Ortadoğu, geçmiş zamanın oryantal hikayelerinden çok uzakta artık…
Ne göğe doğru uzanan minarelerin gölgesinde tefekküre dalan ihtiyarları var ne de toza toprağa batmış cennet yüzlü çocukları…
Yorgun evlerin, yorgun düşlerin coğrafyası artık Ortadoğu. Minarelerdeki ezan seslerinden çok, kesintisiz siren seslerinin duyulduğu şehirler. Manzaralar korkunç. Terörün, şiddetin, ölümün kol gezdiği bir coğrafya: yıkık, perişan, viran.
Devlet terörü, en barbar haliyle herkesin gözü önünde yaşanırken buna seyirci kalmak, tarihin en kara sayfalarına büyük harflerle not ediliyor. Zavallı masum çocuklar, olanlara bir anlam veremezken “sizi Allah’a şikâyet edeceğim” derken elindeki son taşını fırlatıyor hepimize.
Keskin bir kılıçtır Ortadoğu!
Önce kendi bedenini, sonra doğuramadığı bütün çocukların geleceğini yaralar. Buradaki her olgu, büyük bir gösterinin parçası hâline gelir: askerî geçitler, polis operasyonları, televizyon ekranlarında dolaşan şiddet görüntüleri. Bütün bunlar, modern iktidarın sahnelediği gösterilerin biçimlerini alır ve günlük hayatın içinde normalleşir. Ortadoğu, yalnızca kendi tarihinin değil, sömürge kentlerinin ve sürekli şiddetle sınanan mahallelerin yankısını taşır; Şam’ın dar sokaklarından Beyrut’un harabelerine, Bağdat’ın gölgeli caddelerinden Batı Şe- ria’daki duvarlarla çevrili bölgelerinde bu yankı okunur. Burada mültecilik, vazgeçilmez bir kaderdir! Çocuklar, hayatı “seviyor sevmiyor” gibi basit sorularla değil, “savaş mı, barış mı?” ikilemi üzerinden ölçer. Bir papatya falıdır Ortadoğu: yapraklar birer birer dökülür, savaş ve barışın belirsizliği, umut ve kaybın iç içe geçtiği bir ritmin resmidir. Bu topraklarda şiddet ve kaos, sadece tarihsel bir miras değil, aynı zamanda politik iktidarların, medyanın ve uluslararası güçlerin sahnelediği bir gösterinin sürekli tekrar eden sahnesi hâline gelmiştir.
Şehirler, varoşlar ya da mülteci kampları — nerede olursa olsun — aynı ikili işlevle var edilir: Bir yandan görmezden gelinen, devletlerin “ilgisizliğine” terk edilen mekânlar; öte yandan ağır baskı ve gözetimin en yoğun yaşandığı alanlar. Bu, açık bir soykırım sonrası coğrafyada sıkça gözlemlenen bir paradokstur: “yok saymak” ve “ezmek”! Ve bütün bunların daima uydurulmuş bir ideolojik kılıfı vardır. “İslamofobi ve İslamî terör” adı verilen bir retorik hem içeride hem dışarıda dolaşıma sokulur. Batı için bu kılıflar, “meşru müdahale şartı” olarak sunulur; bölge içindeki otoriter rejimler içinse “ulusal birlik, din, vatan, sen ve biz” gibi kavramlarla desteklenir. Fakat sonuç değişmez: Kılıflar, daima baskının meşrulaştırıcı maskesi hâline gelir. Batı, daima sistematik olarak kurgulanmış bir ideolojik örtü bulur ve bunu kullanır. “İslamofobi” ve “İslami terör” gibi kavramlar, yalnızca uluslararası kamuoyunda değil, aynı zamanda bölgesel politik söylemlerde de dolaşıma sokularak güç ve müdahale meşruiyeti üretir. Batı bağlamında bu kavramlar, sıklıkla “meşru müdahale” gerekçesi olarak sunulurken; bölge içindeki otoriter rejimler için, “ulusal birlik”, “dinî aidiyet”, “vatan sevgisi” ve “toplumsal bütünlük” gibi söylemlerle desteklenir. Böylelikle, ideolojik kılıf hem dış müdahaleyi hem iç baskıyı haklı gösteren bir araç hâline gelir. Sonuçta, hangi biçimde sunulursa sunulsun, bu söylemler esasen baskının ve otoriter uygulamaların meşrulaştırıcı maskesi olarak işlev görür; gerçek güç ilişkileri ve iktidar mekanizmaları ise çoğu zaman görünmez kalır. Bu durum, ideolojinin yalnızca bir maske değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal kontrolün sürdürülebilirliğini sağlayan temel bir araç olduğunu gösterir.
Ortadoğu manzarası böylece hem edebî hem politik bir alegoriye dönüşür: Tozla kaplı sokaklar, sirenlerin yankısı, televizyon ekranlarında şiddet koreografisi… Ve bütün bunların ortasında, gündelik yaşamın basit direnişleri: bir annenin çocuklarını okula götürmesi, bir gencin duvara yazdığı cümle, bir pazar yerinde hâlâ pazarlık yapılabilmesi. Bu küçük jestler, baskının mutlaklığını kıran çatlaklardır. Bazen bir karikatür -Han- zala- her şeyi apayrı bir boyuta taşır. Bazen bir “karpuz” dilimi, bazen “kaktüs” bazen de bir “zeytin dalı”.
Ortadoğu manzarasını doğru okumak, yalnızca şahsi bir betimleme meselesi değil; aynı zamanda bir barbarlık çözümlemesidir. Bu coğrafya, bir yandan kutlu bir halkın sessiz ve şerefli direnişini tablolaştırırken öbür yandan bütün dünyanın utancını da sansürsüz bir biçimde göstermektedir.
Ortadoğu’da hayat, süreklilik arz etmeyen zamanın içinde, korku ve kaygıyla ritmini ararken; güven ve huzur, hatıraların derinliklerinde saklanma mahkumdur. Ortadoğu, artık yalnızca bir coğrafya değil; kırılmış düşlerin, yorgun ve uykusuz gözlerin şiiri, masum çocukların kulakları sağır eden çığlığıdır!