Paltomun içine sığınacakmışcasına, küçülüp büzülerek saklanıyorum.Sonra cesur durmam gerektiği geliyor aklıma. Cesur ve korkusuz…Tekrar gözlerimi kısıp , sırtımı sırtlanlar gibi kasıyorum.Hayır, sırtlanlar gibi değil, onlar vahşi leş yiyicisi.Başka bir şey gibi. Tahta gibi mesela. Her neyse. Dikkatimi asla görünmeyecek bir uzaklığa odaklıyor, gözlerimi kısıyorum.Hiçbir endişe taşımıyormuşcasına görmediğim o uzak yerlere bakıyorum.Evet, ben gerçekten çok korkuyorum.
Kıpkırmızı bir tren geçiyor yanımdan, kulak memem bile sallanıyor. Dizlerime bir titreme oturuyor, gözümün bir kısmı kan kırmızı görüyor. Tren sanki benim içimden geçiyor. Korkudan dilim tutulur gibi oluyor. A! Bir bakıyorum ki akşam olmuş. Ay, bir o yana bir bu yana salınıyor, Kararsız aylar bunlar, insanlar bile ne yapacağını bilmiyor. Ancak ben böyle şeylerden çok korkarım. Yani aniden geçen trenler, salınan aylar, kırmızı bir ağaç falan. Böyle şeylere alışkın değilim, hiç görmediğimden değil, alışmak istemediğimden. Soğuk terler döküyorum. Bir çöp kutusunun arkasına saklanıyorum ürkekçe. Saklanıyorum ama burnumun direği sızlıyor. Bu nasıl iğrenç bir kokudur böyle, içinde leş mi vardır nedir. Sıcak ve pis bir terleme basıyor bu kez bedenimi.Öfke ile tekmeliyorum çöp kutusunu, devrilir gibi oluyor ve kapağı açılıyor. Sinekler tarafından yendiği belli olan bir yüz görüyorum. Yenmiş ve iğreti, hatta iğrenç. Öyle ki gözünün biri neredeyse düşmüş, diğeri hala gökyüzüne bakıyor. Eminim kapağı açıp baksam, kendine dolanmış ellerini göreceğim, belki parmakları bile eklem yerlerini tıkırdatarak hala titriyordur.
Böylesi bir manzaraya yürek dayanmaz, hadi diyelim ki dayandı, bu koku hiç çekilmez. Ayın da bir an kararmasını fırsat bilip çıkıveriyorum tekrar yola. Bu nasıl bir yolculuk kardeşim böyle! Git git bitmiyor! Bir türlü varamıyorum gideceğim yere. Yoksa güneş de mi hain oldu, bir adi pusuda ve çıkmıyor? Kendime anlamsız sorular sorduğumun ayrımına varınca, gülümsüyorum.
Bu gülümseme ile bir güven geliyor içime, yüzüm genişliyor, biraz rahatlıyorum.
Endişe ile yürüyorsan, sokak hafif ıslak olmalı, ayak seslerim şıpırtılarda dolaşıyor.
Bir binanın gölgesi bin gözetleyeni bir dev gibi önüme düşüyor.
İçimde derin bir endişe ama nasıl olsa bu yol gidilecek, tedirgin bir halde yürüyorum.
Derin manaları ile insanı bambaşka alemlere götürmeyen bir şiir okuyorum kendi kendime. Ne şiir ama! Bir bilseniz, gülmekten kırılırsınız. Bir yarısını dilimizden olduğu için anlıyorum, fakat diğer yarısını ise hiç anlamıyorum. Tuhaf bir şey. Karışık bir ses tonunda defalarca okuyorum gecenin bu saatinde. Hani iyi de geliyor doğrusu:
Ha ne kambe zuhuşte,
Ha me kampe düşenta.
Ku re tim, ku re ta!
Ha me kamde detaşte?
Ezberimde hangi yarısı var?Korkudan olsa gerek bir türlü bulamıyorum. Tetikteyim ama faydası yok.Eğer saldıracaklarsa, hangi muskaya sarılsam onların silahıdır artık. Yani yalnız bir adam olmak da fayda etmiyor.
Her akşam eve giderken ben, bunları mı çekeceğim? Bir gündüz bulup işe gidebilsem, ben ne yapacağımı bilirim. Koyarım ayaklarımı masanın üstüne, gelsin dinlenmiş işler! Değil mi ki güvendeyim, yani işten atılmazsam eğer, rahatım batmaz bana. Ne eve giderim bir daha, ne de açarım sözünü!
Bu şiirin de kalanını hatırlar gibi oluyorum, yanımdan mavi bir tren daha geçiyor.
Hante rika men, tarafa kat,
Henta rete; Ken kana kumar?
Eftal, dir yar! Varke ise hat?
Hanta taraf, men komar?
Birden zihnim karıncalanır gibi oluyor. Bir haykırma.Ancak eminim ki bildiğim bir dil ile bir alakası var bu şiirin.Yoksa sonraki bölüm müydü?Köşeden siyaha çalan sokağı aydınlatıyor tekrar ay ışığı.Yürünecek yol burasıdır diyor sanki.Ama nasıl güveneyim! Derin derin nefes alıyorum.Sıcak gecede ağzımdan buharlar çıkıyor. Bu bir saldırı olmasın!
İçimden çıksa bile, fark eder mi?
Düşman insanın burnundan bile girmez mi?
Kum tere, kim kim kumtara,
Yap kara, yıl kara, eftala.
Kumtere, kumsaka, kumtara,
Elkara! Elkara! Elkara!
“Hayır” diye bir çığlık kopuyor içimden, “Hayır, ben bu dili biliyorum.” Bin gözlü binanın gölgesinden keskin, biliyorum bu sihirli kelimeleri. Ve bunlar, saçma sapan bir aşk şarkısının sözleri. Evet, o öyküyü hemen herkes bilir. Hani o papağanına sevgilisinin adını ezberleten denizcinin öyküsünü… Talihsiz bir yerde gemisinden düştükten sonra bir adada mahsur kalmıştı da, denizciyi çok seven sadık papağanı da peşinden uçup yanına gelmişti. Ufak bir ada, ömür boyu yaşanır ve her şeye yeter. Yani yaşamaya ve ölmeye.
Ancak, bir derdi vardı denizcinin. Tek arkadaşı olan papağan sürekli olarak asla kavuşamayacağı sevgilisinin adını söylüyordu, gagasıyla yarasını deşercesine acıtıyordu kalbini. İşte bu şarkıyı o günlerde söylemişti denizci; yani dayanamayıp papağanı kızartıp yedikten sonra. Küçük bir ada, kaynaklar sınırlı. Ne kadar dramatik olursa olsun, her şey verimli kullanılmalı. Yani gagasından bir düdük yapmasının da bir izahı olmalı. Peki ya p düdükle kurtulmasına ne demeli? Demek ki sevgililerin de pratik faydası olabiliyormuş. Denizci son mısrada bunu söylüyor zaten;
“Sevgililerin de vardır, pratik faydaları!”
Hatırladım şimdi, buydu işte bildiğim mısra. Hayatımda bir işe yarar mı bilmiyorum, ama gecelerimi kurtarabileceği kesin. En azından bir aşk yarasına sahip olsam bile, karanlık bir binanın gölgesi altında ezilsem bile, yaramı gagalatmayacağımı biliyorum artık.