Bazen insan yapamadıkları için kendine kızar. Bazen kalkıp gitmediği için pişmanlıklar yaşar. Öyle zamanlar olur ki sebepler insanın birbirine ulaşmasına engel olsa da pişmanlık bunu yok edemez. Böylesi bir hüzünle beraber uhuvvetin, muhabbetin ve beraberliğin içimde ukde olarak var olduğunu evvelemirde itiraf etmeliyim. Türk şiirinin son yarım yüzyılına bakıldığında, bazı isimler yalnızca şiir yazmakla anlatılamaz ve anlaşılamaz. Öylesine bir atmosfer oluştururlar ki bir çağrışım zinciri, dostluk ve ülkü beraberliği gibi bir derinlik alanı inşa ederler. Şair ve yazar Murat Kapkıner böylesi isimlerden biridir. Onun şiiri, yalnızca bireysel bir duyarlılığın ürünü değildir; sesin, rengin, kaygının, idealin ve iddianın bir araya geldiği bir bütünlüğe ulaştırır. Kapkıner’in şiirini, eserlerini ve yayın hayatına kazandırdığı dergileri okurken insan yalnızca kelimelerle değil, kelimelerin ardındaki metafizik titreşimlerle de kucaklaşır.
Şair, 10 Nisan 1950’de Malatya’da dünyaya gelir. Hava Kuvvetleri’nde teknik astsubay olarak görev yapar. Ardından elektrik teknisyenliği ve yöneticilikte bulunur. Şair, yazar, ressam ve müzisyendir. “Kelime” ve “Varide” dergilerinin kurucusu ve sahibidir. Ayrıca “Aylık Dergi, Çağımıza Selam, Yeni Şafak, Millî Gazete” gibi yayınlarda okur çevresi oluşturmuştur.
Şiir, onun için bir varlık dilidir. Bu dil hem bireysel hem toplumsal hem de metafizik bir kaygıyı taşır. Bir tablo halinde kaygıyı içinde barındırır. Bir varoluş sancısıyla idealist ve ülkü sahibi bir çağrı olarak okuyucunun yüreğinde durur. Ses derinliği, bir yankı olarak okuyucuya ulaşır. Şiiri yalnızca ses ve fonetik bir unsur değil, ideanın ahenkle be- zendiği gökkuşağıdır. Onun dizelerinde ses, insanın içindeki boşlukla buluşur. “Anne Ben Artık iyiyim” şiirinde şöyle seslenir:
“Şiirim artık uzak doğu /Tek hece /Giden yedi
sesin yerinden
Gerçi münker ama bir tek ses verdiler
/’Sayhaten Vâhide’Bütün bestelerim sur
/Karlı dağlarda kurt Anne ben artık iyiyim / Hem kendime iyi bakıyorum”
Bu dizelerde ses, bireysel bir iç hesaplaşmayı aşarak evrensel insanlığın sesine dönüşür. “Anne” hitabı, bireysel bir sesleniş olsa da aynı zamanda toplum bireylerine bir çağrıdır. Kapkıner’in şiirinde “ses” bir musiki gibidir; Türkçenin en saf ritmini bulur. Bu ritim, yalnızca kelimelerin yan yana gelişi değil, kelimelerin ardındaki anlam arayışlarıdır.
Renklerin sağladığı imkânı Kapkıner, yalnızca şair olarak ele almaz, aynı zamanda ressam olarak değerlendirir. Bu nedenle onun şiirinde renk, yalnızca betimleme değil, ruhun tonudur. “İkinci Cemre” şiirinde ise şöyle seslenir:
“Üç bin yılın cemresi düştü / Teki benim olmayan
Bir daha düşerse / Çocukken inandığım gibi
Gökten bağrıma bir kor / Düşse düşse düşecek
Bütün cemreler düştü mü çocuklar”
Burada renk, yalnızca baharın tonları değil, aynı zamanda ülkenin ruh halidir. Cemrelerin düşmesi, doğanın döngüsünü anlatırken aynı zamanda toplumsal bir yeniden doğuşu simgeler. Kapkıner’in şiirinde renk, bir tablo gibidir. Her dize bir fırça darbesi, her kelime bir renk tonudur. Onun şiirini okurken insan yalnızca kelimeleri değil, kelimelerin ardındaki renkleri ve anlamları görür.
