“Hattat
Kalbi aharlayıp
Ne yazdın derince
Ki okunan hep aynı satır”
Ah mine-l aşk”
“Ah mine-l aşk” (Cengizhan ORAKÇI)
Şair için böyledir çoğunlukla. Ne yazılırsa yazılsın, neyin üzerine yazılırsa yazılsın sonuç aynıdır ve sonsuz kere sonsuz hep aynı şey yazılmaktadır dünyanın kuruluşundan beri: “Ah mine-l aşk”
Şair için, bütün duyuşlar, bütün hissedişler, bütün okuyuşlar önce kalbin kapısından girer ve çağrışımı; bazen isyan edilen, bazen aranan, genelde cevrine, sitemine tahammül edilen kelimenin bildirdiğidir.
Sanatçı da tıpkı şair gibi, “aşk”la bağlıdır sanatına ve eseri, kıyası gayri mümkün bir nesnedir onun gözünde. Onlar da, sayısız kere bu konuyu yazmışlar, çizmişler ve bu yolla ruhlarındaki canlılığı korumaya çalışmışlardır.
İşte bu kişilerden biri de hattat ve ebru ustası Fuat Başar… Aynı zamanda şiirin çileli yolundan da nasiplenen Başar, alanında ülkemizin en tanınmışları arasında… Daha çok seksenli yılların başında çevremizdekilerden adını sıkça duyduğumuz sanatçıyı,ailesini ziyaret maksadıyla geldiği bir seyahatinde (29.07.2002) yakaladık ve sorularımızı sorduk:
-Özellikle sanatla ilgilenen bir çok kişi sizi tanıyor belki ama yine de ilk soru olarak sizden kendinizi tanıtmanızı isteyelim okuyucularımız için. Fuat Başar kimdir dersek neler söylersiniz?
-Aslen Erzurumluyum. 1953 yılında burada dünyaya geldim. Bütün tahsilimi burada yaptım. Tıp fakültesinde okurken hasbelkader hat ve ebru sanatlarıyla tanıştım 1976 yılında. Ondan sonra mesleğim ve bir anda niyetim değişti. Bu işlere ağırlık verdim. Çünkü o yıllarda bu iki sanat kaybolmak, unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Tıp mesleğini bu işe feda ettik. Biraz delilik denebilecek cesaret ama çok isabetli davrandığımı şimdi anlıyorum. Ülkemizin ata-dede sanatı! Onları kurtarmak için epeyce çırpındık.İlk zamanlar yazıyı kendi başıma biraz karaladım, meşk ettim. Kendi başına, hocasız olmayan bir şey bu. Yazı vesilesiyle ebruyu da tanıdım, baktım o da cazip bir şey. Onu da uygulamaya başladım kitaplardan. Tabii, o da hocasız olmuyor. Daha sonra rahmetli yazı hocam Hamit Bey’le mektuplaştık. 1990’da rahmetli olan Düzgünman hocamla mektuplaştık. Ama mektupla da olmuyor tabii. Baktık olacak gibi değil. 1980’de kalktık Erzurum’dan, İstanbul’a yerleştik. Geliş o geliş. Yazıyı Hamit (Aytaç) beyden meşk ettim. Ebruyu da ekseriyetle o yıllarda Düzgünman’a devam ederek bugünlere getirdik. Bizim yazının kısaca macerası böyle.
Bu işin sevilmesinde, yayılmasında, icra edilmesinde emeğimiz geçti. Bizim gibi birkaç fedakar arkadaşımız daha çıktı. Onların sayesinde bugün şükür epeyce ayakta tutmaya çalışıyoruz. Bütün dünyaya bu işi ihraç etmeye başladık.
-Ebru ve hatla uğraşmanın zorlukları nelerdir? Gerçi her sanatın kendine göre zorlukları vardır ama.
