Gece Uçuşu adlı romanda, Buenos Aires’te, hava postacılığı yapan bir şirket tanımlanır. Gece uçuşuna çıkan üç pilottan, cesur ve disiplinden taviz vermeyen başarılı Pilot Fabien, gece yarısı dönüşte fırtınaya yakalanır, onun karanlıkta fırtınayla savaşı ve soğukkanlılıkla verdiği kararlar, sonra ise bütün telsiz bağlantılarının kesilmesi ve haber alınamaması aktarılır. Diğer tarafta pilotların ve Madam Fabien’ın eşini endişeyle beklemesi vardır. Ve şirketteki tüm sorumlulukların kendisine ait olduğu Şef Riviere’in, (katı kuralları olan, oldukça disiplinli ve yenilgiyi dahi geleceğe yatırım olarak gören biri) Fabien’ı kurtarmak için, büyük bir işbirliği düzenlemesi, gerekli herkesle tüm bağlantıları kurması, fakat doğayla baş edemediğinden yenik düşüşü anlatılır. Fabien ile iletişim kuramaz ve iki mürettebatı o amansız fırtınada kaybolur. Bu olumsuz sonuca rağmen, sarsılmaz kişiliğiyle, önceki titizlik ve ciddiyetle işine devam eder. Bir sonraki uçuşu iptal etmez ve kalkış talimatını verir. Fakat karakterlerin, profesyonel duruşlarının yanında iç hesaplaşmaları ve insani duyguları da verilir. Biz bunlardan yalnızca, hatayı ağır şekilde cezalandıran ve işini şansa bırakmayan Şef Riviere’in iç dünyasına -iç çatışmasına da diyebiliriz- bakacağız. Çünkü, Gece Uçuşu’nda, güçlü karakteriyle, spontane öne çıkar Amir Riviere. -Bilhassa, onun yanında olduğundan-, silik bir karakter olarak kalır Müfettiş Robineau. Olayların akışında ise Pilot Fabien’ı görürüz. Şef Riviere, eylemlerin içinde bilfiil bulunmadan, istencinin itici gücüyle eyleme geçirdikleriyle vardır. Gece Uçuşu’nda, iradenin zirvesinde durur o. Zirvelerse gerçekte hep yalnızdır. İrade ne kadar güçlü olursa, o nispette de onunla şekillenmiş olan ruh, çevreden kopmayı ve beraberinde de yalnızlığı getirir. Gerçi Robineau da yalnızdır. Biriyle dostçakonuşmaya, bir arkadaşlık kurmaya (bunun için denemelerde yapar) ihtiyacı vardır. Fakat onun yalnızlığı zayıftır, çözülmeye ve dağılmaya hazırdır. Sadece şartlar, onu çözüp dağıtmasına müsaade etmemiştir, etmiyordur.
Baktığımız Amir Riviere olduğundan, ona dönersek. Yazar şöyle diyor onun için: “Ona göre, insanlar şekil verilmesi gereken, el değmemiş balmumu gibiydi. Bu maddenin ruhunu yaratmak, ona bir irade vermek gerekir. insanları kendine köle etmeyi düşünmezdi, sadece onları kendi varoluşlarının dışına çıkarmayı isterdi.” (s.29).
İşte asıl güzel olan da burasıydı ki, burada, hak sahibine hakkını verir gibi bir adalet vardı. Bu yüzden adaletli veya adaletsiz görünmek, Riviere’in pek de umurunda değildi. Nasıl göründüğü değil ne yaptığıydı asıl olan. Galiba vicdanı bu yüzden rahattı.
Anlık tepkilere bile hükmedebilen terbiye edilmiş iradesiyle; iradelerin eğilmesine müsaadesi, müsamahası yoktu, bu bir yenilgiye neden olabilirdi. Bu nedenle kararlı duruşundan hiç ödün vermiyordu.
