Nisandı. Dışarıda hiç durmayacakmış gibi yağan ince, korkak ve ürkek bir yağmur vardı. Rüzgârın çarptığı yaprakların hışırtısı odamın içinde yankılanıyordu. Telaşlı damlalar, dünyama açılan küçük penceremin camına soluk resimler çiziyordu. Saçakların altına saklanmış korkak serçelerin cıvıltıları kulağımı doldururken, ocağın yanı başındaki küçük minderimin üzerinde oturmuş, yağmurun şarkısı ile dans eden kızıl alevleri seyrediyordum. Kendimle buluştuğum ilk günden beri ruhumu sarmış olan can sıkıntım, içimde daha da büyüyor gibiydi. Alevin kızıl rengi soluklaşıp, sesi cılızlaşırken, yağmur şiddetini giderek artırıyordu. Ben, kasvet kuyusunun daha da derinlerine yuvarlanıyordum. Küçük bedenime sığmayan ruhum, beni iyiden iyiye sarmalayıp boğuyordu. Babaannem, henüz işlerini bitirmemiş olmalıydı ki, ortalıkta görünmüyordu. Ama beni boğan asıl şey, babaannemim yanımda bulunmayışı değil, uyandığımdan beri yağan bu uğursuz ve kasvetli yağmur dinene kadar Maide’yi göremeyecek oluşumdu.

Uzun ve simsiyah saçlarının döküldüğü dar omuzları, ağır bir yükün altında imiş gibi düşüktü. Yüzü, çevrildiği her şeyi aydınlatacak kadar beyaz, elleri ve parmakları gelincik yaprakları kadar inceydi. İri ve kara gözleri, hem şefkatle hem de hüzünle bakardı bana. Küçük dudakların dökülen sesi, kulaklarımda çınladığı zaman içimdeki sıkıntılar, yaz başlarında topraktan yükselen buharın uçup gitmesi gibi beni terk ederdi. İlk arkadaşım, şimdi itiraf etmek zor olsa da, yedinci yaşımın o puslu baharında ruhumu okşayan sevdiğimdi.

Birkaç gün önceydi. Evin yakınında bulunan söğüt ağacının ince ve uzun yaprakları altında yağmur damlaları ile oynuyorduk. Su toprağa kavuştuğu zaman içimize dolan kokuyu, ince ve uzun yapraklardan süzülen damlaları, taze otların üzerinde bıraktığımız ayak izlerimizi hatırladım. Ağacın altında dururken, arada bir başımızı uzatmış, yaprakların arasından süzülüp saçlarımıza dolan yağmur sularını yüzümüze akıtmıştık. Yaprakların arasından sızan suyu yüzümüzü göğe çevirerek karşılamış, gözlerimizi sımsıkı kapatmıştık. Gözlerimi açıp ona baktığımda, nemli gözlerini görmek, büyük bir mutluluk olmuştu bana. Yağmurun hışmına uğrayıp dökülen birkaç yaprak dolaşıyordu ayaklarımıza. Ama annesinin sesi ile irkilmiştik birden. Koşarak gitmişti.

Bu yüzden, bugün umutlu olmam için nedenim yoktu. Bir ara doğruldum, pencereden ağaçların salınan yapraklarını seyrettim, yaprakların hışırtılarını dinledim. Yeniden oturdum minderime. Ne yapacağıma karar veremez bir halde, sönmeye yüz tutmuş ateşi karıştırırken bana seslendiğini duydum. Bir mermi gibi, hızla fırlayarak pencerenin önüne koştum. Onu görünce, kendimi dışarıda bulmuştum. Gel, fotoğraflara bakalım, dedi.

