mezar

Güz gelmiş. Kuşların usul usul göğü terk edişinden biliyorum. Yağmurlar, bir sevdaya tutul­muş gibi çılgınca yağıyor üzerime. Başıboş gezen yapraklar, bilmem neyi arıyor. Hava puslu. Gri bulutlar çökmüş göğün üzerine, güneş desen ara ki bulasın. Bir adam, nefes nefese. Göğsümü yarmış da içinden kürek kürek toprak çıkarıyor. Ağzında sigara, şakaklarında ter, dilinde bir memleket türküsü. Küreği toprağıma sapladıkça soluğu kesiliyor, sigarası düşe­cek gibi oluyor dudaklarının arasından, türküsü bir anlık susuyor. Mezar kazıcının hayallerini hep bir kürek sesi bölüyor.

İşte şimdi tam bir mezar oldum. 210cm boyum, 150cm derinliğim ve 90cm enimle artık sahibi­mi bekliyorum. Mezar kazıcı, küreğini toprağıma saplayıp çıkıyor içimdeki o koca boşluktan. Daha kazılacak onlarca mezar var. Erzurum’un kara kışı, toprağı dondurmadan kazılmalı bu mezarlar. Kar çökmeden, buz tutmadan, toprağın bağrı taş kesilmeden kazılmalı.

Sahibi olmayan bir mezar olmak ne acı. Hangi bedeni bağrımda avutacağım? Yaşlı mı, çocuk mu yoksa bir delikanlı mı? “Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?”9 Neyler şimdi? Ölümden gayri her telaşa musallat olmuş koşturur mu? Özler mi, üzülür mü, gönlü yaralı mı, sevince mi gark olmuş yoksa?

Sabırla bekliyorum yolumun yolcusunu.

Çölün yağmuru bekleyişi gibi bekliyorum.

İnsan

Beklemekten ağaç oldum.

Üçte gelirim demişti. Sekiz bardak çay içtim, herif daha ortalıkta yok. Sen misin acıyıp borç veren? Başta yok mok dedim ya adam hangi ara beni ikna etti anlamadım. Ağzından bal dam­lıyordu sanki. Öylesine inandım ki ciğerimi istese çıkarıp verecektim. Valla paramla rezil rüs- va oldum. Dedim ama ben, ödenecek senedim var diye. Ağzını sağa sola yaydıra yaydıra konuştu:

“Yok gardaş, bir haftaya kalmaz öderim.

Utanmadan demez mi ‘borcumuz, namusumuzdur’ diye.

Seni gidi namussuz herif seni.
Telefonlarımı da açmıyor.

Gelmeyeceğin yere niye saat verip bekletiyorsun?

“Kardeş bir çay daha getirsen.”

Böylelerini âleme ibret olsun diye meydanda sallandıracaksın.

Çimentoyu, demiri yığdık inşaatın önüne. Kış gelmeden temeli atacaktık. Ulan çok mu şey istedik şu hayattan. Başımızı sokacak iki göz bir evimiz olsun istedik, kiradan kurtulalım. Dedim ama ben o hergeleye. ‘Ödemem var’ dedim. ‘Senedin günü yakın’ dedim. Evde çoluk çocuk, başımızı sokacak evin hayaliyle her gün beni darlıyor. İnsanda azıcık utanma, arlanma olsa çıkar gelirdi. Karanlık çöktü, kimse yok. Daha ne bekliyorsam. Evdekilere ne diyeceğim şimdi? Nasıl da güvendim. Rahmetli babam derdi hep, ‘insanlara kolay güveniyorsun’ diye. ‘Hele bir ihtiyacın olsun; şimdi ağam, paşam diyenler o gün suratına bakmaz.’ Yine mi haklı çıktın baba?

Şeytan diyor ki…

Yok arkadaş, kalbi taş olmuş bu insanların, taş.

mezar

Taşlar da konuşur, taşlar da susar. Bazen asırlar öncesinden ses verir, bazen bir ayrılığın yasını tutar. Bazen de bir ölünün adını saklar. Beni kazarken çıkardıkları bir iki büyük taşı başucum­da bıraktılar. Taşların belliydi niyeti; bu yüzden sessiz, sakin, sabırla beklemeye koyuldular. Erzurum’un kışı çetindi; kar, gökten sabırla süzülüp indi üzerimize. Önüne çıkan ne varsa be­yaza boyadı. Artık taşlar bembeyazdı. Onlar da her şey gibi, o beyaz örtünün altında sabırlı bir bekleyişe gebeydi. Bir tek insanda yoktu sabır. O, aceleyi severdi. Karda sabır vardı; toprakta, kuşta, yerdeki otta, dağdaki ceylanda, yanan ateşte, uyuyan ağaçta.

