10277.
‘hayat’ dediğin nedir ki?
ip üstünde cambazlık,
biraz da şaklabanlık!
…

10278.

“Zamanı Durdurmanın Yolları” kitabın­da, zamanın ve aşkın insan hayatındaki gerçek değerini sorgulayan İngiliz yazar Matt Haig, “Zamanı durdurmak mümkün mü, yoksa asıl mesele onu yaşamayı öğren­mek mi?” sorusunu sorar. Vardığımız sonuç; zamanı durdurmak bir fantezi, şimdiyi yaşayabilmekse bir beceridir. İnsan, geçmişin yükünü sırtından attı­ğında ve geleceğin korkusunu silmeyi başardığında, zamanın akışı ilk kez an­laşılır hâle geliyor. Zamanın durmasını isteyen aslında acılarının, kayıplarının ve korkularının durmasını istiyor. Oysa zaman durursa iyileşme de durur. Ta­mamen kurgusal bir hastalık olan ‘Ana- geria’ yatıyor romanın temelinde. Çok yavaş yaşlanma mı desem, asırlarca ya­şayabilme mi desem bilemedim. Bu ara­da, kitabın kapak tasarımının bu kadar itici ve kalitesiz olmasını anlayabilmiş değilim. Umarım birileri yayınevine söylemiştir. Kitap, uzun zamandır sü­rekli karşıma çıksa da onu okumayı ka­pağından dolayı reddettiğimi fark ettim. Bana hediye edilmemiş olsaydı ihtimal elime almazdım. Zamanda yolculuk tadı veren ve insanın insana yaptıklarını görüp bir kere daha cehillerle karşılaş­maktan Yaradan’a sığındığımız roman­dan işte bir alıntı: “Hafızamıza en çok, unutmaya çalıştıklarımız kazınır.” (s. 268)

10279.

‘Sivrisinek Sahili,’ Amerikalı yazar Paul Theroux’un en çok ses getiren ro­manı oldu. Bir gezgin ve hikâye avcısı olan yazar, ilk olarak ‘Büyük Demiryolu Pazarı’ seyahatnamesiyle adından söz ettirdi. Sivrisinek Sahili, onu zirveye taşıdı. Modern uygarlığın yozlaşması­na karşı bir başkaldırı olarak görülen bu kitapta Theroux, doğaya kaçışın ro­mantik değil, tehlikeli ve grotesk yanla­rını gösterir. Belgesel tadında, dramatik bir dili var. Kendisini herkesten akıllı gören, kimsenin düşünce ve davranış­larını beğenmeyen, inatçılığının sonun­da ailesini gerilim dolu bir serüvene sürükleyen bir adam etrafında dönen romanın anlatımındaki canlılık okuru içine çekecek kadar güçlü. Kendinizi, Honduras’ın doğu kıyılarında, iklimsel zorluklarla mücadele ederken buluyor­sunuz. Theroux, kelimeleri bir trenin raylara vuruşu gibi kullanmış. Ritmik, keskin, vurucu, bazen sarsıcı. Yolculuk yalnızca coğrafi değil, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi anlamı­na geliyor. Tropik yağmur ormanları, bir ütopyanın mezarlığına dönüşürken mo- dernizmden kaçış özgürlük değil, yeni bir esaretin başlangıcı oluveriyor. Bana göre, “Her nereye giderseniz gidin, hiçbir şey beklediğiniz gibi çıkmayacak!” mesajı yatıyor arka planda. Beni bu romanda en çok rahatsız eden detay, bir babanın çocuklarına karşı acımasızlığı oldu. Asıl tehlike kendisiyken, onları dış dünya­nın tehlikelerinden korumaya çalışan bir baba. Günümüzde, maalesef sıkça rastlıyoruz benzer ebeveynlere. “Her şe­yin en iyisini ben bilirim!” tavrı. Bildiğini düşündüğün her nelerse artık, yanlışsa ne olacak? İşte Theroux’un tam olarak sorduğu da budur: “Bir baba çocukları­nı korumaya çalışırken onları kendisinden koruyamazsa ne olur?” Cevaplar Sivri­sinek Sahili’nde… “Birisinin yokluğu­nun hissi, varlığının hissinden çok daha güçlüdür.” (s. 19)

10280.

‘Profesör ve Hizmetçi,’ Japon yazar Yoko Ogawa’nın matematiksel bir denklem gibi sade görünen ama içine girdikçe derinleşen bir metin. Büyük olayların değil; küçük temasların, ses­siz anların ve görünmez bağların roma­nı. Her karakter bir nokta, her bağ bir doğru, her karşılaşma bir açı. Ogawa, anlattığı öyküyü adeta okurun kulağına saygıyla fısıldıyor. Gürültülü duygular yok, taşkınlık ve fevrilik yok; sessiz bir insanî yakınlık var sadece. Okurken bir hata yapıp metni incitmekten korkuyor­sunuz. O kadar kırılgan, hassas ve dik­katle dokunulması gereken bir yapıya sahip. Bazı ilişkilerin konuşarak değil, susarak kurulduğunun altını çiziyor ya­zar. Romanın en özgün yanı da matema­tiği bir disiplin olarak değil, bir duygu dili olarak kullanması. Bana göre Oga­wa, matematiği bir şefkat biçimi olarak yeniden tanımlamış. Sorduğu şu: “Bir insanı insan yapan geçmişi midir, yoksa şimdide kurduğu bağlar mıdır?” Yazarın cevabı net: “An, geçmişten daha hakiki­dir.” Romanın büyüsü, sıradan olanın ne kadar olağanüstü olduğunu göster­mesinden geliyor. Japon estetiğinin en temel kavramlarından biri olan ‘mono no aware’ duyarlılığıyla tam anlamıy­la uyumlu. Yani, geçiciliğin güzelliğini fark etmek…

Kurgunun altında ben şunu keşfettiğim: “Bazen birini anlamak için kelimelere değil, ritme; geçmişe değil, âna; belleğe değil, bağa ihtiyaç vardır.” Okuru hiç yormayan bu narin romandan işte bir alıntı: “Sayılar insanlardan bile eskidir. Hatta dünya yokken bile vardı onlar.” (s. 31)

10281.
çayı kinle tatlandıranlar,
bu masaya
oturmasınlar!
…

Bu yazıyı paylaşın