Sesi, bir türkü çığlığı kadar hoştu. Yüzü, her zamanki gibi mahzun ve mütebessimdi. Kilerin ağır kapıyı biraz zorlayarak açtık. Yüksek eşiğin üstünden geçip, buğday ambarının yanında bulunan irice sandığa yaklaştık ve sandığın ağır kapağını açtık. Naftalin kokusunu içine çekmiş örtüler ve tülbentlerle dolu sandığın köşesinde eski bir defteri uzanarak çıkardı. Defterin arasında bir düzine kadar siyah beyaz fotoğraf vardı. Küçük avucuna aldığı her bir fotoğrafla ilgili bir şeyler söylüyordu. Eski, soluk, bazıları da kısmen yırtık fotoğraflardaki yüzlerin bazıları, bana da yabancı gelmeyen insanlara ait olsa da kimilerinin yüzlerini ilk defa görüyordum. Ağabeyim, dedi. Çiçekten ölmüş.

Sesi susmak ve konuşmak arasındaydı. Sesindeki hüznü o zaman keşfetmiştim.

O zamanlar, çocukların çiçekten ölmesi, büyükler için çok şaşırtıcı olmasa da benim için sonu olmayan korkunun kaynağı idi. Battaniyeye sarılı çocuk cesetleri, ağır ve aksak adımlarla yürüyen adamların kucaklarında mezarlığa doğru yol alıyordu. Evlerde Kur’an okunuyor, anneler sessizce ağlıyordu. Ben de ölür müyüm?, diye sordum derin bir merak ve korku ile. Hastalık duasını bilirsen ölmezsin, diye cevap verdi.

Çiçekten ölmenin gelinciklerden bulaşan bir hastalık yüzünden olduğunu sanıyordum. Çünkü gördüğüm ve bildiğim tek çiçek, gelincikti. Gelincikler, yaz aylarında yamaçları koyu kırmızı bir deniz gibi sarardı; ben aralarından geçmek yerine, etrafından dolaşmayı tercih ederdim. Maide’ye bu korkumdan bahsettiğimde şaşırdı önce. Dikkatle dinledi beni. Başı ile onayladı söylediklerimi. Zaten gelincikler, renklerini gelinlerin kanlarından alırmış. Bu yüzden adı öyle, diye ekledi sonra, kendinden emin bir biçimde.

Fotoğraflar, avuçlarımızda dolaşmaya devam ediyordu. Ama kendimi bir fotoğrafta görünce şaşırdım, uzun uzun baktım. İlk defa kendimi bir fotoğrafta görüyordum çünkü. Taş bir duvarın önünde duran amcamın kucağında gülümseyerek bakıyordum dünyada. Çok heyecanlıydım. Anlık bir şaşkınlıktan sonra, kararımı vermiştim; bu fotoğraf benim olmalıydı. Ama bu kararım için Maide’nin ne düşüneceğini kestiremiyor, fotoğrafı avucumda sıkıp duruyordum. Gidelim, haydi, dedi usulca.

Avucumda fotoğraf, hızlı adımlara dışarı çıktım. Arkamdan koşup bana yetişti ve tam önümde durdu. Ver, dedi buyurgan bir sesle.

Ben olduğum yerde durmuş, ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum. Bir eli ile bileğimi yakalayıp diğeri ile avucumu açmaya çalışıyordu. Ama o zorladıkça, ben avucumu daha da sıkıyordum. Çocuksu bir inat… Basit bir sahiplik duygusu… Kendime dair bir şey bulmuş olmanın keyfi… Bugün bile ne olduğunu anlayamadığım bir hisle, önce bana dokunduğu elini uzaklaştırdım, ardından bütün gücümle omzundan ittim. Maide’nin uzun ve siyah saçları, yağmurun iyiden iyiye ıslattığı toprağa düştü. Ben, elimdeki fotoğrafla hızla koşup eve girdim.

Pencereden baktım. Usulca doğrulup dizlerinin üstünde kaldı bir süre. Yüzünü sarmış ıslak saçlarını düzeltti, ayağa kalktı, bana öfke ve acı dolu gözlerle aktı. Küçük adımlarla ağır ağır yürüyüp gitti. Çok korkmuştum.