-Şimdi el sanatları malum hepsi zordur. Yani insandan bir ömür istiyor da ben kısaca bu iki sanatı birazcık tanıtmaya çalışayım. Şimdi ebrudan başlayalım. Bu halkımızın arasında genellikle genç kızların bir ismiymiş gibi algılanır. Kulağa da hoş gelen bir isim. Farsça’dır. Bunun aslı ebridir. Türkçe’mize ebru olarak dönüştürmüşüz. Bulut manasına veya buluta benzeyen şekiller manasına gelir. İsmiyle sanatın kendisi arasında çok enteresan bir bağ var. Bu sanki bulutumsu şekillere benzeyen bir takım hareketlerin boyamalar vasıtasıyla su yüzündeki kağıda tespitine dayanıyor.Bizim dağlarımızda bol bol bulunan geven diye bir bitki vardır. Kıymetini maalesef hiç bilmeyiz. Ondan bir zamk elde edilir. Onunla suyu birazcık yoğunlaştırır, üstüne toprak benzeri boyalar serpiştiririz. Biraz sığır ödü yardımıyla onlar belirli şekiller alır. Daha sonra teknenin üstüne bir kağıt kapatırız. Eğer bütün her şeyimiz dengeli, ayarlı ise o şekiller kağıda geçer. Şimdi bu biraz yoğun bir su olduğu için şekil verme imkanımız da var. Ondan istifade eder çiçek resimleri filan yaparız. Bu çok eski bir Türk sanatıdır. Yani benim şahsi çalışmalarım aşağı yukarı sekiz yüz yıl filan geriye götürdü. Bu sanat İran üstünden Anadolu’ya yayılmış bir kağıt sanatı. Bizim ciltçiliğimizde, yazı sanatımızda bayağı bir yeri olan bir sanat. Önceden bu kitap sanatlarının bir yan dalıymış fakat bugün müstakil bir sanat oldu. Çok keyifli, çok renkli. Dünyanın her yerinde de popülerliğini koruyan bir sanat. Yavaş yavaş halkımız da tanımaya başladı.
-Peki hemen şunu soralım, bazı sanatçılar yeni bir esere başlamadan önce değişik davranışlar içine girdiklerini ve yeni bir ruh haline büründüklerini söylerler. Siz bir esere başlamadan önce nasıl bir hazırlık evresi geçirirsiniz? Yani ruhen kendinizi nasıl hazırlarsınız yeni yapacağınız eser için?
-Şimdi genelde işe birçok değişik sanat dalındaki sanatçıların başından geçtiği gibi öncelikle bir arzu, bir istekle başlanır. Yani tabir-i caizse insan acıktığı zaman nasıl iştahı kabarıyorsa, yemekleri gördüğünde onu hemen vücuduna almak, sindirmek istiyorsa, sanatta da bunlar hissediliyor. Bunu bazen bir rüya da başlatabilir. Bazen günün ihtiyaçları başlatır veya günlük periyodik çalışmamız varsa, zaten saati geldiğinde yazı yazacaksak elimiz karıncalanır, o bir andır. Yani bir ilhamın geldiği saattir o saat. Genellikle geceleri olur bu. Yani şimdi günümüzde çok yoğun çalışan sanatçının ancak geceleri çalışmak için fırsatı oluyor. Gündüzleri çünkü insanî ilişkiler yoğun geçiyor. Şimdi o ruh halini yakalamadan çalıştığımızda, ortaya çıkan bir sanat eseri karşılığında en başta biz yüzümüzü buruştururuz. Çünkü güzel olmamıştır. Onu iptal ederiz. Güzel bir şey olmayınca da piyasaya çıkartmayız. İşin ruhla ilgili yanı böyle. Şimdi ebrudan bahsettik. Bir de hat sanatımız var. Bu bizim ata-dede sanatımız. Çok eski. Geçmişi 1400 yıldan öteye dayanıyor. Yazı, İslamî yazı sanatı. Kur’an’ın yazılmasında, kitâbelerin yazılmasında, çok sanatlı ve okunaklı bir şekilde yazılmasında kullanılan bir sanat. Bizim özellikle Erzurum’dan çok hattatlar yetişmiş. Hat sanatında dünyaca meşhur bir Hafız Osman vardır. Onun hocasının hocası Hâlid-i Erzurumî’dir. Şimdi Üsküdar’da yatıyor. İstanbul’da. Onların olağanüstü gayretleri olmuş. Halen Erzurum’da eserleri var. Fakat ne yazık ki, 1900’lerin başından bu yana, işte Osmanlı’nın, Anadolu’nun durumunun biraz sarsılması dolayısıyla unutulmaya yüz tutmuş. Fakat şükür şu günler gelişmeye başladı. Yani üniversiteler işe el attı, çeşitli vakıflar hatta Kültür Bakanlığımız bu konuda yazışmalar filan yapıyor. İşte medyanın da biraz gayreti ve desteğiyle tanınmaya başlandı.
