| Öykü yazıyorsunuz. Öykülerin kahramanları ve onların yaşadıkları mekânlar var. Mekânlar mı kahramanları, kahramanlar mı mekânları ortaya çıkarıyor? Mekân, iç ve ruh dünyamız. Yaşadığımız topraklar, kentler, mahalle ve sokaklar, evler, odalarımız. Kim bir dünyadan soyutlanabilir, kim mekânsızlıktan söz edebilir? Ruhu zengin kentlerin ve mekânların insanlarının da ruhu zengin oluyor. Büyük şairler, düşünürler, yazarlar nerelerde gezinirler, hangi ruhtan beslenirler, hangi mekâna ruh verirler? Bunlar bizim kendimize soruduğumuz sorular değil midir? Osmanlı topraklarının şair ordusu nereyi temsil ediyor, en çok hangi mekânlarda hayat bulmuşlardır, nerelere hayat vermişlerdir. İstanbul mu, Bağdat mı, Diyarbakır mı, Erzurum, Edirne, Üsküp, Sarayevo, Urfa, Amasya vs. aklıma gelen yerler bunlar. “Ay Işığında Vav’ ın Odası”… Karanlığın duvarlarına sırtını dayamış, ayışığıyla gözlerinde ayı büyüten adam… Bu ışığın büyüdüğü mekânı neresi, nasıl bir yer? Köyümde, çocukluğumda, elektrikler yokken gaz lambaları ve idare lambalarıyla gecelerimizi aydınlatırken, geceleri evin damında yatıyorduk yazları. Yıldızlar üzerimizde salkım saçaktı. Her birimizin bir yıldızı vardı. Yıldızlar üzerimize yağıyordu. Bir yıldız kaydığında, birinin öldüğünü, bu dünyadan göçtüğünü düşünürdük. Hayaller kurardık. Dolunay üzerimize naif ışıklarını salardı. Onların altında büyüdük. Dedemin odası bağdadiydi. Büyükçe pencereleri vardı, oradan dolunayın ışıkları geceleri evimizin içini aydınlatırdı. İstanbul’a gelince dedemin okuduğu büyüdüğü Üsküdar’da bulduk kendimizi. Kentlerin ve ruhların buluşması insanda etki uyandırıyor. Belki de öykülerimde bu izler iyi kovalanmalı. Ben bu mekânların neresindeyim. Bir mezarlıkta mı, bir ara sokakta mı, betonarme yığınların olduğu kentin soğukluğunun altında mı? Kışları, ay ışığında, önümüzdeki uzam metafizik bir ruh yayıyordu. Etkileniyorduk. “Karışığı” öykümde gece ışığını yayan bir şey vardı. Ay ışığı, kar ışığı bunların yansımalarıdır. Bir köyden bir köye gece giderken, genellikle ay ışığında yürürdük. Geceleri kaybolan hayvanlarımızı ay ışığında arar bulurduk. Bulutlu ve kapalı gecelerde el fenerleri, lambalar, sonra lüküsleri kullanır olduk. “Ay Işığında Vav’ın Odası”, bir hattatın, bir Üsküdar evinde, perdeleri aralayarak, ay ışığında hat yazmasının öyküsüdür. Bu, bir medeniyeti temsil ediyor. Üsküdar buluşması da böyle bir duygu oluşturdu, bir hayal ve kurgu. Sanırım fena da olmadı. “Arka Bahçe” ihmalin belgeseli. Bakımsız bir bahçenin diğerleriyle mukayesesi var. Şimdi bahçeler bırakılıyor ama betona teslim ve araba parkı için. Bir özlem, bir hatırlatma, bir olması gerekene işaret mi var? “Sokağın Adı ıssız.” Hangi sokak..? “Kuşkonmaz’da Konuşan Adam”.. Kuşkonmazı anlatın biraz? Somut mekânlar üzerinde düşünmeyelim isterseniz. Bu, kim bilir benim hayal dünyamın ürettiği bir yerdir, kim bilir