“Sahra’nın Kalbi”nde Mohammed Diagate ile Söyleşi Timbuktu El Yazmaları ve İlmî Faaliyetler

Dibace…

Sahra’nın kalbinde, yüzyıllar boyunca il­min ve el yazması kitapların korunduğu Timbuktu’da, yazılı hafızayı ayakta tutan ve Afrika’nın kültür mirasına katkıda bulunan Ahmed Baba Enstitüsünün tanıklığı üze­rinden, Mohammed Diagate ile kitaba ve kütüphanelere yakından bakmaya çalıştık. Timbuktu’daki bu kültür mirası, yalnızca geçmişe ait bir emanet değil; bugünün so­rumluluğu, yarının da hayatî köprüsüdür. Bugün adı çoğu zaman krizler ve kayıplarla anılsa da bu kadim şehir hâlâ İslam dünya­sının en güçlü entelektüel hafızalarından bi­rine sahip. Batı Afrika’nın, Mali’nin, ilimden yayıncılığa, sanattan kültürel üretime uza­nan alanlarda, kıtanın çoğu zaman uzaktan konuşulan ve az bilinen entelektüel ve kül­türel yüzünü, yerinden ve doğrudan tanık­lıklarla görünür kılmak için bu ve benzeri söyleşilere ihtiyaç var. Vira Bismillah.

Timbuktu, tarih boyunca Sahra’nın güne­yinde ilmin, kitabın ve yazının korunduğu nadir merkezlerden biri olmuştur. Bugün adı çoğu zaman krizler ve kayıplarla anıl- sa da bu kadim şehir, hâlâ İslam dünya­sının en güçlü entelektüel hafızalarından birini taşımaktadır. Timbuktu’nun ilmî geleneğini, el yazmalarının serüvenini ve bu mirasın bugün kadar nasıl ayakta tu­tulmaya çalışıldığını anlatabilir misiniz? İslam dünyasının entelektüel ve kültütarihi ile dünya kültür mirası açısından Timbuktu’nun önemini nedir?

Timbuktu’nun, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda zirveye ulaşmış bir ilim ve kültür merkezi olduğunu söyleyebilirim. Timbuktu’nun en­telektüel seviyesini anlamak için genellikle şu örneği veririm: Ahmed Baba. Bugün adını ta­şıyan enstitüye de adını veren kişidir. Ahmed Baha’nın yazılarına baktığınızda, bugün bizim üniversitelerde “bilimsel yöntem” dediğimiz her şeyin orada da mevcut olduğunu görürsünüz: giriş, metnin gövdesi, karşılaştırmalar, sonuç ve bibliyografik kaynaklar… Hatta bugün bizim yapmadığımız başka bir şeyi de yapıyorlardı: el yazmalarının yazım tarihini ve yazıldığı yeri belirtmek gibi. Yani “iş bu eseri bugün, 20 Ocak 2026’da Timbuktu’da, şu ailede tamamladım” gibi ifadeleri açıkça kayda geçiriyorlardı. Dolayı­sıyla Timbuktu gerçekten büyük bir entelektüel merkezdi. Hatta Arabistan, Fas, Tunus’taki Kay- revan ve Mısır’daki el-Ezher gibi diğer büyük merkezlerin kardeşleri ile kıyaslanabilecek bir yerdi. Timbuktu, islam dünyası açısından önem­li bir kültürel merkezdi.

Ayrıca Timbuktu’nun önemi, kuzey ile güney arasında bir kavşak olmasından da kaynak­lanıyordu. Geçmiş yüzyıllarda kuzeyden gelen­ler burada güneyin ürünlerini bulabiliyorlardı: gıda maddeleri, tahıllar, altın, fildişi, köleler vb. Güneyden gelenler ise Timbuktu’da tuz, el yaz­maları, kâğıt ve genel olarak Akdeniz ürünlerini alıyorlardı. Bugün diğer şehirler kadar olmasa da Timbuktu hâlâ kültürel açıdan çok önemli bir şehir olarak mevcudiyetini korumaktadır. Bu önem, Ahmed Baba Merkezinin kurulmasıyla da artmıştır. Daha sonra bu merkez Ahmed Baba Enstitüsüne dönüşmüştür. Enstitünün kuruluş amacı, el yazmalarını toplamak ve korumak, her­kesin bu mirastan faydalanmasını sağlamaktı. Bu nedenle Timbuktu, İslam dünyası için kültü­rel açıdan dün olduğu gibi bugün de son derece önemli bir merkezdir. Buranın entelektüel biri­kiminde katkı veren Mansa Musa’yı da anmak gerekir.