-Peki bu geleneksel sanatlarımız ülke dışında yeterince tanınıyor mu? Hat sanatına, ebruya yabancıların ilgisi var mı? Varsa hangi seviyede?
-Belki dinleyicilerimize biraz ters gelecek ama, yurt dışında daha fazla tanınıyor. Şimdi benim bütün dünya müzelerinde aşağı-yukarı eserlerim var. Birçok müzeden, kuruluştan gelip habire belgesel çekimleri, röportajlar yapıyorlar. Çok enteresandır; Topkapı Sarayı Türk İslâm Eserleri Müzesi bana bir kilometre falan uzaktadır ama oralarda bir eserim yok. Yani bu oralara sitem değil ama Türkiye’de maalesef böyle. Yoksa ismi bilinen tanınmış büyük müzelerde eserlerimiz var. 50 kadar ülkenin yöneticilerine de eserlerimiz dağıtıldı, gitti.Yurt içinde maalesef bize ait olan şeylerin pek kıymeti bilinmez. Bu biraz acı bir gerçek maalesef. Hoş yurt dışında filan da bizden pek farklı değil. Onların da kendi sanatçıları kendi ülkelerinde gerektiği kadar tanınmazlar. Ama eskiye göre şükür çok ilerdeyiz. Şimdi bu sanat kolları üzerine eğilen, yazı yazan, bu sanatı yürüten sanatçılarla röportaj yapan birçok kişi ve kuruluş var. Demek ki tanıtım açısından önemli noktalara gelmişiz. Eskiden bunlar hiç yoktu. Peyderpey olacak.
-Peki bu sanatın sizden sonra da sürmesi için neler yapıyorsunuz? Mesela öğrenci yetiştiriyor musunuz?
-Yani şu an ülke çapında olsun, dünya çapında olsun çok öğrencilerimiz var. Hatta üniversitelerimizden bu konuda tez çalışması yapmak isteyenler oluyor. Geliyorlar onlara yardım ediyoruz. Hatta gelmelerini bekliyoruz. Çünkü kendimizi bu işin hizmetine, bu işin sürmesine ve yaşamasına adadık. Şimdi illa da bu iki sanatın peşinden gitmek şart değil. Ama imkanları varsa mutlaka bir sanatın ucundan tutsunlar. Çünkü günümüzde sanat insanları sanki bu hayat kargaşasında emniyet kemeri gibi hayata bağlıyor.
-Belki de hayattan zevk almalarını sağlıyor.
-Zevk almalarını sağlıyor; daha da enteresanını söyleyebilirim: Bu sanatla birazcık yoğun ilgilenen kişilerde bunalım filan daha az oluyor. Yani ruh sağlığı yönünden diğer insanlara göre daha rahat ve huzurlu oluyorlar. Bu ise, hele de günümüz insanı için son derece önemli. Biz bunların çalışmalarını da yaptık. Acaba bunu tıpta nasıl kullanabiliriz? Hani biraz da eski meslekle birleştiriyor bizi. Bir takım bedenî ve ruhî hastalığı olanları bu sanatlarla uğraştırdık. Çok enteresandır; nevrasteni (psikolojik bir rahatsızlık) gibi bir hastalık, asla geriye dönüşü olmayan bir hastalık, bu uğraşlar sayesinde geriye dönüş gösterdi. Bir takım akıl hastaları vardı. Yaptıkları ebruları birkaç gün sonra herkes tanıdı, sahip çıkmaya başladılar. Bunlar önemli ve şimdi normal. Günlük hayatımızda da bunlarla ilgilenirsek bu işin ekonomisi canlanır, kişiler birbirleriyle tanışma imkanı bulurlar. Hayatları zevke dönüşür. Çünkü hayatın kendisi bir sanattır. Yani hayatın o yönünü yakalayabildiğimiz anda hayatımız çok başka olacaktır.
