Fazıl ekolünün önemli bir ismiydi. Üstat gibi tavizsizdi, sıkça söylediği bir sözü vardı: “Dost hatırına hakikate kıyamam”, derdi ve gerçekten öyle davranırdı. Benim onunla tanışmam, 50 yıldan öncesine; 1960’lı yıllara dayanır. Daha doğrusu aynı sokakları paylaştığımız, aynı mahfillere gidip geldiği­miz gençlik dönemime rastlar. Ben İmam-Hatip Lisesi’nde okurken o da, lisede öğrenciydi. Burada sıkça görüşürdük. Muhabbetimizin derinleşmesi ve nitelik kazanması ise iki­mizin de yüksek öğrenimi tamamlayıp hizmet almamızdan sonra başladı. Bugün benim ona yazdıklarım, onun bana gönderdiği mektupları toplasam hacimli bir kitabı oluştu­rur. Bu mektupların hepsinde de şahsi merak ve edebiyat dedikodusundan ziyade meseleler üzerinde kafa yorardık. Hatıralarımda, onunla mektuplaşmamızı istismar eden bazı karanlık ellerin benim önümü nasıl tıkadığını anlattım. Bu vesileyle o bölümü de buraya almak istiyorum:

“Bir Mektup ve Merdivenin Kırılan Basamakları

Artık çıtam yükselmiş, genel kabul alanlarım genişleyerek istanbul gazetelerinde de itibarlı yer edinmeye başlamıştım. “Zaman Gazetesi”nde, düzenli olarak yazılarım yayımlan­maya başladı. Öyle ki, bu gazete, hamle yapacağı dönem­de, yazarlarını sürmanşetten tanıtırken, beni ilk beş ismin arasında ve gazete başlığının üstünde değerlendirmişti. Bu, bir Anadolu aydını için küçümsenecek bir şey değildi. Sizin ideallerinizin onların ilkeleriyle örtüşüp örtüşmediği önemli değildir bu durumlarda. Sizi takip eden bir kitle oluşmuşsa, gazete bunları dikkate alır ve o okuyucu grubunu elinde tut­mak ister. Benim durumum herhalde bu kategoriye uygun­du. Uzun süre bu yazılarım devam etti.

işin ilginç yanı, öğretmen olduğum için herhangi bir yayın organında kadrolu olma şansım yoktu ve ben çalıştığım her yerde yarım gün hizmet verecektim. Bu durumum ise, “Türkiye Gazetesi”ne uygundu. Bu gazetede haber bürosu­nu yönetmeye başladım.

Ayrıca bu gazetede de haftalık yazılarımla yer aldım. Çok iyi de yer veriyorlardı: Birinci sayfadan resmimle birlikte yazımın başlığı ve birkaç spot cümle, ikinci sayfada ise, üst kısımda çerçeveli olarak yazımın metni yer alıyordu. Böyle aylarca devam etti bu. Bir gün yazımı, bana bilgi verilmeden arka sayfalara kaydırılmış olarak gördüm. Olacak şey değildi, ya­zıya baktım, öyle dışlanacak türden bir metinde sayılmazdı. Hemen gazeteyi aradım, Yazı işleri Müdürüyle görüştüm. O, kendilerinin de şaşkınlıkla ve tedirginlikle karşıladıkları bir mektuptan söz etti:

“Muhsin Beyciğim, anlayamadığımız bir şey oldu ve Mustafa Miyasoğlu Bey’in size yazdığı mektup bize gönderilmiş. Mektubu alınca burada ‘Acaba birileri takip mi ediyor?’ kuş­kusu doğdu, tedbir olarak yazılarını bir süre içeriye çektik.”

Anadolu şehirlerinde insanların gelişmesi kolay olmuyor de­mek ki. Size destek verip yüreklendirecek yok, ama elinizden ayağınızdan tutup aşağıya çekenler çıkıyor. Meselenin böyle bir boyut kazanacağını nereden bileceksin.

Hikâyenin öncesi şöyle:

Türkiye Gazetesi’nde yazmaya başladım. Birkaç hafta de­vam ettikten sonra, gazetenin sahibi Enver Ören Bey, Yazı işlerindekilere; “Muhsin llyas Bey’in yazıları nitelikli, onları gazetede iyi değerlendirelim”, şeklinde bir telkinde bulun­muş. Bu teveccüh, benim için olağanüstü bir itibar haline dönüşmüştü. Bu sırada da Mustafa Miyasoğlu ile mektup­laşmalarımız sürüyor. Bir gün 21 Ocak 1987 tarihli mektubu zarfın içinden fotokopi halinde çıktı. Açtım, okudum ama bir anlam da veremedim. Ben mektuplarımı umumiyetle daktilo ile iki nüsha halinde yazardım, birisini muhatabıma gönde­rir, öbürünü dosyama kordum. ‘Mustafa Bey de demek aynı şeyi yapıyor, gerçi o elle yazıyordu, ama bu defa fotokopiyi bana göndermiş’, diye düşündüm. Buna rağmen, kendisi­ne yazdığım cevapta mektubunun fotokopi olarak geldiği­ni söyledim, “Hayır Muhsin Bey, ben iki nüsha yazmam ve fotokopi de yapmam. Bu işte bir bit yeniği var, birileri zar­fı açıp mektubu almış sana fotokopisini göndermiş”, diye karşılık verdi. Mesele şimdi anlaşılıyordu, bu mektup bana ulaşmadan alınmış, zarf açılıp aslı gazeteye, fotokopisi de bana gönderilmişti:

