Bir Türkü Yüzünden Düşmüşüm Acılara…

Bir türkünün yüzünden düşmüşüm acıla­ra… Bir türküdür beni alıp götüren dağla­ra. Ve yine bir türküdür beni alıp götü­ren ve zamanın sonsuzluğunda kalbimden geçenlerle, dost yüzlerle, âşina yüreklerle tanıştıran, buluşturan. Çoğaldıkça içim­deki sınır tanımaz ve tariften aciz olduğum hasretliğin derinlerden ta derinlerden gelen kavurucu sesi. Ve yeni acılar kavşağında sancılarıyla hemhâl, öfkeleriyle hicranı bir­likte taşıyan ve nankörlere, ihanetine uğra­dıklarına, vefasızlara ettikleri ilençlerle aşk yolunun mağduru olanlar. İşte bunlardır türkülerin gerçek tanıkları, gerçekten anla­yanları, gerçekten kavrayanları.

Şaşkınlıkla göveren bir çehreden ve hayret­le bükülmüş bir dudaktan dökülen mısra­lar eşliğinde süzülüp gittikçe türküler nazlı nazlı ovalar dağlar boyunca, şehitlerle süslü bir coğrafyada. Her yerden ve her yandan ses verdikçe, işaret verdikçe, bir o yandan bir bu yandan, umut ya da umutsuzluk ver­dikçe, bazen ağlatıp sızlatıp, bazen sevindi­rip güldürdükçe. Hüzünleri, aşkları, ince ağrıları kendine has makamlarda ve kendi­ne has söyleyişlerle, nağmelerle dile getirip, saza söze döktükçe. Her yeni manzaranın arananı ve tamamlayıcısı olur türküler.

Bir yâranı, bir arayanı, bir soranı, bir ağlaya­nı, bir seveni ve sevdalısı, acısını terennüm edeni, acısından çıkanlarla başka acıları ta­mir edeni yoksa insanın. Ve yüreği; hâldan bilmez, gönülden dilinden anlamazlarca delik deşik edilmişse. Bir türkü çıkagelir bütün bunların arasından ve halini hatırı­nı sorar, yaralarına derman olur, hem dem olur, yeri gelir can olur, yeri gelir cânân olur ve bir teselli eşliğinde onu yeni türkülerle ve belki de yeni insanlarla buluşturur.

Sevginin, iyiliğin, doğruluğun, hâsılı; in­sanlığın ölmediğini, hâlâ yaşadığını ve dün­yanın bir yerlerinde söylenen başka güzel türküler olduğunu ve onları dinleyenlerin umutlarının çoğalıp, acılarının tımar ol­duğunu ve geçmişin türkülerinde var olan değerlerin bugün kadrinin kıymetinin daha çok bilinmesi gerektiğini. Bazen bir pen­cere kenarından geçerken işitilen bir nağ­meyle, bazen bir dağın yamacında oturmuş kaval çalan bir çobanın sesiyle, bazen haykı­rışlarını bir umutsuz sevda yüzünden dağ­lara salan bir aşk hastası vesilesiyle, bazen derelerin, ırmakların çağlayışıyla ve daha nice nice belirtilerle bize duyurur.

Hercâî gönüller anlamasa da bu tınılardan, bu sembollerden, bu duyuş ve hissedişler­den. Türküler yine de kendine uygun bir gönül, onu anlayan bir ruh, bir yürek bulur elbet. Bulur elbet delişmen sevdalarla ha­yatı geçmiş ve bugün yarım kalmış aşklar­dan yüreğinde büyük kederler taşıyan bir türkü sevdalısı, bir söz ve nağme vurgunu. Çıktıkça gecenin bağrından yeni türküler ve ulaştıkça acılar çağının çocuklarına yankısı; bilir elbet birileri onların kıymetini, kadrini, güzelliğini.

İnledikçe gönül telimiz bir türkünün nağ­melerinin ruhumuza aksettirdiklerinin tesiriyle, yüzyıllardan beri devam eden göç bitmemiştir bizim için ve hâlâ devam ediyordur. Yani gurbetliğimiz, yani hasret­liğimiz, yani garipliğimiz, yani sahipsizli­ğimiz, yani sürgünlüğümüz devam edip gitmektedir hâlâ türküler eşliğinde ve yeni türkülerin söyledikleriyle. Her birimiz bir yerlerde gurbetteyiz, her birimiz bir yerler­de hasrette. Kimimiz garipliğinin farkında olarak yaşamaktadır hayatı, kimimiz far­kında olmadan. Yalnızca şurası iyi idrâk edilmelidir ki; gariplerin boynu ancak ve sadece Mevlâ’ya döner. Şair diyor ya hani; “Gariplik büktü boynumu döner Mevlâ’ya Mevlâ’ya.”