O gece, babaannem yatsı namazını kılarken, yatağımın içine girip, erkenden uyumak istedim. Maide’nin gözbebeklerime çizili hüzünlü yüzü, gözlerimi kapadığımda bile benimle idi. Korkum geçmişti. Çünkü o saate kadar babaannemden azar işitmemiştim. Ama onu orada öylece bırakmış olmak, içimde bir yara oldu; ben gözlerimi kapadıkça, acı yüzünü görür oldum, utandım ve keskin bir bıçakla kesilmişim gibi acı duydum. Bu acı, battaniyelere sarılmış, yüzleri görünmeyen ölmüş çocuklardan biri olma korkusu ile birleşti. Onun da yağmurun altında yürüyüşünü, ıslak saçlarını, iri gözlerinden sızan kederleri bakışlarını gördüm yine kapalı gözlerimle. Gelincik tarlalarının içinde buldum kendimi sonra.

Gözlerimi açıp, babaanneme baktım. Namazını bitirmişti, elinde tespih, seccadesinin üzerinde oturmuş, kendini duaya hazırlıyordu. Babaanne, sen hastalık duasını biliyor musun?, diye seslendim.

Bakışlarından sezdim yanına çağırdığını ve ok gibi çıktım yatağımdan. Beni kucağına aldı. Ben de onunla birlikle avuçlarımı açtım. Allah’ım, bizi hastalıklardan koru, diye dua etti seslice.

Mırıltılı sesi, içime garip bir huzur doldurdu. Elleri yüzüne kavuştu. Peki, gelincikler neden kırmızı? Kandan mı?, diye sordum meraklıca. Gülümsedi. Nerden geldi bu aklına şimdi? İnanma böyle şeylere, dedi hem okşayan hem de azarlayan sesi ile.

Aynı senenin Haziran’ında şehre taşındık. Oradan da başka bir şehre… Köye dair hatıraları, Maide’nin avuçlarındaki siyah beyaz fotoğraflar gibi sıralamaya çalıştığım zamanlar, onun ıslak, uzun ve siyah saçları ve ince parmakları ilk aklıma gelenlerdi. Ona olan özlemim, çok zaman, acı pişmanlığıma karışır, her hatırlayış, kör bir keser olup ruhumu döverdi. Ardından, babaannem, onun dudaklarından dökülen billur dualar, söğüt ağaçlarının ince ve bambaşka yeşil yaprakları, yüzüme akan yağmur damlaları ve beni korkutan gelincikler gelirdi aklıma. Sonunda, onun bana bakan sitemkâr yüzü, puslu ruhumun penceresinde görünür, korkunç bir huzursuzluk içinde, kendimi okumaya verirdim. Başka türlü uyuyamazdım çünkü.

Uzun seneler sonra onu gördüğümde benim de ne kadar büyümüş olduğumu anlamıştım. Bahçede çamaşır asıyordu. Saçları, tülbendinin altına sığmayacak kadar uzundu yine. Birkaç gün sonra da, annesi ile kavga ederken sesini duydum. Kısa tatil, göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Arada bir sohbetlerde adı geçmiyor değildi. Böylece Maide’nin yaşadığı sevda masalını da dinlemiş oldum. İnsanlar, kayıtsızca ve umursamadan bir panayır yerinde eğleniyormuş gibi rahattılar, onun öyküsünü anlatırken. Anladım ki, başkalarının başından geçen buruk sevdaların acı sonları, sadece kendi başımıza geldiğinde gerçek oluyor; diğerlerinin öykülerindeki ayrılıklar, ihanetler, terk edilişler ve vefasızlıklar, ancak sıradan bir film gibi yavan kalıyordu. Oysa anlıyorum ki Maide’nin ak ruhuna düşen kara bir hüzün, onun hayatının en can alıcı noktasını oluşturuyordu.

Zaman, hayatımızdaki, öykülerimizdeki ve hatıralarımızdaki kırık çizgileri hep canlı tutarak, ama bizi hep eksilterek akıp gidiyordu. Artık Maide ile aynı şehirde idik. Evlenmişti. Bir kızı vardı, birkaç ay sonra da ikinci çocuğunu doğuracaktı. Bir dost meclisinde sordum, halini, hatırını, doğacak çocuğuna ne isim düşündüğünü.