Şiir, bir varoluş sancısıdır. Kapkıner’in şiirinde kaygı, bireysel bir sancıdan toplumsal bir sorumluluğa dönüşür. “Gün Batar Kuşlar Döner” şiirinde şöyle seslenir:
“Söylemedi deme gidiyorum geldiğim yere / Arkama çalı
Toynaklarıma telis bağladım
/İz bırakmadan en
sessiz gidiyorum
Cari sadakam /Nakibim
Yeryüzünde bid’atım / Menendi rakibim
Terekem yok /Sıfıra çarpıldı hikmet-i vücudum
Alacağım kimseye borcum yok / Varis
bırakmadan gidiyorum”
Bu dizeler, bu dünyadan bütünüyle bağını koparmış, izini silerek gitmeye kararlı bir ruhun kesin ve sarsıcı vedasını anlatıyor. Şiir, arkada ne bir tortu ne de bir borç bırakmak isteyen bilgece ama kırgın bir terk edişi merkezine alıyor; bireysel bir sancıdan metafizik bir arayışa dönüşüyor. Ölüm, yalnızca bireyin sonu değil, aynı zamanda varoluşun en derin sancısı olarak belirginleşir. “Arkama çalı, toynaklarıma telis bağladım” mısrası, tefekkürün kapısındaki hissiyle muhteşemdir; izini kaybettirmek isteyen bir kaçağın ya da göçebenin telaşsız ama kusursuz planını gösteriyor. Şair sadece fiziksel olarak gitmiyor, gidişinin anısını ve yollarını da yok ediyor. “Terekem yok / sıfıra çarpıldı hikmet-i vücudum” dizeleriyle şair, dünyaya ait hiçbir maddi ya da manevi miras (tereke) bırakmadığını ilan ediyor. Hayatın ve varoluşun gerekçesi (hikmet-i vücut) yeryüzü denkleminde sıfırla çarpılmış, yani tamamen hükümsüz kılınmıştır. Aslında tasav- vufi bir anlayışla “hiçlik” kapısında olduğu ifade edilebilir. “Alacağım, kimseye borcum yok” ifadesiyle dünya ile tüm defterlerin kapatıldığını gösteriyor. Ne bir hak kalmıştır geride ne de bir yük. Şair, arkasında ne bir “varis” ne de bir ah bırakarak tam bir teslimiyet haliyle hiçliğe doğru yürümektedir.
Kapkıner, şiirinde ideal ve ülküyle ahlaki ve manevi bir arayışa işaret eder. Bu nedenle şiir, bir çağrıdır. Onun şiiri, yalnızca bireysel bir duyarlılığın ötesinde cemiyete, insanlığa bir çağrı olarak ele alınmalıdır. Hüzün, kırılma, darmadağınıklıklarla sorgu ve terki dünya meselelerine şair kafa yormuştur. “Bileklerimde Şiir”ini birlikte okuyalım:
“Uzak soylu yağmur yüzlü derviş’tim
‘Bakılmaya doyulmayan gözlerim’ vardı
Parmaklarım piyano /Rivayet mütevatir
Yine de aynalardan korkuyorum /Bilirdim kalmayacaktı
Yüzümde yer yer beliren arı duru ak nur
/ Sevda nöbetlerimden geriye
Kalbimdeki burgaç kitabesi / Bileklerimdeki şiiri
Yine ben / Yalnız ben sökebilirim”
Bu şiir, şairin geçmişteki estetik, saf ve ruhani yüceliği ile şimdiki zamanın getirdiği yabancılaşma ve yaşlanma arasındaki derin içsel çatışmayı anlatıyor. Şair, bir zamanlar sahip olduğu o büyüleyici ve arınmış varlığın yavaş yavaş yitip gidişini izlerken, kendi acısını ve gizemini ancak kendisinin anlamlandırabileceğini ilan ediyor. “Uzak soylu, yağmur yüzlü derviş’tim” ve “parmaklarım piyano” dizeleri, şairin geçmişte hem manevi (derviş) hem de estetik, sanatsal (piyano) anlamda ne kadar saf ve asil bir yerde durduğunu gösteriyor. “Bakılmaya doyulmayan gözlerim vardı” ve “rivayet mütevatir” diyerek, bu güzelliğin ve zarafetin sadece kendi iddiası olmadığını, herkes tarafından kabul edilen, dilden dile yayılan kesin bir gerçek (mütevatir) olduğunu vurguladığı görülmektedir. “Yine de aynalardan korkuyorum / bilirdim kalmayacaktı” kısmı kırılma noktasıdır. Şair, yüzünde beliren o saf ışığın (arı duru ak nur halin) zamana yenik düşeceğini zaten bilmektedir. Aynaların, bu kaçınılmaz kayboluşu, yani gençliğin, eski saflığın ya da o büyüleyici güzelliğin yavaş yavaş eksildiğini yüzüne vurduğu için bir korku nesnesine dönüştüğü gözlemlenir.
