Zahit
Sabahın taze ve serince havasıyla ayrı bir parıltı saçan güneş; henüz ısınmamış, üstünde akıp giden canlıların kalabalığından adeta yok olacak olan, şimdi belli bir etkinlikle yazıladuran toprak; hoyrat görünümüne rağmen özgülüğüyle belirginleşen zeytin ağacı; duruma göre değişiveren ve bunu ötüşleriyle açıkça ortaya koyan kuşlar; gerginleşen bu havanın ürperti veren etkisiyle başka bir görünüm kazanıveriyorlar. Çenesini göğsüne yapıştırıp sol omuzuyla da tutuyor izlenimi veren Zahit, vaziyetini değiştirmeksizin gözlerini kaldırıyor yalnızca. Hurşit’in arkasında bakıyor çok kısa bir süre, ama hemen indiriyor gözlerini. Belli belirsiz birkaç damla gözyaşının, önüne, çıplak toprağa, duyulur duyulmaz kunt sesler çıkararak düştüğü seziliyor. Göğüs kafesinin ve omuzlarının kabarmasıyla derin bir soluk alıyor, ama soluğu verip vermediği anlaşılmıyor, öyleyken hemen de bırakmıyor soluğunu. Bir ara, güçlükle zapt edilen bir ağlayışın, daha doğrusu sarsılışın, kesik kesik birkaç hıçkırık dalgasıyla dışa vuruluşu duyuluyor. Ne var ki, neler duyduğunu, neler düşündüğünü asla dışa yansıtmayan yüzünde, yine aynı belirsiz ifade balkıyor. Ancak bu çehrenin gizlemekte yekta ve mahir olduğunu önceki bir tecrübeyle bilen ya da ani bir iç sezgiyle birden algılayan bir kimse anlayabilecektir ki, dipten gelen dalgalarla sarsılan ve patlamaya hazır biçimde devinen deniz gibidir bu çehre şimdi. Caddeye ulaştığında Hurşit, tan vaktinde böğüren bir deve gibi, caddeyi, adeta görünmez binlerce ayak sürtünüşünün yankılanışıyla, boğuk bir avazla dolduruyor: Hırslıdır bu ses, ama uzaktan ve derinden yankılanan bir ağıt gibidir aynı zamanda, boşlukta eriyip giden bir umutsuzluk ağıtını da yansıtmaktadır.
-Ah, diye, iniltimsi bir sesle kahırlanıyor Zahit. Ahh! Ne güzel bir umutla ve nasıl bir şevkin coşkusuyla gelmişti de eyvah, nasıl bir elem verici bir ayrılışla kopup gitti! Vah bana, eyvah ona ki, içinde devineyazan bir sesi başkasında bilip öfkeyle bileniyor. İyi ve yüce olanı, ruhunun dışa akan kötülük bataklığına bağlıyor. Oyalayan bu dünyanın çöplüğünde aranıyor.
Kuşlar, dallarından kopan hazan yaprakları gibi, tekrar tekrar, hala bitiremedikleri yem kırıntılarına üşüşüyorlar. Zeytin ağacı, toprağa kök saldığından beri sanki kurudu kuruyacak denli bir iştahsızlıkla ırgalanıyor. Toprak olabildiğince enezleşiyor. Kedi bütün geceler ayazlamıştır ya da çöl sıcaklarının getirdiği onulmaz bir uyuz illetine tutulmuştur, bu yüzden yolunmuştur tüyleri, tiftiklene tiftiklene dökülmüştür, bulaşık, kirli sularla ıslatılıp ıslatılıp kurutulmuştur, yapış yapıştır, dik diktir tüyleri ve tüyleri yolunmuş deri kazınıp tuzlanmıştır, ölü pullar kat kat katmerlenmiştir, kıpkırmızı çiğ bir deri tüylerin ortasından açılıvermiştir, kuyruk kısalıp güdükleşerek kurutulmuş bir sırım gibidir, düzgündür, incedir, gevşektir, yoksulluk timsalidir sanki dışarıdan, avlanmaktan yeni dönmüş gibi usulca kıvrılıp yatacakken birden titremeye başlıyor.
