Anne; güzel sözlerle, ince davranışlarla, bir çiçek sürpriziyle, bir önce­lik tanıma nezaketiyle, hasta ya da yorgun olduğunda ufak bir ilgiyle sevgisini göstermesini beklerken; baba, sevgisini, onu olduğu gibi ka­bul ederek, kızdığında onu kırmamak için öfkesini gizleyerek, kollaya- rak, koruyarak ve her şeyden sakınarak gösteriyordu. Birçok kez baba, annenin isteklerini üzülerek de olsa yapmıyordu. Bu, annenin iyiliği için­di. Anne duygusaldı, hisleriyle hareket ediyordu. Bazen akıbeti hayır ol­mayan bir şeyi, bulunduğu anın koşulları içinde mutlu olmak için isti­yordu. Anı düşünüyordu, anlık düşünüyordu. Baba, olanın yanında ola­cağı da hesaplamayı, ihtiyatlı davranmayı öğrenmişti. Bir çocuğa her is­tediğinde şeker vermek onu sevmek değildi, aksine ona zarar vermek­ti. Zararlı olacak şeylerden anneyi sakınmak, o istemese de sakınmak ona verilen en büyük değerdi. Böyle düşünüyordu baba…

Ama anne, bilmek istiyordu. Elle tutulur, gözle görülür yalan da olsa kelimelere dökülebilecek bir şey bek­liyordu. Duymak istiyordu… Görmek istiyordu… •

Anne ilk bebeğine hamileydi…

Ansızın hastaneye kaldırılıp bebeğinin düşme tehlikesinin olduğunu öğrendiğinde bulmakla kaybetmek ara­sında gidip gelen düşünceleri, şiddetli sancılarla kesilirken… İçinde kalan en son umudu bir kuş gibi uçtu­ğunda, bebeğinin düşeceğini anladığında, babanın bunu anladığını anladığında… Göz göze gelmekten ka­çarlarken bir anda bakışları birbirine deydiğinde, işte o anda… İlk çocuğunu daha bulmadan kaybedeceği­ni anlayan, bunun üzüntüsünü yaşayamadan annenin hayatından endişe eden bir baba gördü. Ve endişe­nin aşkın en gizlenemez ifadesi olduğunu o zaman anladı.

Tüm sancıların bitiminde gece, karanlığını açılarıyla birlikte alıp gitmiş, gecenin şerri gündüzün hayrına dön­müştü. Bir bebeği kaybetmenin hayrı neydi, bilmiyordu ama yorgun, bitkin ve hüzünlü babaannenin her za­man dediği gibi “bunda da bir hayır vardı”.

Baba ağlama, dedi, anneye, bir de niye diye sorma. İsyana kapı açma gönlünde. Hem bir şefaatçimiz var artık, cennette bizi bekleyecek… Biliyorum, dedi anne. “Ama elimde değil ağlarsam bana kızma. Biliyorum, Allah verdi, Allah aldı… Hem yine verir değil mi…? Gözlerinde tevekküle umut gibi sarılmış bir hüzün duru­yordu.

Baba kimin kimi teselli ettiğini anlayamamıştı. Belki anne, babanın gözlerinin dolduğunu zannetmişti de onun için böyle konuşmuştu. Belki gerçekten gözleri dolmuştu. Ama ağlayamadı baba. Efendimiz , oğlu İbrahim’i kaybettiğinde ağlamıştı, isyan etmek değildi ağlamak. Ama baba ağlayamadı. Birinin dik durması gerekiyor­du. Metanetini koruyan, kendini bırakmayan, anneye destek olacak birinin ağlamaması gerekiyordu. O gün anne, uykusuz gecenin ardından öğleye doğru göz kapaklarına yenik düşerken ve baba onun başu- cunda, uyuduğuna sevinirken; büyükbaba elleri ve ayakları yeni beliren en küçük torununu bir tohum gibi toprağa bıraktı. Bahçenin uzak köşesine minik bir mezar yapmıştı. Burada uyusun istiyordu, kimse rahatsız etmesin, ayakaltında kalmasın istiyordu?

Baba, henüz küçük bir filiz halindeki bebeği hiç görmedi. Görmeye cesaret edemedi belki. Görseydi pamuk ipliğine bağlı olan sabrı, metaneti ve soğukkanlılığı bir yalandan ibaret olurdu? Korkuyla ümit arasında geçen o uzun hastane gecesinin sonunda bir şey bulmuştu baba. Daha önce fark etmediği bir şey, anlatılamayan, dile gelmeyen, hissedilen ama ifade edilemeyen bir şey… Kendi var, adı yok bir şey… ■

Bu yazıyı paylaşın