Geriye o eski parlak günlerden ziyade, yaşanan yoğun duyguların ve aşkların (sevda nöbetlerimden geriye) bıraktığı kalıcı hasarlar kalmıştır. Bu hasar kalpte bir girdap, bir düğüm (kalbimdeki burgaç kitabesi) ve bileklerde taşınan ağır bir yük, sızılı bir şairlik nişanı (bileklerimdeki şiir) olarak somutla- şır. “Bir zamanlar çok güzel, çok saf ve hayranlık uyandıran bir derviş gibiydim. Ancak zaman o nuru yüzümden alıp götürdü. Şimdi aynalardan bu yüzden çekiniyorum. Yine de bu süreçte kalbimin ve ruhumun aldığı yaraları (o şifreli acıları) benden başka kimse anlayamaz, benim hikâyemi sadece ben çözebilirim” diyor. Geçmişin ihtişamına bir saygı duruşu, şimdiki zamanın getirdiği hüzne ise asil bir kabulleniş hali okunmaktadır.
Kapkıner’in şiiri, ahlaki ve manevi bir temel arayışıdır. Bu nedenle dergicilik ve edebiyat ortamı oluşturmaya kollarını sıvar. “Kelime” ve “Varide” dergilerini kurarak edebiyat ortamına yön vermiştir. Onun dergiciliği, yalnızca şiir yayımlamak değil, aynı zamanda bir edebiyat atmosferi oluşturma çabasıdır. Bu ortam, genç şairlere kapı açar; edebiyatın yönünü belirler. Kapkıner’in dergiciliğinin, Türk edebiyatında unutulmaz bir iz, tat ve renk bıraktığı söylenebilir. Şiirinde var olan estetik üslup, ahenk ve dokunun birleşimidir. Onun dili, musiki gibidir; tıpkı sahnede bağlamasıyla şiiri yorumlatmasına benzer. Türkçeyi hem sade hem de derinlikli kullanmıştır. “Uslu Heyecansız Yorgun, İhtiyar Şiirler” kitabından okuyalım:
“Ezeli sırları ne sen biliyorsun ne ben
Bu muamma harfleri ne sen okuyabilirsin ne ben
Perdenin bu yanında senin ve benim dedikodularımız var
Perde kalkınca arada ne sen kalırsın ne ben”
Yukarıdaki dizelerle Ömer Hayyam’ın, insan ömrünü sorgulayan meşhur bir rubaisini Murat Kapkıner’in kitabında okuyoruz. Dünyadaki tüm hırslarımız, “sen-ben” kavgalarımız ve iddialarımız, aslında arkasını göremediğimiz geçici bir perdenin önündeki boş birer dedikodudan ibarettir. İnsan, evrenin ve ölümün “ezeli sırrını” çözmekten acizdir. Ölümün mutlak gerçeklik perdesiyle karşımıza çıktığında ise geriye ne sen kalırsın ne de ben. Yani ölüm ve sonsuzluk karşısında insanın kibri de benliği de tamamen yok olacağına vurgu yapılmaktadır. Kapkıner bu dörtlüğü bulunduğu konuma yerleştirerek dedikodunun, gıybetin, kıskançlığın anlamsızlığına dikkatleri çekmektedir. “Elifbamdan Arta Kalan” kitabında şöyle yazar:
“Elifbamdan arta kalan, / Bir harf değil, bir sancıdır;
Bir kelime değil, bir çağrıdır; / Bir dize değil, bir yankıdır.”