Zahit, hızlı, derin, pişman, ağıtla yüklü, acizliğin, yoksunluğun devinen heyecanıyla, ancak “huh, huh” sesinin anlaşıldığı bir soluk alma verme ritmine dönüşüyor. Ortam usul usul yoğunlaşıyor sanki cemre düşüyor toprağa su yürüyor toprak sıkışıyor su duruyor genleşiyor toprak yoğunlaşıyor hava deviniyor ağaç silkeleniyor kedi seki sekiveriyor kuş “huh, huh” diye ağıyor akıyor duruyor kabarıyor yayılıyor hızlanıyor çavlanlanıyor döneniyor ansızın hışırdıyor sonra çarpıyor arkasından çağıldıyor arkasından coşuyor arkasından Zahit arkasından koşuyor” huh huh” seslerinin yetişemiyor sanki.
II
Cadde, kuşluk güneşi altında, yükünden dolayı abanmış bir deve gibi, baharın dalga dalga yeşilliği de örtüleyivermiş olarak ırgalanıyor.
Geç kalmış bir bakkal, habire kemerini düzeltmeye, ön düğmesi ilikli olduğu halde iliklemeye uğraşarak soluk soluğa koşuşturuyor. Derinliği seçilemeyen bir sokakta çöpçüler, çöp bidonlarını, gergedan gibi, dolmasını beklediği ve bir türlü doldurulamayan ağzını açmış çöp kamyonuna, kendilerinden geçmiş olarak boca ediyorlar. Sürekli ekmek kırıntıları saçılıyor kamyonun etrafına ve çöp bidonlarının getirilişinde sokağa, ama kimse tınmıyor. Çünkü çöplüğe atılınca bir şeyi eksilmiştir ekmeğin belki. Belki de, gerçekten insanın içinden bir şey kayıp gitmiştir de, ondan nan-ı azizliği düşünülmez olmuştur ekmeğin.
Yaşlı bir çöpçü, kendini zorlayarak, birkaç parça ekmeği topladı, kucağına yığdı. Ama birden gördü ki, topladıkça ekmek kırıntıları adeta sürgit artıveriyordu. Durakladı bir ara, toplayıp toplamamak arasında gidip geldi aklı.
-Bırak onları, dediler, öteki çöpçüler koro halinde. Çöp kamyonu musun sen ki toplayıp duruyorsun kucağına! Atıver gitsin kamyona bakalım. Daha kimsecikler de uyanmamış, bari tezelden çöplerini toplayalım bu sokakların. Yoksa, uyandıklarında, kocalarına emir verme illetine yakalanmış allıklı, düzgünlüklü o çıtkırıldım kibar karıların sataşmalarıyla baş edemeyiz. Haydi bırak da koşul, ekmek toplama illetinden.
Koşarak geldi o çöpçü, kucağındaki ekmek parçalarını, zıplayarak kamyonun karnına atıverdi. İleride duran, etrafına sebze, meyve artıkları, çeşitli tip ve renkte şişeler saçılmış bir çöp bidonuna koşarak gitti. Sebze, meyve artıklarının altında, sapı seçilen bir gezi çantasını çekip aldı. Ağırlığını tartıp dengeledi, birden fermuarının açık olduğunu, içinde kana bulanmış bez parçalarını gördü. Gördüğünün ne olduğunu anlamadan ne olabileceğini düşünme gereği de duymadan içi, içinin sezinlenebilen belli belirsiz bir yeri inceden, derinden şöyle bir sızıladı. Gerip gerip bırakılan, ama asla koparılmayan pamuk ipliği gibi, çekildikçe uzayan bir sızı sürüp gitti. Keşke kopsaydı, diye düşündü ve istedi çöpçü istedi ki durup durup acımasın her bir şey her bir olay apansız sızlatmasın içindeki o yer ne de tükenmez bir sızı kaynağıymış meğer deşildikçe çoğalan bir su damarı sanki.
Nasıl oldu, anlayıverdi avucunun içinde kayı kayıverip düşecek gibi olan sapıyla ağırlığını git git duyurmaya başlayan daha doğrusu ağırlığı bir ölçü olarak insanı yüksündürmemekle birlikte bungunluk verir şekilde çökerten bir etkiyle sağlayan şeyi, çantanın içindekini.