Yazışmalarım posta kutusu adresine geliyordu. Kutunun anahtarı çok basitti ve bir anahtarla hemen bütün kutular açılabillyordu. Birileri buradan mektubu alarak bunu kirli ih­tirasına alet etmişti. Hemen kutunun anahtar sistemini de­ğiştirdim, ama olan olmuştu artık.

Ahlaki düşüklük içerisinde bulunan kıskanç bir ya da birkaç insanın kirli oyunuydu bu. Başarılı da olmuşlardı: Gazete yönetimi bu meseleyi bir istihbarat uyarısı olarak algılamış ve benim yazılarımı bir süre geri plana çekme kararı alarak uygulamaya koymuşlar­dı. Böylece gazetedeki yayın alanım daraltılarak beni ilerilere taşıyacak olan merdivenin basamakları da kırıl­mıştı.

Peki, böyle bir tavır beni yıldıracak mıydı? Hayır, üstelik biraz daha dik­katli olmaya ve daha çok çalışmaya yönlendirdi. Bunu yapanların bugün bu şehirde adı bile dikkate alınmaz­ken, onların bu kirli tuzakları bana, daha çok eser üretme ve daha ileri­lere taşınacak bir edebi itibar ve güç kazandırdı.

Şimdi meseleye şöyle bakmak lazım: Kendileri için hiçbir kötü davranışım, hatta art niyetim, kıskançlığım olma­masına rağmen, bunu yapanlar rahat ölebilecekler mi? Hiç sanmıyorum, hatta ölümden önce de bu yap- tık­larının bedelini, hastalıklarla, başka maddi sıkıntı ve manevi azaplarla ödeyeceklerdir. (Sanırım ödemeye de başladılar!) Çünkü ilahi Adalet şaş­maz. Hani Kur’an’da buyrulur ya; “Başınıza gelen bir musibet, sizin elle­rinizle işledikleriniz yüzündendir” (1) diye.”

Bu meseleyi kendisiyle zaman zaman konuştuk, hepsinde de; ‘hasedin ken­di kaynağını kurutacağını’ söyleyip geçtik.

Burada hemen belirteyim; bu yazı, aslında geçtiğimiz ayın ilk gününde kaybettiğimiz aziz dostum Mustafa Miyasoğlu’nu anmaktan ziyade onun kültürel mirasından toplumumuzu haberdar etmek için düşündüğüm bir çalışmadır. Onun özellikle düşünceye dayalı eserleri gerçekten dikkate alın­ması gereken önemli kitaplardır. O, “Edebiyat Sohbetleri”inde; “Tiyatro ilk göz ağrım, Şiirse Karasevdam”(2). der. Şiir’e karasevdalı olduğunu söy­lemesine rağmen, sürekli şiir yaz­madı. 1973’te ilk şiir kitabı “Rüya Çağrısı”nı çıkardı. Beş yıl sonra, 1978’de “Devran”\ neşretti. Üç yıl sonra 1981’de “Hicret Destanı”nı ya­yımladı. 1893’te bu kitaplardaki eserlerini “Şiirler” adıyla bir araya topladı. Uzun bir aradan sonra 1997’de “Bir Gülü Andıkça” kitabı elimize ulaştı. Son şiir kitabı “Kalbimin Coğrafyası” 2009’de okuyucusuyla buluştu. Demek oluyor ki, 40 yılda yayımladığı şiir kitabı sayısı 5’i geçmemiş.