İnsanın geçmişinden, köklerinden ya da hayata başladığı ilk nokta olan elifbasından geriye kalanların, teorik veya teknik bilgi olmadığını ifade ederek hayatın gelişigüzel yaşanmaması gerektiğine işaret koyar. Şair, geride bıraktığı şeylerin biçimsel birer harf, kelime, dize olmaktan çıktığını söyler. Aslında hayatın içinde derin izler bırakan ruhi ve düşünce ufkunda sancıya, çağrı ve yankıya dönüştüğünü belirtir. Yani geçmiş, sadece yaşanıp biten bir anı değildir; insanın içinde hâlâ sızlayan, geleceğe seslenen ve zihninde sürekli yankılanan dinamik bir hareketlilik içindedir.
“Gençliğim Ki Bir Daha Yaşamak istemem” kitabından birkaç dizeyle Murat Kapkıner’e rahmet temennilerimle her daim bizimle beraber olduğunu ifade edeyim. Alper Görmüş kitabın sunuşunda şunları yazar: “Kalbinin ihtiyaçları onu sürekli olarak inanmaya, bağlanmaya, kendini bırakmaya, kendini bırakmış başkalarıyla hesapsız bir dayanışmaya, onlara iyilik etmeye, onlarla birlikte yürümeye ve bunları yaparken hiç soru sormamaya teşvik ederken aklının ihtiyaçları sürekli olarak başka telden çalıyor. ‘Aklının ihtiyaçları’ dedim ama aslında hepsi tek bir ihtiyaca indirgenebilir: Kurcalamak. Kurcalamadan asla yapamayan bir akıl! Neredeyse kurcalamadan ibaret bir akıl! (“Benim iç tecrübelerimi bilmeyenler, beni istikrarsız sanıyor: Adam bir derviş oluyor, bir usçu.”) Murat Kapkıner mesela bir İskandinav ülkesinde doğsaydı, büyük bir ihtimalle aklıyla kendisini baş başa bırakacak bir inzivaya çekilir, mecbur olmadıkça toplum içine girmezdi. Fakat neticede o bu suyun balığı ve Anadolu adlı bu suda balıklar birbirlerine dokunarak yüzüyor” diye ekliyor:
“Gençliğim ki bir daha yaşamak istemem, / Bir sancıydı, bir kaygıydı,
Bir idealdi, bir ülküydü, / Bir çağrıydı, bir yankıydı.”
Burada gençlik, bireysel bir dönemi anlatmaz; aynı zamanda bir sancıdan, bir kaygıdan, bir ideal, ülkü ve bir çağrıdan bahseder. Kapkıner’in şiir ve denemelerinde varlık, zaman ve ölüm kavramlarının sürekli olarak işlendiğini görmekteyiz. Varlık onun için bir “dil”, zaman bir “yankı”, ölüm ise bir “sır” olarak okuyucuya ulaşmaktadır. Şiirlerinde ve yazılarında ölüm, yalnızca birey için bir son değildir; aynı zamanda varoluşun sancılarıdır. Zaman bir yankı gibi akar, varlık bir dil gibi konuşmayı sürdürür. Kapkıner’in şiiri, denemeleri, çabaları, dostlukları hayatıyla iç içedir. Onun eylemleri bireysel bir duyarlılığın ötesinde, hayatının bir yansıması olarak sizleri kucaklar. Şiir, edebiyat, varoluş onun için bir hayat dilidir. Bu dil hem birey hem toplum hem de devlet için metafizik bir kaygıyı belirgin kılar.
Murat Kapkıner, Türk şiirinde kendi sesini kurmuş, şiire besmeleyle başlayan bir çağrı gibidir. Dergiciliğiyle edebiyat ortamına yön vermiş; şiirinde, denemelerinde, sahnelerdeki tok sesli şiir ve iratlarıyla ahenk ve dokuyu öne çıkarmış bir edebiyatçıdır. Onun şiiri, bireysel bir iç hesaplaşmandan toplumcu bir duyarlılığa, metafizik bir arayıştan estetik bir ahenge yelkenler açar. Her satırı, her kelimesi özel, üzerinde durulmuş, emek verilmiş çalışmalardır. Onun şiiri yalyalnızca okunmaz; dinlenir, görülür ve hissedilir. Her kelime bir ülkünün kapısını aralar, her dizesi bir yankıyı taşır.
Rahmetle ve şükranla.