Sanki toprağa kakılıverip kaldı ayakları, birer teneke içine çimento dökülerek betonlaşmış gibi. Sanki olanca hızlarıyla damarlarını terk edip bir bilinmezliğe karışmış gibi oldu kanı. Zihni boşalır bir halde uzunca bir süre düşünmeme sürecini düşünerek, olanca yoğunluğuyla yaşadı sanki. Varlıklarını şimdiye kadar duyumsayamadığı tüyleri, birer kirpi okları gibi oldukları yerlere saplanıp kalmışlardı adeta. Uğultusuyla çınlamasının at başı doludizgin gittiği kulak uğultu ve çınlaması, sanki, dibini gördüğü halde, olanca hızıyla düşmesine rağmen, bir türlü ulaşamadığı bir kuyuya yuvarlanışı çağrıştırdı. Kayıp gitti aklı. Tazecik çiçeği burnunda bir salatalık dokunsan eziliverecek örseleniverecek bir sümbül tazeliğiyle bu hoyrat gezi çantasına kanlı bezlerle sarıp sarmalanarak tıkıştırılmış yerden getirip bu izbe bu döküntü bu sefil atıkların içinde bırakılıvermiş sabiyi korkusuzca taşıyarak.
Kaldı öylece bir süre, ama içinden kopup gelen acıma gibi, öfke ve öç alma gibi, nefret ve kıskançlık gibi duygularla. Sonra, kendisinin üstüne üstüne gelen çöp kamyonunun yaklaştıkça korkunçlaşan gürültüsü ve görünüşüyle apansız karşı karşıya kalması, içinde bulunduğu haleti bir kat daha yoğunlaştırdı. İçinden bir sayha koptu sanki, bu sayha, sokağın apartmanlarını bir iyice sarsıp sarmalayıp birbiri içine girdirip ve birbiri üstüne bindirip abandırdı. Hareket eden çöp kamyonu değildi yalnızca, her şey, kendilerinden beklenilmeyecek kadar çatır çatır hareket içindeydiler, ama bu hareketi algılamakta güçlük de çekiyordu. İçi artan bir yoğun hasretle sıkılıyordu ve de kıymık kıymık doğranıyordu sanki, yüreğini bir burgaç gibi oya oya kana bulayan bir ezilme vardı. Üstelik, gittikçe şiddetlenen ve dayanılmaz derecede kazınmaya başlayan midesinde tarifsiz bir açlık duygusu giderek büyüyordu, ama canı hiçbir şey çekmiyordu. Vücudu, debisi giderek yükselen bir ırmağın en cangıllı yerinde bitmiş bir kamış gibi, handiyse ıslık çalarak inleyecek denli titriyordu. Fakat oturma isteği de yoktu. Dayanamadığını farz ederek, gezi çantasından kurtulması gerektiğini, benliğine, giderek ağırlaştırıcı baskısıyla dayanılmaz bir işkence aygıtına dönüşen bu çantadan, daha doğrusu onun içindekinden, bu kanlı bezlere sarıp sarmalanmış et topağından kurtulması gerektiğini en sonunda düşünüverdi.
Çöp kamyonu sanki birden hızlanmıştı, ön çamurluğu böğrünü sıyırıp geçiyordu ki, yana kayabildi az biraz, sonra içgüdüsünün doğal tepkimesiyle kendisini koruma alışkanlığı halinde geriye bir adım zıplayıverdi. Az kalsın kamyonun ön kasası omuzundan yukarısına çarpıyordu ki, o anda gezi çantasını hemen olduğu yere bırakıverdi. Bilincinde olmadan, gözlerinin çöp kamyonunun tekerleğinde adeta saplanıp kaldığını sezinledi. Şimdi çok açık görüyordu: Tekerin hızla dönen tırtılları, çantayı altına alırken nasıl da iştahlıydılar. Önce, bir tarafından zar zor kavradı tırtıllar çantayı, sonra hem sürükleyerek itekliyordu hem altına doğru insafsızca çekiyordu ve çanta, bir o yana, bir bu yana sürüklenip çekilmekten, o anda biçimini yitiriverdi, bir acayip topaca dönüştü: Asıl korkunç, ürkütücü ve tiksindirici görünümde o zaman ortaya çıktı. Nasıl olduğu anlaşılmayan basınçlı bir kan, çizgi çizgi, ön ve yan taraflara doğru fışkırdı. Tırtılların ezdiği çantanın sap kısmı, bir balık ağzı gibi baygın bir şekilde açık kalıverince, bir an, minnacık bir kolun, henüz şekillenmeye yüz tutmakla birlikte, boğum boğum oluşu hemen anlaşılan mini minnacık bir elin sessizce toprağı yalazladığını gördü. Nasıl olduğunu anlayamadığı, aslında o ana kadar hiç farkında olmadığı, dahası ihtimal bile veremediği, hemen karşısına düşen apartmanın balkon penceresinin açık olduğunu, oradan geldiğini işittiği ince, az biraz acılı, ama ne de olsa kaygısızlığını yenememiş bir ses aracılığıyla, gördü. Kızıl saçlı, uzun ve duru yüzlü, narin yapılı, hüzünlü sayılacak edasıyla artık yetişkin bir genç kızlığı geride bırakmakta olduğunu ifşa ediveren o kadın, çöpçünün bütün hareketini baştan beri izlediğini o ince çığlığımsı sesiyle ele veriyordu. Çöpçünün kendisine baktığını gören kadın hızla içeri kaçtı, balkon kapısında durup acıdan çarpılmış bir yüzle son kez baktı. Çöpçü, birden kadının gözlerinden yaşlar boşandığını, boğazında düğümlenen hıçkırıklardan dolayı konuşamadığını, ancak:
-Ah canım, diyebildiğini duydu.