Mansa Musa’nın rolünden ve el yazması geleneğinin Timbuktu’da hangi koşullar­da geliştiğinden bahsedebilir misiniz?

El yazması geleneğiyle ilgili olarak şunu söyleye­bilirim: O dönemde matbaa yoktu, fotokopi yok­tu. Timbuktu bir ilim merkezi olduğu için eğitim veriliyordu. Eğitim için kitap gerekir, kitap için de elle yazmak gerekir. Bu nedenle Buhârî, Müs­lim, er-Risâle, Muhtasar Halil gibi İslam huku­kuna dair eserler, gramer kitapları (İbn Malik, Suyuti gibi) okutuluyordu. Bu eserlerin kopya­larına sahip olmak için elle çoğaltma yapılıyor­du. Bazı eserler farklı coğrafyalardan gelmişti, örneğin Buhârî gibi. Ancak burada okutuldukla­rı için elle çoğaltılarak yayılıyorlardı. Bu şekilde el yazması geleneği devam etti.

Mansa Musa’nın rolüne gelince; ben şahsen onun büyük camiyi inşa ettiğini değil, geniş­lettiğini düşünüyorum. Cami zaten vardı. Hac yolculuğu sırasında yanında getirdiği Endülüs­lü mimar Ebu İshak es-Sahili sayesinde mevcut cami genişletildi. Ayrıca yöneticiler el yazmala­rını teşvik ediyordu. Örneğin, bir müstensihin yazdığı el yazması iki kilo geliyorsa, ona iki kilo altın veriliyordu. Bu, insanları yazmaya teşvik eden önemli bir uygulamaydı. Sudan Tarihi’ne dair bazı kaynaklarda bu tür bilgilere rastlanır.

Mansa Musa’nın Mekke yolculuğu sırasında ne olduğu konusuna gelince; bu yolculuk sırasında çok sayıda âlim onunla geri döndü. Kaynaklar, yolculuğa çok büyük bir topluluğun katıldığı­nı söyler. Tarihii’l-Fettaş (Tarikh el-Fettach)’ta, kafilenin başının Timbuktu’da, sonıınım ise Bamako’da olduğu anlatılır. Her yolcunun elin­de bir altın çubuk bulunduğu da aktarılır. Bazı kaynaklar, Kahire’de altın fiyatlarının Mansa Musa’nın bağışları nedeniyle yıllarca düştüğü­nü söyler. Bu da onun çok büyük miktarda altına sahip olduğunu gösterir. Ancak bugün yapılan “Bill Gates’ten ya da Elon Musk’tan daha zen­gindi” gibi karşılaştırmalar anakroniktir ve abar­tılıdır. Onu kendi zamanı içinde değerlendirmek gerekir. Kesin olan şey, çok zengin olduğu ve çok kalabalık bir kafileyle seyahat ettiğidir.

El yazmalarında kullanılan malzemeler ve kopyalama teknikleri nelerdir? Ayrıca yüzyıllar boyunca bu el yazmalarının ko­runmasını ya da kaybını etkileyen başlıca kırılma noktaları var mıdır? Bu el yazmala­rının günümüze ulaşmasında hangi tarihî dönemeçler etkili oldu?

Biliyorsunuz temel malzeme kâğıttır. Bunun yanı sıra nadiren parşömen ve hayvan derisi de kullanılmıştır. Mürekkep genellikle kömür ve Arap zamkından yapılır. Siyah mürekkep yaygındır, ancak renkli mürekkepler de kullanılmıştır. Örneğin metin siyah, şerh kırmızı olabiliyordu. Kopyalama teknikleri tek tip değildir. Bazı kâğıtlarda çizgiler oluşturmak için ip ya da çubuk kullanılırdı. Böylece yazı düzgün satırlar hâlinde ilerlerdi.

