duvarlar
urganı olmayan darağaçları
aynalardan sızan paslı yalnızlık
çocukların kemiklerinde uyuyan kelebekler
binlerce isimsiz mezar
sanki gökyüzü toprak altında
güneş yok ay yok yıldızlar yok
şehir zamanın dilini yutmuş bir mahşer
bu şehir
bir deprem değil,
bir kıyamet yaşamış
gördüm
kendi kendini yiyen gölgeleri
kanatlarını unutmuş kuşları
cam kırıklarından sızan fısıltıları
sessizce yürüdüm
ölümün rengiyle boyanmış sokaklara
yürüdüm
çürümüş bir rüyanın kalbine
sessizce yürüdüm
evlerin küllerinden fışkıran fidanlarına
toza bulanmış umutlara
taşın nabzını dinleyen hayallere
bu şehir
bir deprem değil,
bir kıyamet yaşamış
hangi yönden eser rüzgâr şimdi
hangi gök çocukların göğsünde açar
ve kim bu sessiz sokakların
yasını tutar
ölüm hangi renktir şimdi burada
hangi ot kök salar
bu suskun toprağın altında
hangi çiçek açar
enkazın toz duman kalbinde