somut bir mekândır. Okurun hayal dünyasını, ufkunu sınırlamayalım. Okur kendini hangi mekânda nerede bulmak ister. Burası benim evimdir, benim sokağımdır benim yaşadığım dünyadır desin. Büyük kentlerde böylesine bahçeler doludur, hepsi birbirinin tamamlayıcısı. Bunlar, Üsküdar’da, ya da Kadıköy’de, İstanbul’un herhangi bir yerinde bir yer olabilir. Önemli olan; bu toprağın ve mekânların ruhunu, sıcaklığını ve yoğunluğunu vermek. Edebiyatımızın ve düşüncemizin yansıması olmak. Bazen bu mekânlar bende öylesine içselleşiyor ki, sanki benim evimin, odamın, bulunduğum mekânların içiymiş gibi oluyor. Ben herhangi bir mekânı öylesine içselleştiriyorum ki, bu mekân benimle, benim için hayat buluyor. Hayal ettiğim mekânları yaşıyorum, hayal ettiğim mekânları buluyorum. “Sokağın Adı Issız” da bunlardan biri. Üsküdar’da Kuşkonmaz Camii vardır, yerini bile bilmem. Görmedim. Kuşkonmaz otları vardır onların arasında koşturduk. Önemli olan hayal dünyamızda yakaladığımız bir imgeyi gerçekliğiyle buluşturmak. Üsküdar yaşamanızda önemli bir yere sahip. Ben öykülerinizdeki tüm mekânları sormak isterim ama, sizde şüphesiz yaşadığınız yerlerden ilhamınızı alıyorsunuz. Bu noktada, biz sormayalım da siz bahsedin bu mekânlardan… Üsküdarlı öykülerden bahsedin. Öykülerimde mekân önemlidir. Bazen sanki hiç betimlenmezler, sanki soyut bir dünya gibi dururlar. Ama o mekânlar benim ruh dünyamda hep vardırlar. Üsküdar, vazgeçemeyeceğim ruh dünyam. O daracık sokaklar, küçücük evler beni hiç bunaltmaz. O küçücük evlerde yaşayan sımsıcak insanların, cıvıl cıvıl oynayan çocukların, sakınarak bir duvar dibinde ve sundurmalarda yürüyen kimi kadınların. Hadi size bir mekân vereyim somut olsun. Oturduğum Mahalle Ahçıbaşı, sokak Mehmet Çavuş. Az ötesinde Kapıağası, Karacaahmet mezarlığı, Türbesi ve selvi ağaçları. Sokağın hemen başında tek katlı bir evde yalnız yaşayan bir ninecik var. Akşamları gidince onu orada hep görürüm ve selam veririm. O da sanki beni orada bekler. Onun öyküsünü yazmayı çok istedim, istiyorum, ama hâlâ yazamadım. Oturduğum bir apartamının karşısındaki ahşap ve bağdadî bir evde oturan bir Kuş Ninemiz vardı. Bir gün belki de hiç giyilmemiş olan ayakkabıları kapının önüne konulmuştu. O bir hafta Kuş Nine’yi pencerede görememiştim. Ayakkabılarını da sonradan fark etmiştim ve eşime sormuştum. Kuş Ninemiz ölmüştü. O ev hâlâ duruyor, ama virane bir halde. Kapılarına tahtalar çivilendi, kimse girip çıkmıyor ama o ev bir yıkıntı halinde. Sokakta kalan tek ahşap ev. Kuş Ninemizin kimi kimsesi yok muydu? O eski Üsküdarlılar da bir bir göçüyorlar evleriyle birlikte. Ihlamur ağaçları, dutlar, incir ağaçları artık çekildi dünyamızdan. Karacaahmet Mezarlığı da olmasa ne olur Üsküdar’ın hali? Tarihî mekânları işlemek, bu mekânlara dair anekdotlar, belgeler, bilgilerle öykülerinizi donatmak, yerleşik hayatta bugün kullanılmayan kimi