Yaklaşık 30-39 bin el yazması vardır. Bunların yaklaşık 19 bini kataloglanmıştır, yani yaklaşık %50’si. Ancak kataloglama yöntemleri fark­lıdır. 1-9000 arası el yazmaları, Londra’daki al-Furqan Vakfı tarafından 1995-1998 yılları arasında beş cilt hâlinde yayımlanmıştır. Daha sonra farklı projelerle kataloglama devam etmiş­tir. Anlaşmaları devam eden fakat sekteye uğ­rayan bazı iş birlikleri de mevcut. Ülke şartları izin verdiği sürece devam edecek. Evet, dediğim gibi, sorun özellikle güvenlik sorunu ve maalesef bugün bu durum Mali’de neredeyse genelleşmiş durumda; sadece kuzeyde ya da güneyde değil, sanırım her yerde. Bir diğer zorluk da şu: Ben de­rim ki en iyi kitap, okunan kitaptır; iyi bir el yazması da okunan el yazmasıdır. Bir el yazma­sının okunması için yayımlanması gerekir; çün­kü el yazması olarak kaldığında erişim sınırlıdır.

Ama yayımlanırsa — az önce size gösterdiğim gibi — örneğin bu yayımlanmış, bugün her yer­de bulunuyor. Şu da her yerde bulunuyor; bu fotokopi hâli, bugün kütüphanelerde her yerde var. Yani bizim yayımladıklarımız bugün tüm kütüphanelerde bulunabiliyor. Bence zorluklar­dan biri de yayın meselesi. Yayın yapmak… El­bette tüm el yazmalarını yayımlayamayız, ama mümkün olduğunca bu el yazmalarını yayımla­mak gerekir ki insanlara erişim imkânı sağlan­sın. Çünkü iyi bir el yazması, rafta duran değil, okunan el yazmasıdır. Bir başka zorluk da bana göre şu; araştırmacıla­rın bu el yazmalarına erişebilmesi için her şeyin kataloglanması gerekir. Çünkü kataloglanmazsa, bugün pek çok insan bunlara erişemez; çünkü ne olduğunu bilmez. Ama kataloglar sayesinde her­kes her­kes erişebilir ve şunu diyebilir: “Bu numaraları görüyorum, bu metinleri görüyorum; acaba bun­ların kopyasını alabilir miyim?” Ya gelip yerinde görürsünüz ya da bize yazarsınız, duruma göre. En azından neyin var olduğunu bilirsiniz. Ama katalog yoksa bunu nasıl bileceksiniz? Dolayı­sıyla bence bir diğer zorluk, gerçekten, her şeyi kataloglamaktır.

1591’deki Fas işgali bu noktada çok büyük bir kı­rılmadır. Eserlerin kaybı korunması konusunda. O dönemde âlimler toplanmış, Ahmed Baba ve yaklaşık yetmiş âlim Fas’a sürülmüştür. Ahmed Baba, kütüphanesindeki 1600 el yazmasını kay­bettiğini yazar. İkinci büyük kriz ise 2012’de ya­şanmıştır. Bu dönemde yaklaşık 4203 el yazması kaybedilmiştir. Bunlar üzerinde çok konuşulabi­lir elbette ama sonucunda üzücü olaylar. Şartlar dahilinde elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz.

Enstitünün tarihi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Enstitü, 2020 yılında kuruluşunun ellinci yılı­nı kutlandı ve bu vesileyle yapılan çalışmalar ile geleceğe yönelik perspektifleri anlatan küçük bir yayın hazırlandı. Bu yayın internette olmayabi­lir; çünkü internet siteleriyle ilgili sorunlarımız var. Ancak basılı bazı materyaller mevcut.

Okullar, âlimler ve yerel kütüphaneler bu mirasın çoğaltılması, korunması ve yayıl­masında nasıl bir rol oynadı? Timbuktu’da her ailenin ilgilendiği ve koruduğu kültü­rel miras olduğunu biliyoruz. Hangi aile­ler veya şahsiyetler bu mirasın korunma­sında öne çıkmıştır?

Bu size komik gelecektir ama herkes kendi ro­lünü oynadı. Evet bu doğru. Okullar sayesinde insanlar eğitim aldı ve âlim oldu. Timbuktu bir kavşaktı; Fas’tan, Cezayir’den, Moritanya’dan, Djenne’den insanlar buraya gelirdi. Âlimlerin yazıları sayesinde bu kültür yayıldı. Ahmed Baba’nın eserleri de bunun en iyi örneğidir. Ahmed Ben Abel Araf çok önemli bir isimdir. Fas’tan Timbuktu’ya gelmiş büyük bir tüccar­dı ve el yazmalarına tutkuyla bağlıydı. Evinde kâtipler ve tashihçiler çalışırdı. Yaklaşık 3000 el yazmasına sahipti. Bugün bu el yazmaları çok iyi durumdadır. 1955’te vefat etmiştir. Bunun dışında halen Timbuktu’da da bu yazma eserle­ri koruyan aileler mevcut. Bu aileler için yazma eserler büyük bir miras ve eserler özel mülk sını­fında korunuyor.

