Evvel zaman içre, kalbur saman içre… Masalsı diyarların birinde, Kafdağı’nın ardında, tepe gözlü devlerin ve çocuk yiyen şerli cadıların yaşadığı bir orman varmış. Cadılar yiyecek çocuk bulamadıklarında güzelliklerini kaybedip korkunç bir görünüme bürünürler, saçları dikenli çalı, burunları patlamış mısır somağı, suratları da köhnemiş peynir gibi olurmuş. Bir de o kadar berbat kokarlarmış ki, en sadık dostları olan tepegözler bile onların kokusundan dağlardaki mağaralarından çıkmazlarmış. Ama yiyecek çocuk bulmak hiç de kolay değilmiş. Yeleleri kınalı bir aslan ve onun yönettiği kurt sürüsü insanları korur, cadıları köylere yaklaştırmazmış. Hele cadılar gecenin karanlığını fırsat bilip süpürgeleriyle köylerin etrafında dönmeye görsünler, kokularını çok uzaktan fark eden aslanın bir kükremesi bütün büyüleri bozup süpürgeleri kurutur, süpürgelerinden düşen cadılar ormanda kurtların avı olurmuş.

Gün gelmiş, devran dönmüş. Her can ölümü tadarmış. İhtiyar aslanın da zamanı yaklaşmış. Hasta bir halde dizlerinin üzerine çökmüş. Bu durum köylüleri telaşa sürüklemiş. Kimisi “Aslan ölürse, bizi kim koruyacak?” diye endişelenirken, kimi de “Varsın ölsün, o aslan değil miydi bizi köylerimize kapatıp ormanda yiyecek aramamıza engel olan” diye sevinmiş. Ardından da birbirleriyle didişmeye başlamışlar. Aslana bir şifacı gönderip tedavi ettireceklerine “Kim başa geçecek” kavgasına tutuşmuşlar. Kurt sürüsü ormanı terk edip gitmiş. Birlikleri bozulmuş ve her köy kendi başına kalmış. Böylece cadılara gün doğmuş…

Bu sırada çirkinler çirkini; balık suratlı, kara dudaklı, pörtlek gözlü, merkep sesli cadıbaşı tüm cadıları çağırmış. Yüzlerce cadı ateşin etrafında toplanıp onu dinlemeye başlamışlar. Cadıbaşı yosun tutmuş bir kütüğün üzerine çıkıp sayfaları çocuk derisinden yapılma kadim büyü kitabını havaya kaldırarak seslenmiş: “Bugün size en güçlü tılsımlardan birini öğreteceğim. Bu tılsımı okuyarak “Cadılar sadece kötü çocukları yerler” cümlesini rüzgâra fısıldadığınızda istediğiniz köyün sokaklarında dolaşıp dilediğiniz çocuğu alabileceksiniz.” Genç cadılardan biri heyecanla sormuş: “Ya köylerdeki muhafızlar ne olacak? Kurtlar olmasa bile bizi avlayabilecek çok iyi okçuları var.” Pis bir kahkaha atmış cadıbaşı. “Siz dediğimi yapın, göreceksiniz.” demiş. Cadılar en yakın köyün kıyısında söyleneni yapıp olacakları beklemeye başlamışlar. “Cadılar sadece kötü çocukları yerler” cümlesi her kapı eşiğinden süzülüp her kulağa dolmuş. Anneler yavrularını severken, çocuklar arkadaşlarıyla oynarken hep bu tılsımlı cümleyi tekrar etmişler. Haylazlar bu sözle korkutulmuş, ağlayanlar bu cümleyle susturulmuş. Sonra bütün köy inanmış. Cadılar sadece kötü çocukları yermiş. “Artık vakti geldi” demiş büyük cadı. “Şimdi tepegözleri de yanınıza alın ve gidin. Her evden bir çocuğu annesinden koparıp alın. İnanın size karşı çıkan olmayacaktır.”

“Ya anneleri. Onlar da mı karşı çıkmayacak?”

“Bana güvenin, onlar da karşı çıkmayacak. Diğer çocuklarının uslu durduğunu söyleyip onları almamanızı isteyecekler sadece.”

Ve böylece o günden sonra cadılar her istediklerinde gidip, evlerden birer çocuk almışlar. Ne karşı çıkan olmuş ne peşlerine düşen. Her giden çocuğun ardından kalanlar, battaniyeye sarılıp “Cadılar sadece kötü çocukları yerler” cümlesini fısıldamışlar. Ancak cadılar, bu köyde yaptıklarının civar köylerde duyulmasından ve tüm köylerin birleşip karşı koymalarından korkuyorlarmış. Bunu duyan büyük cadı tekrar kahkaha atmış. Şimdi aynı tılsımı rüzgâra fısıldayıp tüm köylere yayın. Yalnız bu defa “Onlar Filistinliydi, cadılar sizi sever” diye söyleyin…

Bu yazıyı paylaşın