10245.

ihtimallerin çokluğu

insanı çıldırtacak

kadar çoktu
…

10246.

‘Cevdet Bey ve Oğulları,’ Orhan Pamuk’un ilk romanı. İstanbul’da bir ailenin üç nesli kapsayan dönemini içine alan romanda hayaller, skandallar, hayal kırıklıkları, başarılar ve kayıplar birbirine bağlı bir şekilde örülmüş. Bir okur olarak eserdeki hataların altını çizme hakkım olduğunu düşünüyorum ki bugüne kadar editörlerin bu hataları düzeltmemiş olması can sıkıcı. Okuma seyrini bozan bu hataları öyle kolayca görmezden gelmek de pek mümkün değil. Özellikle birinci bölümdeki zaman karmaşası benim tüm keyfimi kaçırdı. Okurun okuma deneyimini önemsemeyen yayınevlerinin bu saygısız tutumunu memleketin her alanına yerleşmiş olan her işi savsaklama becerisiyle özdeşleştiriyorum elimde olmadan. Garip olansa bunun fark edilmediğinin zannedilmesi. “Böyle gelmiş böyle gider!” diyenlere inat, duruma alışmayı reddetme azminde ısrarlıyım. Ama “Kimse kimseyi ciddiye almıyor.” (s. 146) Tüm bunların yazarla bir ilgisi olmadığını da vurgulamadan geçemem. Yazarın görevi kurgulamak ve kurguladığını kaleme almaktır. Yazma sürecinde yazar, kesintiye uğramamak için ayrıntılara takılmadan ilerlediği sürece iyi bir eser ortaya çıkarabilir. Öyküdeki yazım hatalarını, birbirine uymayan çelişkili anlatımları ve bilgi yanlışlıklarını ortaya çıkarıp gidermek editörlerin işidir. Pamuk, okuru öykünün akışına dahil edebilen bir yazar olmanın yanında öyküye gerçeklik kazandırıp ona yaşanmışlık kazandırabiliyor. Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirdikten sonra “Kimmiş bu bahsi geçen insanlar?” diye merak edip araştırma ihtiyacı duyuyorsunuz. Cevdet Bey’in nalbur dükkanına uğrayıp birkaç malzeme almak geliyor insanın içinden mesela. Beyoğlu’nda yürürken şair Muhittin ile karşılaşma ihtimali aklınızdan geçebiliyor. Kimsenin dikkatini çekmeyi başaramayan şiir kitabı ‘Zamansız Yağmur’u kitapçıların raflarında arıyorken bulabiliyorsunuz kendinizi. Erzincan depreminde yaralanmış olan Ömer’in çiftlik evinin yerinde şimdi neyin olduğunu merak ediyorsunuz. Her zaman olduğu gibi, “Ben bu romanın neresindeyim?” sorusunu sordum okuma sürecinde. Her romanın bir köşesinde, bir şekilde karşılaştığım beni yine yakalıyorum heyecanla. İçim rahatlıyor kendimi görünce. Gülümsüyorum. İşte kitaptan bir alıntı: “Rousseau Türkiye’de yaşasaydı bir falakadan geçirir adam ederlerdi!” (s. 313)  

10247.

İtalyan yazar Donatella Di Pietrantonio’nun ‘Geri Verilen Kız’ romanı, ‘Arminuta’ lakabı takılan küçük bir kızın terk edilişinin ardında yatan nedenleri anlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatıyor. “Bazen hayatın tamamen değişmesi pamuk ipliğine bağlıymış.” (s. 88) gerçeğini hatırlatıyor bize. Hepimizin çok kereler deneyimlediği bu gerçeklik, hayat yolculuğunun yönünü beklenmedik şekilde değiştiriveriyor. İnsan, ne kadar zayıf olduğunu böyle zamanlarda anlıyor işte. İtiraz edemediği, karşı koyamadığı, reddedemediği için… Elinden hiçbir şeyin gelmemesi, başka bir deyişle ‘çaresizlik’ durumu tam olarak. Yapılabilecek tek şey, kabullenip yaşamaya devam etmeye çabalamak. Asıl sorun, muhatap kaç yaşında olursa olsun her ne olduysa olduğu gibi anlatmamak bana göre. “Gerçekleri söylemek hata değildi. Hata, gerçeğin kendisi.” (s. 158) tüm kitabın ana temasının altını çiziyor böylece. Bu romandan sadece keder devşirdiğimi unutmayacağım. 

10248.

Eric Arthur Blair,birgün Orwell nehrinin bulunduğu bölgeye yaptığı bir gezi sonrasında ‘Orwell’ adının kulağa hoş geldiğini söyleyerek kalem ismi olarak ‘George Orwell’ı seçer. Orwell’ın Burma Günleri, günümüz Myanmar’ında geçen, her yerde karşılaşılabilecek sıradan olayları anlatıyor. İngiliz sömürgeciliğinin yöneten ve yönetilen herkesi deforme etmesi romanın ana teması. Ülkede bugün yaşanan hoşgörüsüzlüğün köklerini 1920’lerde geçen öyküde gördüm diyebilirim. Ama “Bazı şeyler kelimelerle ifade edilemez.” (s. 202) Kitabın içine işlemiş olan kasvet ve roman karakterlerinin üzerlerinden akan kibir ise kitabın satırlarından taşıyor. Bana bulaşır korkusuyla bir an önce okumayı tamamlayıp kurtulmak istedim. İşte Burma Günleri’nde karşılaştığım en çarpıcı cümle: “Ağaçlar intikamını alır.” (s. 53)  

10249.

Magda Szabó’nun Kapı kitabını okurken kimseye hak ettiğinden fazla söz hakkı tanınmaması gerektiği fikrimde ne kadar haklı olduğumu görme fırsatı buldum. Hiç kimse hiç kimsenin hayatına müdahale etme konusunda Emerence kadar pervasız olmamalı. Macar yazarın en çok okunan eseri Kapı, kişinin sözde iç yaşamına açılan kapıyı temsil eder ve kapı açıldığında kişiyi sevilen kişiye karşı savunmasız hâle getirir. İlginç bir sevginin anlatıldığı romanda, dürüstlük ve sadakatin de sağlam örnekleri var. Gerçek olamayacak kadar gizemli bir karakterin öyküsü bu. “Kim yalnız değil ki? Bilmek isterdim doğrusu. Hatta biriyle birlikte yaşayanlar bile yalnız, sadece yalnız olduklarının bilincinde değiller, o kadar!” (s. 91)  

10250.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nden kelimeler:   

  • aceleci – acul
  • hayırsever – iyicil
  • korse – sargaç
  • sara – tutarık

10251.

hiçbir ağrı kesicinin

fayda etmediği

migreni tutuyor şehrin

…

Bu yazıyı paylaşın