanım konuştu oğlum konuştu.
Doktora haber vereyim.
Abimle, Yaseminle göz göze geliyoruz.
Ne oldu diyorum. Böyle mi olmalıydı?
Hiçbir şey demiyor ama ‘Senin varlığın her şeyden önemli kardeşim’ diye geçirdiğini hissediyorum.
Şu halimde bile içimden geçenlere bakın: ‘Korku ve evhamlarınızın tıkadığı hayatlarınızla birlikte benim de dünyamı karanlığa sürüklediğiniz bu geri dönüşsüz noktada, artık isteseniz de sevgi büyütemeyeceğiniz için üzülüyor musunuz?’ Bilincimin usul usul açılan ilk aralığından zihnime dünyaya ait ilk emareler sızmaya başlayınca his, hayal ve düşünce arasında bile buna benzer şeyler geçirdim.

Var olacak mıyım? Hangi şartlarda nasıl var olacağımı kestirememenin derin hüznü ve derin sevinciyle karışık duygularla adeta Mısır mumyaları gibi başımın, göğsümün, kalçamın, kolumun sargılı olduğunu, ağzıma, burnuma takılı cihazları, serum hortumlarını görüyor, her yerimde inceden inceye bazen bir sızı, bazen zonklamalar, kimi yerlerimde ağrılar, ağırlıklar hissediyorum.
Hiç olmazsa hissediyorum.

Bu yazıyı paylaşın