Bakalım, dedi, hüzünlü bir sesle. Yüreğinden gönderdiği ışık, gözlerinde boğuldu.
Zamanla sohbetlerimiz sıklaştı. Benim şakalarıma güldüğü oluyordu bazen. Ama böyle zamanlarda yüzüne yayılan mütebessim ifade, atılan taşın suyun yüzeyinde yaptığı dalgalar gibi aniden dağılıyor, o küskün, kederli ve acı yüzü geri geliyordu. Bu sohbetlerin birinde, Nasıl görünüyorum oradan?  diye sordu aniden.

İçimden, çocukluğumun o bulanık ve tatsız günündeki halini anlatmak geldi. Sustum. Oysa ona söylemek için o kadar çok şey biriktirmiştim ki içimde. Suskunluğuma yüklediğim anlamı kavrayınca, gülümsemeye çalıştı kendini zorlayarak ve yüzündeki acıyı silmeyi unutarak. Başka bir sohbette, ummadığım bir an, o tatsız hatıramızdan bahsetti. Üzerimi bir yorgan gibi örten tedirginliği hissedince de, Yok, seni üzmek için değil, diye ekledi. İnsan bazen özlüyor o günleri. Sana öyle kızmıştım ki! Ama bilirsin işte… Unutmak zor. Onu da unuturum sandım ben. Garip… Hiç unutmadım. Zaman geçtikçe sadece hüznümü büyütebildim. Sabahları uyanınca, ilk aklıma gelen o. Geceleri, eksik uykularımda adını sayıklamaktan korkarım en çok.

O gün anladım ki, içinde büyüttüğü burukluk ve hayata karşı beslediği sonsuz küskünlük, aslında onu anlamlı bir derinlik içinde yaşatmıştı. Çoğumuzdan farklı olarak, o hayata karşı samimi bir şekilde durmuş, hissettiği acıyı ve mutsuzluğu yüzsüzlükle karşılamamış, hiçbir şeyin arkasına saklanmadan, ruhuna sızan kederleri, tıpkı yağmur damlaları ile oynarken yaptığımız gibi, tenine de akıtmıştı. O, bilerek ve isteyerek, -mış gibi davranmaksızın, olduğu gibi teslim olmuştu karşılıksız özleme. E, anlat bakalım, diyerek bozdu sessizliği. Bu, son konuşmamızdı.

Bir hüzün masalı idi onun kelebek ömrü. Herkes, bir yerde toplanmıştı, o başka bir yerdeydi. Bir başınaydı. Derin bakışları ve hoş sesi gibi, hüznü ve kederi de yalın ve sadeydi. Uçsuz bucaksız bir uçurumun kenarından seyretti hayattı. Önünde bir yol yoktu, arkasına da hiç bakmamıştı. En baştan biliyordu kaybettiğini. İri ve ıslak gözleri, geri gelmeyecek olan geminin ardından, hep aynı yere bakıyordu. Sonsuz bir sessizlikti o.

Nisandı. Ayın on dördü idi. Günlerden Pazardı. Saat 11’e gelmek üzereydi. Mutfaktaki masamın başında oturmuş, elimde okumaya çalıştığım bir kitap, usulca çayımı yudumluyordum. Sessizliği telefonun acı sesi bozdu. Hastaneye ulaştıktan birkaç dakika sonra, doktor, bekleşen telaşlı, sessiz ama umutlu kalabalığa doğumdan sonra kanamayı durduramadıklarını söyledi kayıtsızca. Bu korkunç sessizliği, annesinin duvarlara çarparak gökyüzüne ulaşan acı feryadı bozdu.

Şehrin üstüne ince, korkak ve ürkek bir yağmur yağıyordu, Maide’nin uzun ve siyah saçları düşerken toprağa. Bense hala gelincik tarlalarının içine giremeyecek kadar korkak bir çocuktum.

Bu yazıyı paylaşın