Miyasoğlu şiire derin bir anlam ka­zandırılması gerektiğini düşünenler­dendir. Çünkü ona göre şiir milletle­rin varolma ve değişim safhalarında bile öncülük edebilmiştir. Gerçek var oluşun irade hürriyetine götürece­ği bir seçim noktasında şiirin tercih edilişinin ana sebebi, onun herhangi bir ön hesap içinde ortaya konma­masına bağlar. Şiir bir sığınma kapısı açacaksa, bunun herhangi bir art ni­yete dayanarak değil, doğrudan hasbi duygularla ifade edilmesi gerekir. Şair, es erini ortaya koyarken bu dikkatten uz akta duramaz. Kendisi bunu şöyle anlatır bize:

“Tarih boyunca büyük devletler­le önemli kültür hareketleri ortaya koyan toplumların düşünce hayatı­na dikkat edilirse, sanatın, saf an­lamda şiirin öncülüğü göze çarpar. Kuruluşta, yıkımda ve kurtuluşta hep onun vazgeçilmez yeri vardır. O ka­dar ki, Eski Yunan’da bazı düşünürler sağduyuya dayandırmak istedikleri düzenlerini gerçekleştirebilmek için, mitolojiden kaynaklanan şiire açıkça savaş açmışlardı. Bizde de, eski haya­tımızdaki ozanlar kadar Anadolu’nun Müslümanlaşmasında zaferlerin yanı başında giden Horasan erlerinin, şair-dervişlerin önemli fonksiyonla­rı olmuştur. Hatta bazı dönemlerde şiir, içinden çıktığı toplumun kendini bulma ve varolma biçimi şeklinde de görülebilir: islam öncesi Arap toplu­muyla Almanların romantik dönemi gibi” (3)

Şiire öyle bir misyon yükleyen Miyasoğlu’nun şiirin ne olması gerek­tiği hususunda da söyledikleri dikkate değer ifadelerdir. O bu konuda şöyle der: “Şiir, biçimle özü dilde yakalayan ve bütün sırrı dilde olan bir edebiyat türü. “Aramakla bulunmaz, ama bulabilenler, ancak aramayı göze alabilenler arasından çıkar” şeklindeki bir sufinin sözüyle açıklanabilecek bir olgu. Yazı sanatının ol­duğu kadar edebi- yatın da temelinde dilin şiiri vardır. Bütün sanatları şiire icra eden şiirle açıklayan telakkiler bu bakım­dan haklıdır. “(4)

Miyasoğlu’nun işaret ettiği bu iki önemli husus insanoğlu­nun hayat sahnesine çıkışının da bir anlamda izahıdır. Çünkü ilk insan, dili kullanırken ahenkli söze sığınmıştır. Bugün eli­mizde bulunan ilk metinlere bakar- sak, bunu çok daha net bir şekilde görebiliriz.

Şimdi böyle bir tanım getiren şair’den isterseniz gelin bir ör­nek okuyalım:

Bütün Ağaçlar Seni Söyler

Ucunda korku var gülüşlerimin Arka arkaya bıraktım pabuçlarımı Bütün ağaçlar seni söyler

Yırtık resimlerin gülüyor bana Bütün perdelerin ardında sen

Tren sesleri kaçırmaz insanı Bir çığlık getirir bunalan geceye Nice tünele girer içimden korkunç

Ben bunu düşünür yüz yıllarca Unutulmuş bir tarihi yaşarım

Ve., bütün ağaçlar seni söyler.

‘Unutulmuş bir tarihi’ söyleyen şairin kendi içindeki mahşe­rini yaşadığı dönemi farklı zamanlarda tecelli eder. O, “Her insan kendi mahşerini yaşar!” derken ölümü hatırlatmış değildir. Çünkü şairin eserini oluştururken çektiği sancı bir mahşer telaşı içinde seyreder. Şaire de anlamda önemli bir sorumluluk yükler:

“Bu mahşeri, onun şuurumuzda aldığı yeri düşünürken, üç boyutu bir dünyada dünden bugüne ve yarına uzanan bir hayatı sürdürdüğümüzü görürüz, insanın söz konusu dün­yada, kendi beniyle, toplumla ve Tanrı’yla var olan zorunlu ilişkileri vardır. Kişi farkında olsa da, olmasa da, benimsese de benimsemese de vardır bu ilişki, insan olarak yaşamanın kaçınılmaz şartıdır.” (5)

“Bir toplumun duygu ve düşünce bütünlüğünün sağlanma­sında edebiyatın, özel olarak şirin nasıl belirleyici, diri kalan bir fonksiyonu varsa, toplumun varoluşunu temellendiren değer yargılarıyla inançların da böyle bir fonksiyonu vardır şiirde” (6)

Şiir toplumun bütünlüğünü sağlarken gücünü toplumun temel değerlerinden alıyor. Çünkü kültürü yapan halktır. Halkın birikimi ve değer ölçüleri dışarıda tutularak oluşturu­lacak bir kültür anlayışı boşlukta kalacaktır. Önce Rönesans ve reformlar adına bu anlayıştan kopan Batı bunu yeniden fark etmeye başlamıştır. Robert Lagbaum; “Edebi- yat tek­rar tekrar yazılan bir incil’dir ve ahlâki değerlerin kaynağıdır. Çağdaş yazar ve şair de, peygamberlik mertebesine yüksel­tilmiştir” (7) derken buna işaret eder.

