Bireylerin ve toplumların hayatında dönemeçler hep olagelmiştir. Olumlu ve olumsuz kırılganlıklara yol açan bu hâl; yeni kararlara, farklı bir başlangıca veya sapmalara neden olabilmektedir. Tarihin sayfaları, bu dönemeçlerle birey ve toplumun yönünü değiştiren hadiseler, buluşlar, göçler, sınırlar, ekonomik ve sosyal hayata dair tezler ve değişimlerle doludur.
Günümüzde dünya yeni bir dönemeçtedir. Küresel ekonomik krizler, teknolojideki gelişmeler, toplum ve birey hayatını olumlu-olumsuz etkileyen sosyal hayata dair değişimler, savaşlar ve dolayısıyla dünyanın gözü önünde işlenen katliamlar, zorunlu göçler, gelecekte yaşanacak iklim ve insanî krizler olmuş ve olası dönüm noktalarıdır.
Nitekim, yakın geçmişte dünyada yaşanan ve ülkemizi de aynı ölçüde etkileyen salgın (pandemi), 15 Temmuz hain darbe girişimi, sosyal medyanın farklı aparatlarıyla birey ve toplum hayatına nüfuz etmesi, mültecilerin geri dönüşü, komşu ülkelerde yaşanan savaşlar ve sonrası değişimler ve özellikle Gazze’de işlenen, dünyanın kayıtsız kaldığı katliam ve terörü bitirme girişimi yeni dönemeçlere misal olarak verilebilir.
Birey olarak herkesin kendi dönemeçleri vardır: Eğitim, meslek seçimi, muhit, insan ilişkileri, iç hesaplaşma vd. değişimler… Bazen bir dönemeçte kalır insan, bazen geçmişiyle yüzleşir, bazen kendini tanımaz hâle gelir. Bazı seçimler sadece bireyi değil, çevresini ve hatta gelecek nesilleri de etkiler. Dolayısıyla seçimler bireye has olsa da etkisi kolektiftir. İnsan, birey olarak yoluna devam ederken dönemeçlerinde farklı ikilemler yaşar. Yaşadığı çağın ürettiği kimi problemlerin, inanışların ve yaşayışların müsebbibi olmasa da mükellefi olabilir. İnanç düzeyinde istikamet sahibi olmasına engel olan, zihni ve kalbi ifsat eden ne varsa bunlarla hemhâl olunursa, “İnsan hüsrandadır.” ayetinin muhatabı olur. İnsan azizdir. Yaratılışı itibarıyla fıtratı temizdir. Fıtratını bozacak ne varsa karşı durmalıdır. Yapay zekâ, sosyal medya, ekonomik dönüşümler, aile hayatının zayıflatılması, yalnızlık girdabı bireyin yeni dönemeçleridir.
Edebiyatımızda roman ve hikâyelerde, özellikle şiirde dönemeçler çokça yer alır. Anlam olarak birçok metinde ve dizede rastlarız. Bireyin iç dünyasındaki değişimleri de ele alan, rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nun “Dönemeç” isimli romanı üzerine Salih Uçak’ın 178. sayımızdaki değerlendirmesinden bir kesitle dönemeç yorumu dikkat çekicidir:
“Miyasoğlu, geleneği modernize etme yerine, modern zamanın araçlarıyla geleneğe bakmayı daha akılcı bulur. Bu bakış açısı onu ‘moeurs roman’ ile tanıştırır. Fransız yazınına ait olan bu kavram, töre ritüellerini romana davet eder. Örf ve ananeye bağlı yaşantıların romana girmesi gerektiğini savunur. Ait olduğu kültür ve medeniyeti ötelemeyen, içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına saygı duyan Miyasoğlu, adet, gelenek ve görenekleri ‘töre’ üst kimliğiyle anlatmayı dener. (…)Cumhuriyet sonrası tezli romanlarda ele alınan sosyal konularla aydının iç buhranlarını ve yabancılaşan insan tipini bir kenara bırakan Miyasoğlu, kendi penceresinden baktığı Anadolu insanını yine onun gözüyle resmetmeyi daha etik ve doğru bulur. Toplumsal normların edebî metinlere dönüştüğü durumlarda anlatıcının kimliği belirleyicidir. Anlatıcının sanata ve topluma ait değer yargıları, zihni yapısı kurmacayı yönlendirir. Anlatıcının metne mesafesi, anlatı düzleminde okuyucu için farklı pencerelerin açılması anlamına gelir.”
Hayatın sayısız durakları ve dönemeçleri vardır. Aslolan birey olarak bu durak ve dönemeçlerde nasıl bir duruş sergilediğimizdir. Savrulmadan, yalpalamadan kendimiz kalarak bunu aşabiliyorsak ne âlâ; şayet aşamıyorsak eğitimden toplumsal normlara, kültürden inanca kadar pek çok değeri yeniden sorgulamak durumundayız. Zira insanın keyfiyeti, zorlukla sınandığında belli olur.
Çeliğe su vermeden sağlamlığı test etmek mümkün değildir. İnsanî macerada karşılaştığımız her zorluk, dönülmesi gereken bir dönemece işarettir. Yoldaki işaretleri, manevî göstergeleri rehber edinerek bu dönemeçleri sağ salim geçmek, imtihanı muvaffakiyetle tamamlamak için elzemdir. Zaafiyet göstermek, mücadele etmeden teslim olmak; kaybetmeyi göze almaktır. Mümin olmanın ilk şartı, hakkıyla iman ve ihsandır.
Dünyanın ve kahir ekseriyetin gündemi ne olursa olsun, müminin ilk ve en önemli gündemi “hakikatin gölgesinde hüsrana düşmeden hakkı ve sabrı” telkindir. Bir ayağını bu hilkat ve hakikat üzere sabitledikten sonra cari gündeme göre kendini konumlandıracak, bütün dönüş ve dönemeçlere cesaretle girecektir. Ezelî ve ebedî döngüde hakikate ram olmak, bütün korkulardan azat olmaktır.
Ay Vakti