“Daha Kaç Şehir Terkedilir Böyle?”

“Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa”
Necati Cumalı


Şehirle ilgili birçok soruyu içinde barındıran cümle kimin? Tırnak içinde defterime kaydettiğim-Ki defterimde; insanlığın hafızasına ait, nice böyle söz var tırnak içine alınmış. Ana kaynaklara ek olarak, onlar da bir nevi, hayatımın, hayatımızın kılavuzu, gerçeğin yol göstericileri-bu soru cümlesini söyleyen kaç şehir terk etmiş acaba ve de niçin? Her insanın şehri-ve belki de şehirleri- terk ediş sebebi ayrı olsa gerek. Kimi iş için, kimi eş için, kimi daha başka zarurî sebeplerden…
Ya diğerleri?.. Uzak şehirler ve yeni yüzler için mi hicret ederler. Meselâ yazının düşkünü kalpler… Anlayacağını ve anlaşılacağını sandığı şehirler midir onu kendine çeken? Şiirine, yazısına katık edecek yanları tükenen şehirler, çoraklaştırır mı kelimelerle hayat oyunu oynayanları? Yürek yangınlarını çoğaltacak ve hicranını artıracak gerçekler elde etmek için mi terkedilir kendi geçmişinin yer aldığı şehirler…
Yazının ve mısraın sevdalısı olanların bir şehri terk ediş sebebi, tedâi ettirdiklerinin gün gün azalması ve tanınmasının zorlaşmasıdır herhalde… Böyle bir yerde yaşamaya tahammül etmek kolay olmasa gerek… Çağrışım zenginliği olmayan şehirde, bir edebiyatçının ve hele de bir şairin yaşamasının sıkıntılarını yakından bilen Atilla İlhan, buna misâl olarak İstanbul’u veriyor. Bu önemli şehrin, büyük bir çağrışım zenginliğine sahip olduğunu ve bu durumun da yazdığı bir çok şiire, yazıya konu teşkil ettiğini söylüyor. Adına yazılan bu kadar yazı ve şiirden de bunu rahatça görebiliyoruz. Bu açıdan dünyanın sayılı şehirlerinden biri İstanbul…
Sevdalarımızı şehirlere gömer gideriz… Terk ederiz biten sevdamızı o şehirde ve terk ederiz sevdası tükenen şehri biz de… Yeni bir zamanda ve yeni bir şehirde, yeni yüzlerle buluşmak üzere… Terk ettiğimiz her şehirden bir hüzün takılsa da peşimize… Kanatsa da, “uzak rüzgârlar”ın estiği zamanlarda kalanlar yüreğimizi… Çare kalmamıştır ve direnmenin anlamı yoktur biten sevdayı yaşatmak için… Ve yine uğraşmak manasızdır kendini bırakan, kendi kendini terk eden şehir için… Hüküm verilmiştir ve kırılmıştır gücümüz…
Her gün karşılaştığımız ve merhabalaştığımız şehir, kendini yenilemiyorsa ve gerçeklerden habersiz ayak sürüyorsa… Ve bunu değiştirmek… Ve bunu dönüştürmek için elinizden bir şey gelmiyorsa… Ve artık; şairin dediği gibi, “adıyla anılacak yeni aşklara” imza atmıyorsa… (Nâdânların aşktan anladıklarını hariç tutuyorum. Onların esâmesi dahi okunmaz bu vadide.) Elbette terkedilir böyle şehirler… Ve bu şehir…
İnceliğini ve hünerini, tavrını ve tarzını kaybeden, özgünlüğü azalan ve ona has diyebileceğiniz değerleri yok olan, yok edilen şehir; köhneleşmeye mahkumdur. İradesi elinden alınan ve onu tanımayanlara teslim edilen şehir; yerini kaybetmekten kurtulamaz.
Şehirler diyorum. Böyle şehirler… Ve belki de bu şehir… Karaya vurmuş şehirler… Kendini yenileme çabası içinde olmayan (Ülkemizde kendini yenilemeyen insanların elinde bu hale düştü ya!) şehirler terkedilir elbette… Terk edenleri kınamamalı diyorum.
Hüznü biten; tutkusu, kaygısı, özlemi, sevdası yiten şehirlerdir şimdilerde oluşturulmaya çalışılan… Habersiz yaşayıp, habersiz ölen insanlar gibidir böyle şehirler… Gölgesi insanların üzerine değil, giderek sadece terkedilmiş toprağa vurur bu şehirlerin… Vurur birbirine cızırdayan kapılar, inim inim inler rüzgârlar…
Oluk oluk kervanlar akmaz olmuştur çünkü kapılarından bu şehirlerin… Bir heykel gibidir suskunluğu ve terk etmiştir sevdalılarını. Küstürmüştür kendisi için yananları… Ağızları bıçak açmaz, kuş konmaz olmuştur yüreklere. Adıyla anılan aşklara mekân değildir nicedir…
Köhneleşen ve köyleşen bir şehirde büyük sevdaların ve büyük ustaların ne işi olabilir? Doldurmaz oralarda gökyüzünü hicran çığlıkları… Böyle şehirler yüreğe sığmaz ve aşk küser onlara…
Şehir sevdalılarının… Şehri şiirle, yazıyla kayıt altına almaya çalışanların adları anılmaz, künyeleri okunmaz olur giderek. Şehir nisyâna terk eder onları… Halbuki, sevdalılarınca adına kayıt düşülmeyen şehir ne kadar şehirdir ki? Kim anlatır onun büyüklüğünü, geçmişinde ne acılar çektiğini ve bağrında ne yüce insanların yattığını gelecek kuşaklara…
Tarihin büyük şehirleri, hep ozanların, yazarların eserlerinde ses vermiş ve güzelliklerini; mesafeden mesafeye, çağdan çağa ancak onlar duyurmuşlardır. Şehre anlam kazandıracak çoğu kişi, hep bunlardan duymuş, buralardan okumuş ve tarihin gözde şehirlerine akın etmiştir. Onlar da geliştikçe gelişmiş, serpilmiş ve zamana yenik düşmemişlerdir. Hep korumuşlardır; adlarını, sanlarını ve kendini anlatanları… Ve hep hatırlamalılar şehirler; isimlerini yaşatan bu insanları… Göstermeliler vefalarını, onlar çekip gittikten sonra bile… Çekip gittikten sonra, adları anılmaz, yüzleri tanınmaz olmamalı.
Çığlığım düşüyor şehrin orta yerine… Şehir sessiz, şehirli tepkisiz… Sırtını, Palandöken gibi ulu bir dağa yaslamış bu kadîm şehre; bu cansız ve hissiz duruş hiç yakışmıyor. Bakışları yansıtmıyor atalarından miras aldıklarını… Hafızasındakileri terk etmiş gibi… Ya da hafızası onu… Kendini tanımak için çalışmayanın hafızası mı olurmuş? Bunun adına günü birlik yaşamak denir ancak.
Bir şehrâyin değildir artık şehirler… Ve o şehirler ki…
“………
O şehirlerde bir ömür geçti
bir ömür bir sevda gibi geçti
zamanın türbedârı yüzümdeki çizgiler
elimde sonsuzluk kandili güller
yenilgiler, yanılgılar, kendine küsme yaşları

insanlar ve zamanlar çıkmazında
sevda! ey uzak ülke
gülümse bize!”  (Ali İhsan Kolcu,“Aşkın Adı Kırmızıdır”dan.)
Bu yazıyı paylaşın