Ahmed Baba Kütüphanesinde kaç civarın­da yazma eser bulunuyor ve bunların ne kadarı kataloglanmış durumda?

Dediğim gibi, bu benim hayallerimden biridir. Gerçekten, müdür olarak görevden ayrılmadan önce her şeyi kataloglamış olmayı çok isterim. Bu, hayallerimden biridir.

Ayrıca dijitalleştirmek güzel, ama sadece di- jitalleştirip bırakmak değil. Çünkü zaman içinde Timbuktu’da kötü bir tecrübe yaşadık. Başlarda dijitalleştirince CD’ye kaydediyor­duk. Bamako’ya geldiğimizde CD’yi açmak is­tiyorsunuz, açamıyorsunuz. Neden? Çünkü Timbuktu’da teknolojinin düşmanları var: toz ve sıcak. Mesela şu ekipmanların hepsini burada, o zaman sahip olduğum harici depolama malzeme­lerini… işte bu. içinde el yazmalarını saklıyor­sunuz. Uzun süre açmadan saklıyorsunuz; bir gün açmak istiyorsunuz, bitmiş. Açılmıyor. Bu da bir zorluk. Ama belki daha da kötü bir başka zorluk şudur: Teknoloji çok hızlı. Güncel kala­mıyoruz. Düşünün, eskiden mikrofilmler vardı; bugün mikrofilmler neredeyse geride kaldı. Başta USB bellekler vardı; o da geride kaldı. Bugün 1 Tera, 5 Tera, 10 Tera konuşuyoruz. Hatta bugün bulutu (cloud) konuşmaya başladık. Yani her hâlükârda güncel kalamıyoruz. Çünkü teknolo­jik gelişim çok çok çok hızlı. Ama yine de belki şu önemlidir: Göç süreçlerine hâkim olmak gere­kir. Yani veriler bizde, şuraya koyuyoruz. Sonra daha da gelişmiş başka bir sistem geliyor; verileri oraya aktarıyoruz. Böyle böyle devam ediyoruz. Zorluklar, dediğim gibi, çok.

Bugün kütüphanenin karşı karşıya olduğu en büyük zorluklar nelerdir (iklim, güven­lik, kaynak yetersizliği vb.)?

Bugünlerde Timbuktu’ya geri dönüş mesele­si var. Dediğim gibi, pek çok kişi Timbuktu’da artık krizin bittiğini düşünüyor. Belki de çok kişi geri gitmeyecek. Bu da Enstitü için başka bir zorluk olacak. Çünkü bu insanların yerini nasıl dolduracağınızı görmek gerekecek. Çünkü bunlar gerçekten tecrübe kazanmış insanlar. 10 yıl, 15 yıl hatta 20 yıl çalışmış insanlar. Bir kişi ayrıldığında onun yerini doldurmak kolay değil. Çünkü çok sayıda deneyim biriktirmiş oluyor. Türkiye’de, Libya’da, Fas’ta, başka yerlerde Avrupa’da eğitimler almış oluyorlar. Böyle bir kişiyi kaybederseniz bu hiç kolay değil. Bu da başka bir zorluk. Zorlukların çok olduğunu dü­şünüyorum. Çünkü dediğim gibi, mesele sadece dijitalleştirmek değil. Ayrıca insanların buna erişebilmesini sağlamak gerekir insanlar örne­ğin web sitenizi ziyaret edebilmeli. Web sitesi gerçekten kaliteli olmalı ki insanlar bakıp neye sahip olduğunuzu görebilsin. Buna elektronik yönetim deniyor. Hatta bunun üzerinden ödeme de yapılabilir. Örneğin bir el yazması gördünüz; diyelim ki şu kadar sayfa için şu kadar ödeme. internetten (online) ödersiniz ve bu da bizim hesabımıza girer. Bu tür şeyler… bence bunlar da karşılaştığımız zorluklardan biri. Çünkü bazı şeyler için belki her gün elektrik olması gerekir. Mesela elektrik… çok kolay değil. işte enstitü­nün karşılaştığı bazı zorluklar bunlar. Söyleme­diğim başka şeyler de var.