eşya ve tezyinatın taşıyıcılığını yapmak hikaye yazarlarının da görevi mi? Sizin çalışmalarınız da örnekleri var mı? Öyküler ya da romanlar belgesel değildirler. Onlar insanların dünyasını yansıtırlar. Onlar yazarıyla birlikte birbirlerini bütünlerler. Bir ara Cemal Süreya, bir soru sormuştu Evdeki Yabancı öykülerime ilişkin: “Ali Haydar Haksal’ın kahramanları neden hep şadırvanların ve camilerin önünden geçiyor?” diye. Üsküdar’ı yaşamayan birine sorulmalı bu soru. Sanırım bu ruhun yansımalarını verir o öyküler. Ben, Bingöl’ün Hasköy Köyü’nde doğdum, büyüdüm, otuz yaşıma kadar oralardaydım, ama ruhen Üsküdarlıyım. Diğer yerlerde hep yabancıladım kendimi. Ruhumla buluşan yerlerde aynı duyguyu yaşarım. Doğduğunuz yer, yaşadığınız ev, yürüdüğünüz sokak… Öykülerinizde tabii ki bunlardan besleniyordur. Bir durum tesbiti mi yapıyorsunuz olması gerekenler konusunda, bir bakış açısı, bir mesaj mı veriyorsunuz? Olması gereken şu diyebiliyor musunuz? Hayır, ben kimseye bir mesaj vermiyorum. Kahramanlarım benimle birlikte kıpır kıpır yaşasınlar istiyorum. Kimi zaman öykülerimi karamsar bulanlar oluyor, ya da insanın ruhunu sıkan öyküler. Lirizmi yüksek öyküler de diyenler oluyor. Öykülerimin tarzları vardır, daire ve halkaları… Bunlar benim için önemlidir. Kimi Kafka ile özdeşleştirdi. Tomris Uyar bu benzetmeyi hiç de yerinde bulmadığını ifade etti bir konuşmamızda. “Senin öykülerinin ruhu aydınlıktır, Kafka’nın ki karanlık” demişti. Kafka’nın yaşadığı Prag kentine gittim. Evini de gördüm. Karanlık ruhlu büyük bir katedralin yanındaki küçücük bir evde doğmuş, büyümüş ve yaşamış. O günün koşullarında böceklerin cirit attığı bir mekân olmalı orası. Bir katedralin karanlık ruhunu o zaman ben orada fark ettim. Bunu bir yazımda da yazdım. Daha sonra, Hıpolaty Tain’in bir kitabında rastladım benzer düşünceye. Camilerin ruhu aydınlıktır. Yaşadığım topraklar öykülerimde kendilerine bolca yer buluyorlar. Köyüm, evim, Elazığ, Erzurum, İstanbul ve uğrak yerlerim. Üsküp hatta. Sözcüklerimde onların ruhu vardır. Benim için sözcüklerimin her biri çok önemlidir. Öykü yazarken mekân sizin için önemli mi? Nasıl, nerede, genelde hangi zaman diliminde yazıyorsunuz? Öykülerimin oluşu yer ve zaman mefhumuyla sınırlı değildirler. Otobüslerde, yolculuklarda çok kitap okurum. Bu yüzden sık yolculuk yapmak istiyorum. Kitaplarımın arasında kesilmiş kâğıtlar vardır. Bir A4 kâğıdını dörde katlar ve keserim, onları kitaplarımın içinde tutarım. İmgeler doğar, hemen onları not düşerim. Onlar benim içimde harmanlanır ve şekillenirler. Kısacık, minimal öykülerimin çokluğu da bundan. Bizde olmayan bir tarz. Yeni yeni yazılıyor. Onlar için bir üst başlık buldum: “Anlıklar” Bunlara kaçış öyküleri mi desem, benim minik kaçamaklarım mı desem, ne desem? O imgeler içime düşünce, benim için bir öykü doğmuştur artık. Uzun ve kurgulu öykülerim zamanımı