Yaşayan ve inanan her insan gariptir aslın­da bizim kültürümüzce. Ve garip gelmişiz, garip gideceğiz. Zira; dünyaya tek başına gelen insan, ötelere de yine tek başına vara­caktır. Burası sadece bir arayı dolduruş, bir anı yaşayıştır. İşte o arayı herkes kendince, kendi bildiğince, kendi yaşadığınca, kendi isteği doğrultusunda, kendine yakışan şe­kilde doldurur ve günü zamanı gelince de çeker gider. Bütün hesap budur ve bütün bunların detayı neyse, o kalacaktır zaten in­sandan da geriye.

Dedik ya gurbetteyiz diye. Kimimiz evin­de, kimimiz mahallesinde, kimimiz yaşadı­ğı şehirde ve kimimiz de çalıştığı işyerinde gurbettedir. Dünya bir gurbet, sıla bir gur­bet, hayat bir gurbet, bütün yaşananlar bir gurbettir ve gurbette yaşanmaktadır bütün bu olanlar.

Bilinmeli ve dikkatle bakılıp görülmelidir ki; kurguladığımız serüvenler birer yanılsama­dır, birer illüzyondur ve bir parmak çıtlatışla gerçeğin yüzü aniden karşımıza çıkacaktır. Gerçekle yüzleşmenin cesaretini ve gayreti­ni şimdiden edinmemiz gerektiğini bilmeli­yiz. İşte o zaman tanınmak ya da tanınma­mak buna bağlıdır. Netice; bu yanılsama sırasında yapılanlara ve gurbet hikâyelerini çoğaltmamıza bağlıdır. Hikâyeler arttıkça, birbirine eklendikçe, gurbet daha iyi anlaşı­lacak, gurbetin tercümanı türküler daha iyi kavranacaktır.

Gurbetin, hasretin, garip olmanın içimize düşürdüğü acıyı, yüzyıllardır yüreğimizde yanmakta olan ateşin yakıcılığını paylaş­maktadır türküler bizimle. Gönül gurbe­tinde olup, hasret ateşinde yanan ve “bir garip” gibi sesi üç günden sonra duyulan kişilerin bu hallerini sorgulayan ve bir bü­yük topluluğun, bir büyük milletin sesi olan türküler; asırlardır söylendiği, asırlardır can kulağıyla dinlendiği bu topraklarda, ner- deyse her yanı şehit kanlarıyla sulanmış bu büyük ve kutsal coğrafya da, yani Anadolu da; herkesin ortak sesi olduğu, aynı beden­den üflendiği, aynı özellikleri taşıdığı, aynı olaylardan yansıyıp dile geldiği, nağme ol­duğu, söz olduğu, saz olduğu ayân beyân ortadadır.

Türküleri yapan halk, her zaman yasala­rı yapanlardan daha güçlü olduğunu yine türküler vasıtasıyla, yönetenlere, kendisini aldatanlara, sevenlere, kötülük edenlere, ihanetin hançeriyle arkadan vuranlara ve canını verip kanın akıtanlara defalarca hay­kırmış ve haykırmaya da devam etmektedir. Türküler hükmünü yürütmeye devam ettik­çe. Sesi bu toprağın her yanından, bizim olan ve ebediyen bizim kalacak olanları, bin bir ayrı şekilde, bin bir ayrı nağmeyle dil­lendirmeye devam ettikçe. Ve; “Kaç bin yıl var ki, ölülerimize ağlarken, düğünle­rimizde söylerken ve savaşlarımızda nârâ atarken sesimizi terbiye ettiğimiz” ve “Çin Seddi’den Viyana’ya, Moskova Kapıla­rından Yemen’e kadar o muazzam coğraf­yanın genişliğinden ve derinliğinden nice zenginlikler devşirerek ruhumuzun ahengini kurduğumuz” bu türküler yaşadıkça, yaşamaları için çalışıldıkça; bu vatan daima yaşayacak, bu ses hiçbir zaman susmayacak, susturulamayacaktır.

Bu yazıyı paylaşın