-Tabii biraz da yetenek gerekiyor değil mi sanatın bir ucundan tutmak için?
-Biraz yetenek lazım ama, temel şart değil. Ben onu öyle gördüm, çalışmak temel şart ama. En önemlisi o. Ben kişilerin yeteneksiz olduğuna kesinlikle inanmıyorum.
-Herkesin bir yönde mutlaka yeteneği vardır diye mi düşünüyorsunuz? Ortaya çıkarmak mı gerekiyor?
-Bizim bir hocamız vardı, Süheyl Ünver. Bütün dünyaca meşhur. O derdi ki, “Evladım kabiliyetsiz insan olmaz. Her insan üç yüz bin ayrı kabiliyetle dünyaya gelir. Nasıl olsa birinden birine yatkınlığımız vardır.” Şimdi tespiti çok doğru. Haa ne lazım? Bize çalışan insan lazım, seven insan lazım… “Aşk olmadan meşk olmaz” sözü hiç boşuna değil şimdi. Sevdikten sonra gerisi inanın geliyor. Nice kabiliyetsizim diyen kişileri gördük, bugün çok önemli yerdeler. Dünyalarını sevgi ve çalışmanın üstüne kurdukları için, dünya çapında başarı kazanmış kişilerimiz var.
-Yeter ki, aşkla şevkle işlerine bağlansınlar.
-Yeter ki, aşkla meşk etsinler. Başarıyı Allah veriyor zaten. Kabiliyetim yok diyenin de kabiliyeti açılıyor.
-Bu son cümleleriniz çok güzel bir mesaj oldu. Başka ne söylemek istersiniz?
-Şimdi ben okuyucularımıza, birbirlerini, sanatı, yaptıkları işleri sevmelerini tavsiye ediyorum. Ülkemizi Allah afetten, belalardan korusun, sevgi ve muhabbetten ayırmasın, derim. Hepsine güzel istikballer dilerim.
Erzurum’dan başlayan sanat yolculuğuna, dünya şehri İstanbul’da devam eden hat ve ebru sanatçısı Fuat Başar, ortaya koyduğu eserler ve yetiştirdiği öğrencileriyle; ustalarının emeğini boşa çıkarmıyor. Kökleri bizimle aynı topraktan bir sanatçıyı konuk ettiğimiz bu röportajı, onun Azeri ağzıyla yazdığı “Kim Yahşı?” adlı şiiriyle bitirelim:
“Bağçevan olmuşam, bilmirem dostlar;
Sümbül mü yahşıdı, gül mü yahşıdı?
Düşünebilmirem, yâr yanındayken,
Mâzi mi, âti mi, hâl mi yahşıdı?
Tahayyul etsem ki görem yârimi,
Üreyim titreyir, yarpahlar kimi,
Sazah mı, tufan mı, yohsa kûley mi?
Yâr elinden esen, yel mi yahşıdı?
Men ki şâd oluram, bir defe bahsa,
Kerem-tek vaslının, oduna yahsa,
Leylâ’nın veteni çemen-zâr yohsa,
Mecnûn’un gezdiği çöl mü yahşıdı?
Cevlân’ım yanıpsan odunan gene,
Yârin bir hoş sözü, dermândı sana,
Peteği soranda, irfan ehline,
Bildiler zenbûr mu, bal mı yahşıdı?”