alır. Onlar da bir çırpıda yazılırlar, ama zamanla şekillenirler, canlı kanlı hâle gelirler. Bu yüzden yitirdiğim öykülerim bile olur, onları bir daha bulamam ve yazamam. Kadıköy’de iki farklı mekânda sizi ziyaret etmiştim, şimdi Maltepe’ye taşıdığınız zengin bir kütüphaneniz var. Buradan ilhamla yazdıklarınız var mı? Aslında yazılanlar hafif kalır da böyle bir mekânda Ali Haydar Haksal ne yapıyor? Yedi iklim o zenginlik içinde yayınını sürdürüyor. Binlerce kitap ve arşiv… Ben de doktora çalışmamı sizin kütüphanenizden aldığım eserlerle yapmıştım. Bu mekânın hayatınızdaki yerini siz anlatın. Mekânlarımın önemli yanı zaten zengin bir kitap dünyamın oluşundandır. Kadıköy’den taşındıktan sonra 40 bin ciltlik kütüphanemin ancak beşte birini çıkarabildim. 500 koli kitap depoda duruyor. Mahpus. Ruhum onların acısıyla kıvranıyor. Elimi attığım her yerden kitap çıkıyor. Hangi taşı kaldırsam altından kitaplarım çıkıyor. Bir de kendime özgü bir deyimim var. Ben kitapla tanıştım tanışalı “Çantam dolu kitapla” diyorum ve geziyorum. Nereye gidersem gideyim, en önemli toplantılara bile onunla giderim. Zaman ve kitaplar benim için önemlidir. Çantalarım çabuk eskir. Sevgili kitaplarım. Okuyorum ve beni alıp götürüyorlar. Bu imkânı iyi de kullandığım inancındayım. Toplu okumalara yöneldim. Bir yazarın bütün dünyasını kavramak için. Ya da bir dönemin, bir ülkenin, bir dünyanın… Geçen yaz Andre Gide ile Oscar Wilde’in bütün eserlerini okudum. Dostoyevski’ye başladım. Sürüyor, acele etmiyorum. Bir yandan da medeniyet tarihimizi okuyorum. Şu sıralar Selçuklu dönemini harmanlıyorum. Binlerce sayfa kitap. Bütün bunlardan öykülerim doğuyor. 12 öykü kitabım yayımlandı, üç tanesi yayıma hazır, bir yayınevine verildi. Öykü benim asıl dünyam, içimde çoğalıp duruyorlar. Çok okuyorum ve yazıyorum. Bir romanım yayımlandı, birini daha bir yayınevine verdim. Bu ikinci romanımın mekânı kitap dünyamdan, hayalimden ve kurgumdan doğmadır. Bir dostum, romanın bir bölümünü okudu, mekânın kahramanlarıyla özdeşleşen kurgudan ötürü tedirgin oldu. Kadın dünyasından ötürü. Kitap ve kadın, iki kadın, iki dünya, iki uygarlık. Sanırım bu kadarı yeter. Zaten kitabın adı da İki Ateş Arasında. Çağrışımları olan bir roman. Elimin altında iki ayrı roman var, birinde dedemi anlatacağım, ömür ve zaman yeter mi bilmem. Bir başka roman tasarı halinde, oluşuyor. Ben kitaplarımın içinden doğdum, okuduklarımın içinden. Kütüphanemin önemi de burada zaten. Sizin gibi kimler oradan yararlanmadı ki. Fransa’dan gelip kütüphanemden yararlananlar oldu. Bir çok kimse. Edebiyat tarihi, sosyoloji, genel tarih, basın tarihi vs. bu da mutluluk verici yanı bunun. Lisede okurken M.T.T.B kitap kulübünde tanıdığım üniversite öğrencisi Ali Haydar Haksal okumaya devam ediyor. Tebrik ederim abi, güzel sohbetiniz için de teşekkür ederim. Ben de teşekkür ediyorum sevgili dostum. |