Aynı zamanda işsizliği, eylemsizliği kabul edemiyordu. Bir yarım saat için bile şöyle düşünecekti Riviere:
“Saatin yelkovanı şimdi ölü bir zamana işaret ediyordu: nice olaylar sığabilirdi pusulanın bu aralığına.” (s.37) Bu aralıkta geceye baktığında, aktörsüz bir tiyatro gibi bomboş görecekti geceyi ve hayıflanacaktı: “Boşa giden bir gece!” diyerek. Uçuşsuz yıldızlı ve açık geceye, mehtaba kin duyacak; ama uçak kalkar kalkmaz geceyi heyecan verici ve güzel bulacaktı. Çünkü gecenin, içinde hayatı taşıdığını ancak o zaman duyacaktı.
Yukarıda da değindiğimiz gibi bu irade temsilci adam yalnızdı. Ama zengin, tok, mağrur ve sırlı bir yalnızlığa sahipti. Sonuna kadar sorumluydu ve sorumluluğunu, sinemaların önündeki kalabalığın arasından geçerken de, parıltılı afişler yüzünden hemen hemen silinmiş gibi görünen sönük yıldızlara bakarken de duyuyordu. Ve bakarken demişti:
“Bu akşam, uçmakta olan iki postamla, bütün gökyüzünden sorumluyum. Bu kalabalık arasında beni arayan, beni bulan bir işaret bu yıldız: işte bundan dolayı biraz yabancı, biraz yalnız hissediyorum kendimi… (s.40)
Sade, tanımadığı bu kalabalıkta yabancı değil, arkadaşları arasında da yalnız. Tabii
yine çok büyük bir farkla. Zaten kendi de bu yalnızlığın zenginliğini fark etmişti. Mesela, kendini dün akşamki gibi hissetmişti.
“Bu müziğin, bir sırrın tatlılığı gibi getirdiği haber, sıradan insanlar arasında, onun içindi, sadece onun için. Yıldızın işareti de bunun içindi.” (s.40)
İşte ayrılıyordu diğerlerinden ve işte okuyabiliyordu yıldızı. Ve yıldız ve şarkı, sadece onun anlayabileceği bir dille ona sesleniyorlardı. O, işitiyordu onları. Bu artı anlayış onu çoğaltıyordu; gizli bir güç gibi. O oranda da sorumluluğu artıyordu.
Gökyüzünde uçmakta olan iki postası varken, hasta çocuğu olan bir baba gibiydi ki o, evin tüm sessizliğini -dışarıda bile- içinde taşıyordu. Bu yüzden kimsenin, ona, ne yaptığının üstünde duramayacak, kızmak için dahi ağzını açamayacaktı. O kalabalık içinde onun gibi başka biri var mıydı, sevgilerini gezdirenleri tanımaya çalıştı. Yapayalnız yaşamları düşündü. Ofisine vardığında, son zamanlarda ona eziyet veren ağrıyı yeniden duyduğunda, bu kez de işi uğrunda kendini çok yorduğunu düşündü. Ve merhamet etmenin iyi bir şey olduğunu da. Savaştığı insanlar değildi. Onların sebep olacağı kötülüklerdi. Bilemez oldu birden. “iyi mi yaptım bilmiyorum. Ne insan hayatının ne adaletin ne acının gerçek değerini biliyorum. Ne de insan sevincinin neye değer olduğunu… Ne titreyen bir elin ne merhametin ne de kibarlığın” (s. 48)
Hayatın en gerekli kavramlarında tereddütleri vardı. Bu arada aslında hayatı bilmediğini söylüyordu. Ama onu bütünüyle de görebiliyordu.
“Hayat çelişkilerle dolu; insan, onun üstesinden gelmek için elinden geleni yapıyor. Ama dayanmak, bir şeyler yaratmak, ölümlü bedenini bir şey karşılığında sunmak… (s.48) larına dair sorguların anahtarını, çift yönlü çevirmeye yetmişti.
Ama ne kadar dayanmak, ölçü ne, ölçü nerede? Ve nasıl davranmak? Galiba ölçüyü taşırmıştı, ama bu iş de sanki böyle olmasını gerektiriyordu.