Ben de maşukunu bekleyen âşık gibi sabırla bekliyorum. Karla yıkanmış gönlüme bir teselli olsun diye. Yalnızca ben mi? Erzurum’un ayazdan donmuş toprağında tam beş yüz boş mezar, gurbete çıkmış sahibinin dönmesini sessizce bekler. Bazen bir hakikati haykırmak için avazınız çıktığı kadar bağırmak değil, susabildiğiniz kadar susmak gerekir. Hâmûş olmak gerekir.

Susmak görünen âlemi terk ediştir.

Sırları korumaktır susmak.

Dilsiz mezarların işidir bu, susarak konuşmak.

İnsan
Konuşmak istemiyorum hiç kimseyle. İçim çekildi sanki, bütün kelimelerimi yitirdim. Evdekilerin
yüzüne bakacak hâlim kalmadı. Borcumu ödeyemedim. İnşaat şirketi çekti malzemeyi.
Başımızı sokacak küçük bir evin hayali başka bahara kaldı.

Günlerdir biçare yürüyorum. Ayaklarım beni hangi ara Yakutiye Medresesine getirdi? Hey­betli taş duvarların altında küçülüyorum. Şu sütunlar, kapılar, sivri kemerler, üzerinde su gibi akıp giden motifler, gök kubbeyi andıran kümbet, asırlar boyu kaç gözü yaşlıyı gölgesinde dinlendirdi? Kaç ruha şifa oldu? Şu taş duvarlara gözü değen onca insan şimdi nerede? Nere­de kaldı hırsları, özlemleri, hüzünleri?

Üşüyorum. Ellerimi ve ayaklarımı soğuk kesiyor. Keskin biri sızı zihnimi ele geçirdi. Buz bir kürenin içinde nereye gitsem aynı yerdeyim. Ayaklarımın altındaki buzun, cam gibi parladı- ğını daha yeni fark ediyorum. Nasıl oldu da düşmedim bunca vakit?

Hele çocukluğumuzun kışları daha beterdi. Soğuk üşütürdü lâkin canımızı bu denli yakmaz­dı. Başımızı kapıdan uzatsak nefesimiz donardı. Yine de çocukluğumun en mesut günleri, bacağımızda yırtık bir pantolonla naylon bir poşetin üzerinde kaya kaya akşam ettiğimiz gün­lerdi. İnsan ne çok seviniyor ne çok üzülüyor. Ne çabuk çeviriyor ömür defterini.

Karanlık birden inip örttü her şeyin üzerini. Bir tek içimdeki şu koca mahcubiyeti örtemiyor. Soğuk bile bu kadar yakmıyor canımı. Eve varıp çocuklarla oynamalı, hanımın gönlünü alma­lı. Allah kerim. Bu bahar olmazsa, başka bahara açar hayal dediğin. Erzurum’un donmuş dalı çiçek açar da insanın hayali çiçek açmaz mı?

Birden içime bir sıcaklık, bir ferahlık yayılıveriyor. Hani utanmasam sevineceğim. Adımlarımı hızlandırıyorum, düşmek umurumda değil. Şu geçen minibüse yetişmeliyim.

Gidip çocuklara mısır patlatmalı.

Sonra en sevdiği oyunları oynamalı.

Hanıma çiçek mi alsam?

İçim ısınıyor birden.

Yılkı atları koşuyor doludizgin, yelelerini savuruyor rüzgâra karşı.

Bir sevinç, bir özlem, bir duygu seli. Hiç olmadığım kadar özgürüm,

Hiç olmadığım kadar sevdalı.

Karşıdan minibüse el kaldırıyorum. Eyvah, görmedi beni!

Bunu kaçırırsam bir saat bekle ki gelsin.

Yeşil ışığı beklemeden geçmeli karşıya.

Şu buzlu yolda kim hız yapacak?

Kim?

9 Cahit Sıtkı Tarancı

Bu yazıyı paylaşın