Zamanın geçişini izliyorum. Güneşin şevk­le doğuşunu, yorgun batışını. Gökyüzüne dağılan renklerin bulutlara dokunuşunu. Turuncuların, pembelerin günün sonunda soluşunu, koyu bir laciverte ve siyaha dönü­şünü.

Bir asırdır varım sanki bu dünyada. Şu çınar ağacıyla aynı yaştayım belki. Çok zaman önce kök salmışım bu topraklara. Öyle de­rin, öyle sıkı tutunmuşum ki yerime, ellerim yara bere içinde kalmış. Her doğan gün, alelacele akşama devrilmiş, ben bir türü yetişememişim günlere. Zamanın ardından bakakalmışım çaresizce. Sorular sormayı bırakmışım, cevap almaktan umudumu ke­since. Sonunda yorulmuşum, sessizce ka­bullenmişim her şeyi.

Öğlen namazını kılmak için gelen cemaat şadırvanda abdest alacak birazdan. Kırış kırış olmuş mendiliyle yüzünü gözünü ku- rulayacak bir adam. Namaz bitiminde her­kes serin bir köşe arayacak. Çınar ağacının gölgesine sığınacaklar benim gibi. İlerideki çaycı, birkaç tabure getirecek. Hava sıcak ama yine de çay söyleyecekler.

“Aman açık olsun, çarpıntı yapıyor demli çay.” diyecek yaşlı adam.

Sohbetin yanında yudumlayacaklar çayları­nı. Konuştukça yüzlerine bir gülümseme ya­yılacak. Torunlardan, ağrılardan, sızılardan, yazdırılan ilaçlardan, şimdiki gençlerden konuşacaklar.

“Ah bizim zamanımızda böyle miydi?” Diye başlayan uzun, sitemli, derin, ağırlık dolu cümleler kurulacak. Uzaklara dalınacak bir an, gevşemiş deriler arasına sıkışan kırışık­lıklardan hüzün damlayacak.

İkindi serinliği inecek şehre. Kuşlar, hep bir ağızdan yapacak zikirlerini. Kuşların kon­dukları dallar da dualar yeşerecek.

Akşam ezanı okunmadan evine dağılacak herkes. Babadan, atadan kalma bir alışkan­lık gereği akşam karanlığı çökmeden evde olunacak. Ömürden geçen bir günü daha uğurlayan insanlar, ağır adımlarla evine gi­decek.

Eve doğru yürüyeceğim ben de. Bildiğim gökyüzü altında, tanıdık seslerle.

“Manava uğrayıp meyve alayım. Bakkal daha kapatmamıştır oradan da horoz şekeri alırım.” Kızım “Baba yine mi şeker aldın? Çocuğun dişleri çürüyecek” diyecek.

Kızım, daha dünkü küçük çocuk. O da ne çok severdi horoz şekerini.

“Sen de çok severdin ya şekeri…” diyecek­ken vazgeçip elimle “boş ver” yapacağım. Uzatmayacak, gülümseyerek elimdeki po­şetleri alacak kızım.

Sandıkta bir şeyler arıyor bizim hanım. O arada görüyorum Ayşe’nin bebeğini. Sarar­mış, solmuş renkleri; naftalin kokusu sinmiş üstüne. Toruna vermek için aldım bebeği. Arkama sakladım.

“Bil bakalım ne”? dedim.

Nerden bilecek çocuk? Bebeği görünce ko­şup sarıldı sıkıca. Öpücükler kondurdu ya­nağıma.

Hey gidi zaman. Daha dünle başlayan cüm­leler kuracağız. Hanım, gözyaşlarını silecek tülbendinin ucuyla. Zamana karşı kinlene- cek gibi olacağız bir an. Zamansa, buna aldı­rış etmeden devam edecek akmaya.

Akşam ezanı okunacak. Ezan çiçekleri kal­dıracak başını yıldızlara, solgun aya ve la­civert geceye. Bahçeyi sulayacağım. Toprak kokusu saracak etrafı. Ağustos böceklerinin sesi, gecenin sessizliğini yaracak.

Birazdan esnemeye başlayacağız hanımla. Yaşlandıkça daha erken uykumuz gelmeye başladı. Belki de alışkanlık. Erken yatıp sa­bah ezanıyla kalkıyoruz yıllardır. Biz öyle gördük, öyle öğrendik. Üzerimize güneş doğduğunda uyuyor olmaktan hep çekin­dik.

Hanım, koltuğa dayanmış. Elinde tespih, dudakları kımıldıyor, göz kapakları ağırlaş­mış. Kulağı yatsı ezanında.

