Malumunuz, meşhur bir deyim vardır Türk dil literatüründe, “Her gönülde bir aslan yatar…” Bizim meslekte de gönül­lerde yatan aslanlar farklı farklıdır. Ama şu doymaz gönlü­müzde yatan aslanlardan en meşhuru, bir yönetmen ya da bir senarist için herhalde “Filanca oyuncuyla beraber çalış­mak”tır, artık hangi oyuncuya hayran ise. Doğrusu bu ya, benim hiç böyle bir derdim olmadı. Ama beğenerek izledi­ğim, oyununu yakından takip ettiğim kişiler elbette vardır. Bunların sayısı çok az olmakla beraber -ki buna azın azı da diyebilirim- dikkatimi çekenler yok değil.

İşte bu “Azın da az”larından biri, Johnny Depp.

Johnny, uzun zamandan beri yakından takip etmeye çalıştı­ğım bir oyuncu. İşimizin magazin boyutunu izleyecek kadar vakit lüksüne sahip olmadığımız için özel hayatı hakkında pek bilgim yok. Zaten bu ismin beni ilgilendiren kısmı da özel yanı değil, oyunculuğu. Bir kere çok değişik bir yüz po­tansiyeline sahip. “Potansiyel” diyorum, çünkü her filminde muhakkak farklı bir yüz ile karşımıza çıkan Johnny için söylenebilecek en uygun kelime herhâlde bu. Yüz ifadesini ve beden dilini kullanmada fevkalade başarılı. Karaip Korsan­ları, Arka Pencere, Makas Eller gibi filmlerde her zaman üstün performansıyla seyircinin önüne çıktı.

Ama ben size burada Johnny’nin oyunculuktaki yüz ve be­den maharetlerinden bahsedecek değilim. Bir çoğunuzun gördüğünü sandığım, hatta görmediyseniz bir an evvel gö­rün diye salık verebileceğim filminden bahsedeceğim. “Charlie ve Çikolata Fabrikası.” Filmin başrol oyuncusu Johnny Depp dahil, çekim ekibindeki herkes yabancı ve baş­ka dinlere mensup insanlar. Ama film, tamamiyle bir Müslüman filmidir!

Elbette ne dediğimin farkındayım. Akıllı bir Müslüman sanatçı film çekseydi ancak bu kadar çekebilirdi. Kör gözüne parmağı sokmak diye bir şey yok… Yerli yersiz ezan okutmak yok… Cami arka fonuyla oyuncuların tiyatral senfonisi hiç yok! Hadi bun­lar, inançlarıyla hareket etmeye çalı­şan kesimin seyirciyi soğutan ve seyir­cisini kaybettiren bariz hatalarıydı. “Ne olursa olsun film yaparım abi,” diyenlerin de düştüğü hatalara rastla­madık bu filmde. Yani kimse su gibi içki içmiyordu. Çok özür dilerim, film­lerin olmazsa olmazı karı-kız mesele­leri hiç yoktu. Müstehcen sahne ise kesinlikle yok! Bir kez daha ispatlan­dı ki, hanımları meta gibi kullanarak film yapılmayabilir. Hanımları beyaz ­perdede, bir anneyi sadece olması gerektiği gibi sade, sevecen, çocuğu­nu mutlu etme çabasıyla endişelenen bir anne olarak gösterebilirmişiz. Evet… Kötü, gereksiz, rahatsız edici hiçbir sahne, hiçbir plan yok bu film­de. Fakat İslâm âlimlerinin yüzyıllardır üzerinde önemli durduğu nefis dere­keleri, nefsin insana yaptırabileceği akıl almaz zararlar ve insanı nasıl he­zimete uğrattığı var. Bilmiyorum, “Charlie ve Çikolata Fabrikası” ye­ni bir “Matrix” olur mu ama en azın­dan gözden kaçmaması gerek bir film olduğu fark edilmelidir.

Film, fakir bir ev ve o evin gayet seve­cen halkı ile açılıyor. Charlie Bucket, küçük ailesinde mutlu yaşarken, Wonka, çikolata fabrikalarını gez­mek için çikolatalara altın biletler ko­nulduğu ve beş şanslı çocuğun fabri­kayı gezmeye hak kazanacağı haberi duyuluyor. Televizyon vasıtasıyla, bu haberle dünyanın yıkıldığını, herkesin altın bileti bulmak uğruna büyük bir yarışa girdiğini her akşam seyrediyor­lar. Charlie’nin de en büyük hayali ortaya çıkıyor: Çikolata fabrikasını gezmek. Ama Charlie fakir, Charlie parasız, hatta Charlie çaresiz. Fakat Charlie, çok sabırlı. O küçük yaşına rağmen fakir olduklarının bilincinde. Asla anne ve babasını zorlamıyor. Hatta anne ve babasından, belki bilet çıkar ümidiyle bir çikolata parası dahi istemiyor. Anne ve babası üzülüyorlar oğulları için. Onlar için en iyisi, Charlie’nin doğum günü hediyesini erken vermek: Willy Wonka Çikolatası!