O zaman kendine geldi, hala donup kalmışlığından zorlukla kurtulabildi. Çabuk çabuk, kamyonun gidişini beklemeksizin, arkasından dolandı, nereye gittiğini bilmeksizin, apartmanın kapısına doğru yürüdü. Ne ki, oraya gitmeyi düşünmemişti, fakat bir şey vardı kendini oraya çeken. Günah gibi, günaha bulanmış bir sırra muttali olmuşluğun verdiği bir çekimdi belki de, onun için çekilip götürülüyordu. Merdiven önüne kadar aynı hızla geldi, ama merdiven aydınlığında bir erkek silüetini görüverince durakladı. Nereye gidiyordu, niçin gidiyordu? Çöplüğe atılmış bir et parçasının, zihninde ve günahı çağrıştıran nefsinin isteğinde bu denli kışkırtıcı olabilmesi nedendi? Ne oluyordu, bir an gördüğü ağlayan bir kadına karşı çılgınlık sayılacak bir duyguyla ağmak istemesi? Ne oluyordu, neydi tam çekip götüren şey?
Birden ayıktı. İçinde acıyla kıvranan bir aygır atın ne denli korkunç şeylere kalkışabilmeyi tasarlayabileceğini düşündü bir an. Ve düşündü ki, günah, sürekli bir günaha da gebe olarak ürüyor gibiydi.
Adil
Adil, olağan dalgınlığından ayıkmış sayılamazdı, ama belli oranda etkisini kaldırmıştı. Apartmanın kapısından çıkarken gizli ve ürkek sevinçli ve hileci bakışlarla yanını yöresini çabucak taradı. Ne ki, hiç aldırmadı çöpçüye, neredeyse onu görmediği sanılacaktı ve fakat çok belli bir dikkatle de baktı ona. Hatta hafif bir baş hareketiyle çöpçüye selam bile verdi. Avı üzerinden yeni kalkmış ve sindirmek için yalanarak uzun uzun gerinen bir aslan gibi, keyfinden iki ayağı üzerinde güçlü ve sert bir biçimde yaylandı. Birden çok çevik bir hareketle zıpladı, merdivenin iki basamağını indi, sonra bir hamle daha yaparak bir kez daha zıpladı, sonra bir başkasını…zıpladı birini daha. Çöpçü kendini hızla geriye attı, kapı önünde duran bir çöp tenekesini kucakladığıyla kamyonun arkasına koşturdu. Adil, ondan daha bir hızlı uzaklaştı, ilk rastladığı sokağa saptı, kasığını avuçlarcasına kaşıyarak arkasına baktı, biraz önceki kadın, belli belirsiz aralanmış tülün ardından bir veda işaretinde bulundu ve tülü çekti. Adil de sokağa girip kayboldu. Ama etekleri sürgit zil çalıyormuş gibi bir izlenim de uyandırıveriyordu yürüyüşüyle.
-Böyle, dedi, çöpçü, pususunu kurmuş bir kez içimize günah.
Kucağındaki tenekeyi verdi yukarıya, aldılar, boşalttılar, kamyonun çelik kasasına gürültüyle vurdular, sonra yere attılar, yerdeki çöpçünün önüne.