Odama geçiyorum. Solgun ay ışığı, ağaç dal­larının arasından süzülerek odaya doluyor. Perdeler hafif hafif esen akşam rüzgârıyla kımıldanıyor. Uykum kaçıyor. Pencerenin yanındaki berjere oturuyorum.

Zihnimin karanlık odaları var sanki. Kötü sözleri, sesleri, hatıraları, kapatıyorum ora­ya. Ama bir ufak sessizlik, bir an, kısacık bir an o odanın kapıları hop açılıyor. Kendimi pat diye buluyorum hatıraların içinde.

Belleğimdeki tüm yaşanmışlıklar bir araya geliyor. Giderek ağırlaşıyorlar durdukları yerde. Hızlı hızlı toparlamaya çalışıyorum hepsini. Baktım olmuyor, yetişemiyorum peşlerinden.

Bırakıveriyorum yaşanmışlıkları, hepsi saçı­lıyor ortalığa. Ay ışığının silik ışığında daha da solmuş görünüyor anılar. Kaçışan günle­rin ayak sesleri çınlıyor kulaklarımda.

Ne kadar sesli anılar. Ne kadar gürültülü.

Ne kadar ağır. Kapladıkları yer ne kadar ge­niş. Onlar sağa sola dağıldıkça sarı, ölgün renkli bir toz bulutu dağılıyor odaya. Onları kovalamaya çalıştıkça, örümcek ağlarına ta­kılıyor ellerim.

Sonra, kelimelerini çoktan yitirmiş, şekil­siz kırgınlıklarım dağılıyor etrafa. Anılar, kırgınlıklar, sessiz kelimeler, suskunluklar hepsi birbirine dolanıyor. Ayağa kalkıyo­rum. Başım dönüyor. Midem de bulantı.

Ellerime bakıyorum solgun ay ışığında. Tit­riyor yine ellerim. Doktor bu yaşta normal diyor. Oysa bir ben biliyorum gerçek sebebi. Ellerime bakıyorum. Kalbim acıyor tanıdık duyguyla.

Babam geliyor aklıma. Babamın sert rüzgârların örselediği kayalara benzeyen yüzü. Ah! Gülümsemedi bir kere bile. Acaba gülümsese gözlerindeki anlam nasıl olurdu?

Babam ve ellerim. Babam ve acı sözler.

Ne garip. İnsanlar ölüyor, toprak oluyor. Ama söylenen acı sözler hala dün gibi ku­laklarda yankılanıyor. Ne soluyor ne eskiyor ne unutuluyor.

“Bir işi de becerebilsen. Ellerin, bu ellerin ^     yok mu? Hiçbir işe yakışmıyor. “

Bu cümlelerle kaç kez kırıldı içimde bir ses. Sahi, kalp kırılması çok ses çıkarır mı?

Bir başkası olmayı diledim çocukken. Ço­cukların duası kabul olur diye. Olmadı. O zaman, hafızam zayıflasın istedim. O da olmadı bir türlü. Geçmişteki bu sözlere, bir anlığına da olsa yabancılaşmak istedim. Hem de çok istedim.

Babamla işe gittim geldim yıllarca. Bir suçlu gibi ellerimi sakladım hep. Babam hiç fark etmedi, sakladığım yaralı ellerimi.

Babamla sanki gökyüzümüz bile farklıydı. Kelimelerimiz de. Annemin sefertasına koy­duğu zeytin peynirin arasına gözyaşlarımı doldurdum yıllarca.

Yıllar boyunca çok iş yaptım. Ellerime eziyet etmek istedim bazen.

Evlendikten sonra hanım dua etmenin gü­cün hissettirdi bana. Ellerimizi duaya kal­dırdık birlikte. Ellerimi duaya kaldırdıkça sevdim onları. Giderek azaldı göğsümde ağrı yapan ıssızlık.

Ruhumu onarmaya başladım sonra. Yüre­ğimdeki tüm yaralarımdan namazın ferah­lığına koştum. Kurumuş bir toprak gibi olan ellerim yeşerdi, giderek canlandı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde tazecik bir ab- dest aldım. Etrafa saçılan tüm kötü anıları toparladım zihnimin uzak bir köşesine bı­raktım. Kapısına kilit vurdum.

Sabah ezanı okudu. Gün ışığı ile birlikte ezan çiçeği de açmaya başladı.

Ellerimi açarak dua ettim.

Solgun bir sabah vaktinin ayazında. Hayata, insan olmaya, yarınlara, umutlara.

Bu yazıyı paylaşın