O küçük, fakir ama sevgi dolu insanla­rın, bir paket çikolatayı açarken yaşa­dıkları heyecan, seyirciyi de adeta sü­rüklüyor. Ama altın bilet çıkmıyor! Charlie üzülüyor, hayır, belli etmiyor, çikolatayı aile fertlerine eşit paylaştırı­yor. Hiç olmazsa ağızları tatlanıyor. Za­man ilerliyor… Dedesi Joss, “Tek ser­vetim” diyerek parasını torununa veri­yor, “Git bileti bul,” diyor. Charlie ile birlikte seyircinin de umutları yeşeri­yor… Bilet yine çıkmıyor! Öte yandan dünya adeta yerinden oynuyor. Bileti bulanlar televizyonlara gülücüklerle röportajlar veriyor. Augustus pek obur, sanki dünyaya sadece yemek için gelmiş; Violet Beauregarde başarı­lı bir sporcu, hileye de başvursa hayat­taki tek amacı kazanmak; Veruca Salt babasına her dediğini yaptırmaya alış­mış, yoktan anlamıyor; Mike Teavee tam bir teknoloji canavarı, tek eğlen­cesi kırıp dökmek ve parçalamak.

İşte size nefsimizin en kötü resimle­ri… Öte yanda sabır eden Charlie… Muradına eren Charlie! İnancımızın en önemli ilkesi değil mi, sabredene Allah nasılsa bir kolaylık sağlar. Char­lie, yolda bulduğu parayla son kez şansını deniyor ve nihayet altın bileti buluyor! Evde tam bir bayram havası yaşanırken, küçük Charlie “Hayır,” diyor, “Fabrikaya gitmeyeceğim, bile­ti satın almak isteyenler var ve bizim de paraya ihtiyacımız var.” Ailesi, pa­ranın her zaman kazanılabileceğini ama fabrikayı görme şansının bir kez olduğunu söyleyip, çocuğu dede Joss ile geziye gönderiyor.

Onları karşılayan Willy Wonka, yani Johnny Depp oluyor, yine çok farklı bir yüz ve karakter ile. Karakter il­ginç… Willy’nin dişçi olan babası Wil­bur Wonka, küçükken asla çikolata yemesine izin vermiyor, sonunda kendi yolunu çizmek zo­runda kalan Willy, çikolata fabrikası kuruyor. Yıllar sonra ilk kez bütün dünyanın gözü önünde fabrikaya sadece beş şanslı çocuk ve beş veliyi misafir ediyor.

İşte asıl hikâye, bundan sonra başlıyor. Nefsin kötü hâlleriyle tanışıyor, yüz yüze geliyoruz. Nefs-i emmârenin bütün vasıf­ları gözlerimizin önüne seriliyor… Kimse bir imtihandan geçtiğinin farkında değil. Willy, hepsinin önüne zaafları olan şeyi koyuyor, onların iradelerini test ediyor. Çünkü Willy, “En az yozlaşmış çocuğu” arıyor.

İlk kurban yeme şehvetiyle, oburluğuyla kendini hebâ edi­yor. Beraberinde sevdiklerini -fabrikaya birlikte geldiği anne­sini- de helâka sürükleyerek… İkinci kurban, küçük yaşta başarılı bir sporcu ama kendini iyice kibire kaptırmışlığıyla helâka düşüyor, yine annesini de beraberinde götürerek… Üçüncü kurban, hırsına yenik düşüyor, dünyadaki her şeye sahip olma isteği ve bencilliğiyle uçuruma sürükleniyor, ta­bii yanında babasını beraberinde götürerek… Ve sonuncu­su, kendini herkesten üstün görme sevdasıyla felakete dü­şüyor, babasıyla birlikte. Niçin kendileriyle beraber velilerini de tehlikeye sürüklüyorlar dersiniz? Siz deyin kaderin bir cil­vesi, ben diyeyim onları öyle yetiştiren büyüklerinin hak et­tiği bir ceza olsa gerek bu. Nasılsa yollar aynıya çıkıyor, so­nuçta yeni nesli iyi yetiştirmeyi başaramayan büyükler, kısa zamanda hak ettikleri cezayı buluyorlar. Nefislerine yenik düşen aileler ve şımarık çocukları tek tek hak ettiklerini bu­lurken, geriye tek çocuk kalıyor: Charlie… Kendisini gayet edepli ve ahlaklı yetiştiren velisiyle birlikte. Ve bunun karşı­lığı olan büyük mükâfatı açıklıyor Willy Wonka: “Charlie fabrikanın sahibi olacak!”

Ama bu da nefsin kurduğu tuzaklardan biri oluyor. Çünkü teklifi kabul ederse, Charlie ailesini bir daha hiç göremeye­cek! Tuzağa düşmüyor bu erdemli çocuk. Ailesini nefsine tercih ediyor. Hatta bununla da kalmıyor, Wiily’i yıllardır gö­rüşmediği babasıyla barıştırıyor. Kazanan elbette doğruluk oluyor, dürüstlük oluyor, ahlak oluyor, şeref oluyor, olgun­luk oluyor, Charlie oluyor. Evet, gerçekten tam bir Müslü­man filmi bu anlattığım…

“Johnny Depp Müslüman mı oldu?” dediğinizi duyar gibiyim.

Yok canııım! Çok yaşayın, nerden de çıkarıyorsunuz bunu? Johnny Depp Müslüman olmadı. Ama doğrusu son filmi ile beyazperdede olması gereken ve olmasını istediğimiz, özle­diğimiz Müslümanca bakışı fevkalâde gözler önüne seriyor. Anlattığım filmde okuduğunuz gibi müstehcenlik yok, ya da gözü ve kulağı tırmalayan kör göze parmak sokma hesapla­rı yok… Ama ortada insanın nefsiyle nasıl başının belaya gir­diğini anlatan tam bir İslâmî film var. Haydi, oturun ve bu fil­mi izleyin… Hani ne derler, iyi seyirler!

Bu yazıyı paylaşın