Sevilmek istiyor muydu, evet. Şu cümleler bunu gösteriyordu:
“insanın kendini sevdirmesi için karşısındakine merhamet etmesi gerekir. Ben pek merhamet göstermem, göstersem bile bunu saklarım. Ama yine de insanlığın dostluğu ve şefkati yanımda olsun isterim.” (s.54)
Peki, bu nasıl olacaktı, insan merhametsiz gördüğüne nasıl yaklaşabilirdi ki ona dostluğunu ve şefkatini gösterebilsin? Merhametin saklı yüzünün, arada bir de olsa, aralanmaya ihtiyacı vardı ki, varlığından haberdar olunabilinsin. Bu aralanma bir esneklik doğurabilir miydi, doğurabilirdi. Bu yüzden istemiyordu. Bazen her şeyi iradesinin esareti altına alacağını sanıyordu. Neredeyse kendi gücünü tamamen aşan, imkânsızı bile yapabileceğini ve yaptığını sanıyordu.
“Sadece iradem, havalanan uçağın parçalanmasına ya da fırtınanın yoldaki postayı geciktirmesine izin vermiyormuş gibi. Bazen kendi gücüm beni şaşırtıyor.” (s.54)
Bu gücün tek ve sabit ve sarsılmaz göründüğü yüzlerce anların, karşısındaki yenik bir anda, “Başarısızlıklar, güçlüleri daha da güçlendirir” dediği hâlde, hayatın diğer anlamı diye isimlendireceği başka bir kabulle- niş yaşıyordu. “Uzaktan gelen ince ve titrek sesi duyma- sıyla ona cevap veremeyeceğini anladı.”
Duygusal bir yüke hemen yenilmişti. İnce ve titrek bir sese. Ve bu onun içinde, yaptık “Riviere, önemli olanın, insanların küçük üzüntüleri olması değil de harekete geçme isteklerinin olduğunu kavrama noktasına geldi. Riviere’in karşısındaki, Fabien’ın eşi değil de hayatın diğer anlamıydı. Riviere, bu ince sesi, dokunaklı ama aslında düşman olan şarkıyı dinleyemiyor, sadece ona üzülüyordu. Ne eylem ne de kişisel mutluluk paylaşılabilirdi; bunlar birbirleriyle çelişen şeylerdi. Bu kadında, aslında, mutlak bir dünyanın, yapılması gerekenlerin ve hakların adına konuşuyordu. Masanın üzerine vuran bir lamba ışığının, tenini isteyen tenin, umutlarla, şefkatlerle ve anılarla kurulmuş bir ülke adına. Kendi iyiliğini savunuyordu ve haklıydı da. Riviere de haklıydı ama bu kadının gerçekliğine karşı çıka- mıyordu. Riviere, gösterişsiz bir ev lambasının ışığında, kendi gerçekliğini, o açıklanamaz, insani olmayan yanını keşfediyordu.” (s. 68)
Bir gün inşası süren bir köprünün yanında bir yaralıya baktıkları sırada şöyle sormuştu Riviere: “Bu köprü, ezilmiş bir yüze değer mi?” Kendi cevabı şu olmuştu: “insan hayatı, bu dünyada en değerli şey olsa da, sanki ondan daha değerli bir şey varmış gibi davranıyoruz… Ama ne bu şey?” (s.69) “Amaç uğruna yapılanlar, hatta köprü inşa etmek için yapılanlar bile insanların mutluluğunu yok eder” (s. 69) dedikten sonra “Neyin uğruna?” sorusunu artık kendine soramazdı. Yine de soruyordu. Onları ne uğruna kişisel mutluluklarından alıkoymuştu? İlk kural ne olmalıydı, mutluluğu korumaksa -ki o bunu yok etmişti-. O yok etmese, ondan daha acımasız olan yaşlılık ve ölüm yok edecekti. O zaman diyordu yazar “Belki de kurtarılması gereken daha dayanıklı bir şeyler de vardır: belki de Riviere’in üzerinde çalıştığı, insanın kurtarılması gereken yanıdır.” (s.69)
Yoksa insanın mutluluğunu yok eden ve varlığını tehdit eden bir edim için bir savunma oluşturulamaz. Belirsiz bırakılan kurtarılması gereken yanının ne olduğu, aşağıdaki satırlarda netlik kazanıp açıklığa kavuşuyor : “Önemli olan onları ölümsüz kılmaktır.” diyor Riviere.