Söyleşinin bu aşamasında biraz da ken­dinizden bahseder misiniz? Yani özel ha­yatınıza değinirsek, bizimle paylaşmak istediğiniz ve unutamadığınız bir hatıra var mı? Ayrıca burada Bamako’da enstitüyü yönetmek ve aynı zamanda Timbuktu’daki enstitüyü aynı anda idare etmek… İki yer arasında mekik dokumak nasıl bir tecrübe? Bu süreçte sizi etkileyen, sizde iz bırakan durumlar var mıdır?

Evet, ben 2018’den beri Enstitü ve Kütüphane­nin müdürlüğünü yapıyorum. Yani yaklaşık se­kiz yıl diyelim. Açıkçası şunu saklamayacağım: Bir noktada kendime şu soruyu sordum: “Niye kendini bu kadar zor bir duruma sokuyorsun ?” Timbuktu’da rahattım. Ama şimdi işte Bama­ko’dayım. Aslında bu görevi ben istedim; kimse beni zorlamadı. Ben istedim, evet. Adaylık açıl­dı, ben başvurdum. iyi anılar da var, kötü anı­lar da. iyi bir anıdan en yakın olanı söyleyeyim: Timbuktu’da geçen Nisan ayında uluslararası bir konferans düzenleyebildim. Bazı katılımcı­lar geldi, çok değildi; Libyalılar vardı. Diğerleri çevrim içiydi. Her halükârda Timbuktu’da buna benzer bir şeyin ilk kez yapıldığını söyleyebili­rim. Oysa sürekli “internet yok, elektrik yok, yok yok yok” denir. ikincisi, 2020’de Enstitünün 50. yılı için bir uluslararası sempozyum düzenledik. Dışarıdan insanlar geldi. Bu açıdan biraz mut­luyuz; çünkü artı bir değer kattığımızı düşünü­yoruz. Çünkü enstitünün önceki dönemi biraz pasifti. Eskiden çok fazla yayın yoktu. Göreve geldiğimden bu yana faaliyetleri aktif kılmaya çalışıyoruz. Bugün kaç tane yayımladık bilmiyo­rum. Ayrıca dergi meselesi de var; uzun zaman­dan beri yayın hayatı sekteye uğrayan dergiyi de hareketlendirmeye çalışıyoruz. Gerçekten bunlar iyi anılar.

Ama yaşadığım en kötü anılardan biri şudur: Mekânları temizleyen kadınlar var. Ramazan’da, bayram için maaşlarını ödeyemedim. Bunu unu­tamıyorum. Aile geçindiren insanlar; bayram günü ödeyemiyorsunuz. Üstelik çok büyük bir para da değil maalesef. Bunu, bunu unutamam. Herkesin mutlu olması gereken günlerde onlar mutsuzdu. Kaç kişiydiler? Beş kişiydi. Hepsi aile geçindiren miydi? Evet, temizlik görevlisi kadın­lardı. Bu, beni çok etkiledi. Bir başka şey, finansal sorunlar nedeniyle ödeye­mediğim için sözleşmelerini feshetmek zorunda kalıyorum bugün. Deneyim kazanmış, çalışan insanlar… Buna benzer birçok durum. Bunlar anılar işte… Özellikle ikincisi, bunun benim dö­nemimde olmasını istememiştim ama maalesef Allah’ın takdiri böyleymiş. Bu tür zorluklar ko­lay kolay unutulmaz; gerçekten hiç kolay değil. Mevcut hükümetle birlikte, az da olsa bir şeyler yapabiliyorsunuz. Ama bir noktada işler tama­men durdu. Çünkü şu anda para yok. Kazanılan her şey savaşa gidiyor. Her şey savaşa harcanı­yor. Zorluk da bu zaten. Önceden böyle bir so­run yoktu. Ama şimdi durum çok sıkıntılı; bu bir ekonomik problem. Savaşta olan bir ülke için bu normaldir. Hiç kolay değil hem de.

Çocuklarınız burada sizinle mi, Timbuktu’dalar mı?

