Saçları ağarmış bir gündüze uyanan eşrafın, uykulardan önce sokakları karış karış arşınlanmış olan hevesleri; boynu kırık bir dal gibi, toprağa değecek kadar eğik bir çiçekçi kızın rüyalarına bile ağır gelirdi. Elinde sepetiyle çarşı pazar, cadde kıyı dolaşan ve satacağı birkaç karanfil ya da gülle geçimini sağlamak zorunda olan bu genç çiçekçi kız, koluna asıp taşıdığı bu sepetin genişliğini kat kat aşan bir hayalin sahibiydi. Sepetinin sınırları içinde kalmamış olan ruhu onu her vakit olmasa da mutlu kılabilecek ölçüde sınırsızdı. Büyük alış veriş merkezlerinin içerisinde bulunan dükkânların, mağazaların allı pullu, gösterişli vitrinleri bir yana, bu kızın küçük ama mesleğine yetecek kadar işlevsel, el yapımı sepeti bir yana. Gözlerinin şimşek gibi çakan o parıltısının altında, henüz yaşanılmamış, kirletilmemiş bir dünya var. Onun bu yaşanılmamış dünyası, tüm güzelliklere rağmen kimi vakitlerde sonu gelmez sıkıntıların ve üzüntülerin uğultularına boğuluyor. Geçim telaşı bu, kolay değil elbet. Onun da belki birçok esnaf gibi tek kuruş kazanamadan evine döndüğü oluyor. Onun için çiçek satamamak, o günün akşamında sofranın kurulamaması anlamını taşıyor. Onun hayatında çok önemsediği kimse yok. Çünkü hayatın bütün zorluklarından geçen bu kız, önce kendine yabancılaştı sonra da toplumdan olabildiğince uzaklaştı. Onun elinde kalan ve onu topluma yakınlaştıran tek bir eylem kaldı; Çiçek satmak. Onu da satmak zorunda olmasa, başka bir gelir kaynağı olsa hiç yapmayacaktı. İşte hayatın bu tarafı pek görünmezdi. Hep neşeli neşeli çiçek satarken gördüğümüz kaç insanın gerçekte neler çektiğini merak ettik ki? Genç ve alımlı çiçekçi kızın hikâyesi de burada başlıyor zaten. Onu hayata yabancılaştıran her şeyin altını çizecek olan bu hikâye, aslında onun çocukluğundan başlıyor. Onun hiçbir şekilde küçücük de olsa bir oyuncağının olmaması, yüreğini burkmuş mudur? Belki… Ama daha çok, şimdi hayatta olmayan babasının ve annesinin hayatta kalabilmek için verdikleri yaşam mücadelesinin onun ruhunda oluşturduklarına gelmeliyim. Kendileri için hiç bir şey istememiş, sadece çocuklarını düşünen bir anne baba örneği olarak gösterilemezlerdi. Acımasız hayata karşı, acımasız olan çocuklar mı yetiştirmek arzusundaydılar? Böyle bir istekleri olmamıştı. Yalnız, çocukları kendi ayakları üzerinde, tereddüt etmeden dursun diye yaşamın zorluğunu aşama aşama göstermişlerdi. Onu bir kış zamanı sadece bir odada yanan sobadan mahrum bırakmak ve belki de derme çatma, her yerinden rüzgârın kulakları törpüleyen ıslığının sızdığı, evin en soğuk odasına uyumaya bırakmak, soğuğa karşı mukavemet edebilecek iradeyi kazandırmanın sınavı mıydı? Yemek olduğu halde onu aç bırakmaya ne dersiniz? Karnına taş bağlamayı düşünecek kadar aç kaldınız mı hiç? Siz nasıl bir çocuktunuz, nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Deniz kumlarının içinde hiç kavrulmamıştı onun ayakları. Onun oyuncağı dünyanın kendisiydi ve oyuncağını kırabilmek için türlü yolları denediyse de kıramadı. Onu kırmanın bir yolu olmalı diye sordu kendine defalarca. Ardında sadece kül bırakan zamanın keskin dişleri arasında saklanan bir çocukluk nasıldır bilir misiniz? Çiçekçi kızın çocukluğu anne babasının “dayanıklılık öğretileri” diye tanımladığı sınavlarla geçti. O şimdilerde hala sınanıyordu. Şimdilerde insanlara karşı çiçek satmak dışında bir ilgisi yoktu. Hayatı boyunca hiç sevemedi de. Âşık olmak nasıl bir şeydir diye düşündü belki her kız gibi. Aşk duygusunu hissetmek istemiş de olabilir. Fakat onu yaşamaya hiç hazır olamadı. Sanırım bundan böyle de hazır olamayacak gibi. Bir sevdiği olsaydı. Onu bu yoksul ve zorluklarla örülü olan hayatından çekip alsaydı. Yine kıt kanaat geçinseler, kendi yağlarında kavrulsalar ama huzurlu ve mutlu olsalardı…. Kim bilir belki bir gün sever çiçekçi kız. Elleri, parmakları, ayakları nasırlaşmış olsa da yüreği nasırlaşmış olamaz ya. Bir gün olur, güneşin ışığından da çabuk gelirse sevmek istemenin o sıcacık düşü, onun küçük bir sahil kasabasında, çocuklarına sıcak odalardan hiç çıkartmadan masallar anlattığını duyar dünya. İşte o zaman hiç kıramadığı oyuncağının nasıl kırılacağını öğrenir ve her solukta tazelenen arzularıyla, daha önce ancak sepetine sığan düşlerini, renk renk açan çiçeklerle süslü bahçesine sığdırır. Hayat kendini, zorluğa alıştırılmak için açlıkla sınanan bir çocuğun ıstırabından, neşeli çocuk seslerinin kiraz dallarını eğen büken ve o günün akşamına bir tane bile kiraz bırakmayan iştahına bırakır. Bu düşünülenler belki de hiç yaşanmaz. Çiçekçi kız, her gün tekrar eden, tekdüze hayatının içinde bir o yana bir buyana savrulup durur. Bu yoksul genç çiçekçi için, mutlu olmak nerede saklıdır şimdi? Şu masal dağı “Kaf”. Keşke oraya gitmenin bir yolu olsa…