Aslında, doğru yaklaşım budur. Şair kendisiyle, çevresiyle ve kendisini var eden O Sonsuz ve ilahi Güçle ilişkisini sağ­lıklı bir şekilde kurabilirse, ortaya güzel eserler çıkar. Bunu başaramayanların bir kaosun içine sürüklenip çoğu kere şiir yerine anlaşılması zor satırlar yazdıklarını görürüz.

Mustafa Miyasoğlu, kültür hayatımızın önemli kilometre taşlarından birisidir. Onun şiiri kadar düşüncelerinin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Sessiz, sakin kendi ırmağında akan coşkulu bir yazar’ın bu alanda söyledikleri öyle umuyorum ki gelecek kuşaklar tarafından dikkate alı­nacaktır. Onun temel kaygılarından birisi, belki de en önem­lisi, bu ülkenin aydını tarafından parçalanan kültür abide­sinin yeniden İnşası hususuydu. Farklılıkları ayrışma yerine fikrî zenginlik olarak algılama arzusu içindeydi. Batı tesirine giren aydınların yalnızca kendilerini kaybetmediklerini ülke­nin geleceğine de çok büyük zarar açabileceklerini söylerdi. Yazılarında sıkça bu hususları dile getirir, geçmişin birikimiyle geleceğe yürüyebileceğimizin altını çizerdi:

“Sanat ve kültür adamlarımız yüz elli yıl önce yakalandıkla­rı ‘batı şoku’ndan kurtulamamışlardır. Kültür hayatımız bu şokun sarsıntılarından kurtulmadığı süre, ne kendi halkıyla, ne de onun temel değerleriyle bütünleşebilir. Kültürümüzün dinamikleri, bu mille- tin tarihi kimliği ve çağdaş konumuna yaraşır bir sorumluluk duygusuyla hayatımızı hem ifade ede­bilir, hem de yönlendirebilir. Kendimizden kaçarak, gönüllü sömürge psikolojisine sürekli yabancılara özenerek ciddi ve kalıcı eserler ortaya koymamız, bunların taşıyacağı unsurları hayatımıza sokmamız ve kendimizi bunlarla temsil etmemiz imkânsızdır. Böylesi çelişkilerle de tutarlı bir kültür hayatı oluşturulamaz.” (8)

Yukarıda değerlendirmeye çalıştığımız görüşleri, sadece bunlardan ibaret değildir elbette. Onun sosyal ve kültürel konularda da yayımladığı önemli eserleri vardır. Aslında, bütünüyle ele alınacak olsa müstakil bir kitap çalışması çıkar ortaya. Bunu da alanın uzmanlarına bırakmakta fayda vardır. Biz, şiire kara sevdalı oluşunu ifşa eden bir gönül dostunu şiiriyle anmak yerinde olacaktır, diye düşünüyoruz. Onun,”Gaib söz hazi­neleri şairlerin dilindedir, onu ancak özgürce arayanlar bulabilir. Şaire dışarıdan yüklenebilecek hiçbir görev olmadığı gibi, sanat ve kültür değer­leri dışında sorumluluk da yoktur. Şairi önemli kılacak olan kendi seçimi ile ortaya koyduğu eseridir”, (9) yak­laşımı da böyle bir sorumluluğu verir bize. Sözü onun bu anlayışla yazılmış bir şiirine bırakıyorum:

Rüzgâr

Devlet de ölür her fani gibi

Yağmalanır topraklar paramparça

Kasırga kopar Nuh

Tufanı gibi Miras şimdi bin parça

Bir başka rüzgâr eser yıllar sonra

Yeşerir es ki kökten yeni filizler

Bu gelen bahardır saf ruhlara

Bütün yaraları hemen temizler

imanı şevk olan günler geliyor

Bu aşk Yesevî’den, Yunus’tan

Mevlânâ başka dilde söylüyor

Yeniden toplanıyor büyük divan

(Kalbimin Coğrafyası’ndan)

  1. Şura; 42/30.
  2. Mustafa Miyasoğlu, Edebiyat Sohbetleri, Konak Yayınları, İstanbul 2003., s.46
  3. Mustafa Miyasoğlu, Edebiyat Geleneği, E lif be Yayınları istanbul 1981., s. 85
  4. Edebiyat Sohbetleri, s. 45.
  5. Edebiyat Geleneği, s.9.
  6. age, s. 96
  7. Doç. Sevim Kantarcıoğlu, “T.S. Eliot’un Şiirlerinde insanın Kendisini Gerçekleştirme Teması, Kültür Bakanlığı Yayını Ankara 1981 s.6
  8. Mustafa Miyasoğlu, Kültür Hayatımız, Akçağ Yayınları; Ankara 1999., s.17.
  9. Edebiyat sohbetleri s. 48
Bu yazıyı paylaşın