Bu çok güzel bir soru. Benim ailem Timbuk- tu’daydı. Size biraz idari sır vereyim. Hayatta biraz akıllı olmak gerekir. Bizim görev süremiz iki dönemdir; her biri beş yıldır. ilk beş yılım biter bitmez ailemi Bamako’ya getirdim. Bunu özellik­le okul yılının ortasına kalmamak için yaptım. Çocukların düzenini bozmak istemedim. Beş yı­lım dolunca aileyi buraya aldım. Onlar Timbuk- tu’daydı, ben buradaydım; sürekli gidip geliyor­dum. Bu aynı zamanda sözleşmeye de uyuyordu. Şimdi aile burada. Ben ise yeniden Timbuktu’ya gideceğim. Bu da hayatın bir parçası. Çünkü ben beş yıl burada çalıştım, aile oradaydı. Aile iki yıl önce buraya geldi. Şimdi ise bana tekrar Timbuktu’ya gitmem gerektiği söylendi.

Bamako’ya gelmemiz çocuklar ve aile üzerinde çok etkili oldu. Çünkü Timbuktu büyük bir köy gibidir; her yere yürüyerek gidebilirsiniz. Çok sayıda çocuk vardır. Herkes birbirini tanır. Açık­çası aileyi Bamako’ya getirdiğime pişmanım. Çocukların eğitimi açısından dezavantajlı oldu. Çünkü Timbuktu’da çok iyi bir programları var­dı. Sabah okula gidiyorlardı. Akşamları futbol merkezine gidiyorlardı. Futboldan sonra karate yapıyorlardı. Hafta sonları Kur’an dersine gidi­yorlardı. Yani çok iyi, çok düzenli bir program vardı. Ama Bamako’ya gelince her şey altüst oldu. Özellikle bu mahallede koşullar iyi değil. Okula ulaşım bile bir sorun. Futbol merkezi yok, karate yok, hiçbir şey yok. Ulaşım bile başlı ba­şına bir mesele. Evet, şimdi bu ikinci dönemim.

Normalde toplam on yıl. Yönetim kolay değil. Okul işleri, atölyeler, ülke koşulları… Hiç kolay değil. Şu anda şartlar çok zor. Çocuklarımın bir tanesi bu yıl üniversiteye gidiyor. Bir tanesi lise­ye gidecek. Diğerleri küçük. Biri birinci sınıfta. Diğeri anaokuluna gidecek ama onun şimdilik evde kalmasını tercih ediyorum.

Son olarak sizce Timbuktu el yazmaları gelecekte dünya kültürel hafızasının zen­ginleşmesine nasıl katkı sağlayacak?

Bana göre tek yolu, bu el yazmalarının içerikle­rini yayımlamaktır. Çünkü içerikler yayımlan­madığı sürece, dünyanın entelektüel birikimine katkı sağlayamazlar. Sadece yayımlamak değil; örneğin Arapça yazılmışlarsa: önce yayımlamak, sonra Fransızcaya çevirmek, ingilizceye çevir­mek, Türkçeye çevirmek, Bamanankan (yerel dil) dilinde yayımlamak… Bunların hepsi olmalı ki herkes sahiplensin. Dolayısıyla bana göre yayın, Timbuktu el yazmalarının dünya kültürel hafı­zasının zenginleşmesine katkı sunabilmesi için vazgeçilmezdir.

Ezcümle

Timbuktu el yazmaları, yayımlandıkları ve farklı dillere çevrildikleri ölçüde dünya kültürel hafıza­sının canlı bir parçası olabilir. Büyük çoğunluğu Arapça olan el yazması metinlerin Fransızcaya, ingilizceye, Türkçeye ve yerel dillere aktarılma­sı, bu mirasın gerçekten Dünya kültür atlasına dahil edilmesini mümkün kılar. Ahmed Baba Enstitüsü’nün temelde verdiği mücadele bu ol­makla birlikte, amacı sadece geçmişi korumak değil; eserlerini bugünün ve yarının okuruyla buluşturma çabasıdır. Bu söyleşi, kültürel mira­sın korunmasının sadece metinleri muhafaza et­mek değil, onları taşıyan kurumları, insanları ve gündelik emeği de kapsamına alan uzun soluklu bir çaba olduğunu hatırlatıyor. Hafızayı diri tutmak, bazen bir kitabı, bir el yazmasını korumaktır.



Bu yazıyı paylaşın