Bu arada tarih öncesi uygarlıklardan İn- kaların güneş tapınaklarından biri geliyor gözlerinin önüne. İşte çok eski zamanlarda yaşamalarına rağmen arkalarında bıraktıkları yapılar ile vardılar ve gelebilmişlerdi bugüne kadar. Bu taşlar olmasaydı çöken uygarlıklarından ne kalırdı geriye? İyi ama, o taş anıtlar ile sonsuzluklarını yüceltmek için onları ne zorlamıştı? Bu adamları dağın yamaçlarına o koca koca taşları taşımaya ne mecbur etmişti? Hangi zorbalık, hangi sevgi? “Eski insanların liderleri, insanların acılarına merhamet göstermemiş olabilir ama ölümlerine göstermişlerdi. Bireysel ölümlere değil de kum tanelerinin silip götüreceği insan soyuna… Halkını, en azından çöllerin gömemeyeceği taşları yerleştirmeye yönlendiriyordu” (s. 70)
Amaç ne olursa olsun, gecenin içindeki bu mürettebat için gecenin içinde yalnız başına düşünüp, yalnız başına üzülüyor, ta çocukluğundaki bir rüyaya giderek onların sonunu görüyordu: “Ve bir şey, bu görünür kılınan dünyadan başka bir dünyaya doğru gitmiş olacaktı.” (s. 78)
Fabien’ın, eşini ve evini yavaş yavaş terk edişini düşünen “Riviere’in kalbini derin, söze gelmemiş bir acıma duygusu kaplamıştı.” (s. 82)
Parmaklarıyla, gergin bir şekilde uyarı telgraflarına vururken düşünüyordu: “Ölümsüz olmak istemiyoruz ama aniden anlamlarını yitiren eşyaları ve hareketleri de görmek istemiyoruz. Bizi çevreleyen o boşluk o zaman kendini gösterir…” (s.82)
Ölümün nesnelliği karşısında ölümsüzlükten vazgeçiyor. Ama aniden anlamını yitiren hareketlere ve eşyalara yine tahammülü yok. Çünkü onlar göz önünde kaldığı ve nazara alındığı müddetçe, şimdiye kadar yüceltilen amaç ve çaba düşüşe geçer. Ve hayatın görevleri yavaşlar. Yavaşlamıştı işte. “Ölüm, işte ölüm!’ diye düşündü Riviere. Eseri, denizde bozulan, rüzgârsız bir yelkenliye benziyordu.” “… eski zamanların, gemiler yapan küçük şehirlerini düşündü. Amaçları bu gemiye umutlarını yüklemekti. Umutlarının, denizin üstünde yelken açtığını göstermekti insanlara. Hepsi büyümüş, kendi varlıklarının dışına çıkmış, bir gemi sayesinde kurtulmuşlardı. ‘Amaç bir şey kanıtlamak değil. Ama bu amaç uğrunda yapılan işler, onları ölümden kurtarabilir. Bu insanlar gemilerle hayatta kalacaklar.” (s.83) Yani uçuşlarla, yani her bir insan yaptıkları işlerle.
Zoru başarmasını sağlayan Riviere’in iradesi, yıkıntılardan tekrar doğrulup diğer pilotlara uçuşlarını bildirdiğinde, hayatın kendisi, bu yarı ölü eseri yeniden canlandıracaktı. Bu on beş mil üzerindeki yeni hayat ürpertisi tüm sorunları çözmüş olacaktı. Belki de denildiği gibi önemli olan, devam etmekte olan olaylardır. Bu nedenle Riviere, yeni uçuş talimatını verdi:
“Avrupa postasını saat ikiyi çeyrek geçe kaldırın,’ dedi. Ve Robineau bu şaşkınlık verici haberi duyurdu: gece uçuşları durdurulmuyordu.” (s.89)
Robineau ardından: “Denetlemem için bana o dosyayı getirin.” dedi.
Robineau ve Riviere’in yalnızlıkları bile, bu emirlerle, yani tek bir istencin güçlü eliyle askıya alınmış oluyordu.
Kaynak:
Eser: Gece Uçuşu Yazar: Antoine de Saint-Exupery,
Çeviren: Nilay Ormanlı