Sırf gocuğu on kilo gelirdi. Bir de dizine kadar çektiği el yapımı çizmeleri vardı ki, alimallah, ufak tefek karısına çaprazlama bağlatıp düğüm attırdığı bağcıkları en az yüz gram ederdi.
İşçilerin çoğu, adını bile bilmezlerdi zaten. Onlar için “Başefendi” nin tekiydi o. Hem de kendi birimlerinde çalışan dört “Başefendi”nin en okkalısı, kilise duvarı suratına rağmen en sevileniydi.
İşçiler, karısının yarım gün emek verip hazırladığı, nah her bir gözü bir kilo çeken, üç katlı sefertasını taşımak için adeta birbirleriyle yarışırlardı. Eve getirilecek öte beriyi taşımak için de…
Öyle ya, “hökümet gibi adam” dı o. Kirveliklerinin hatırını tutup, “bir sözünen” paralı işe yerleştirmemiş miydi kendilerini? Anaları elceğizleriyle dokudukları, kendi sürülerinden kotarıp ortaya çıkardıkları kilimleri, tülüceleri bağırlarına basıp teşekküre geldiklerinde, dualarına dualar katmamışlar mıydı?
Dağı taşı altın olan bu yalçın kayalıkları ekmek teknesine çeviren hükümet, kapı kapı taş kırıcı amele arayacak değildi ya… Kucağına alacalı bir kuzuyu basan babalar evvela Başefendi’nin odasına konuk olup meramını anlatmışlar, ebeden deden gelen kirvelik bağının pekiştirilmesini, evlatcağızlarının yerli bir işe girmelerini istemişlerdi.
Allah razı olsundu ondan. Girmişlerdi de sonunda. “Hökümetten aylık, canıma sağlık” sözünü düstur edinip, evi barkı köyden şehre taşıyarak, şapkanın tereğini gönüllerince dikmeye, çarşıda pazarda itibarlı, sözü dinlenir adamlar sınıfına girmeye başlamışlardı birer ikişer.
Yaylı karyolayı, pilli radyoyu, löküs lambasını, geyikli duvar halısını her aylığın ardından eve getiriyorlarsa, kimin sayesinde olduğunu akıllarında tutup, minnetle vefayla anarak, anmakla da kalmayıp, gönüllü birer pervane kesilerek etrafından ayrılmaz olmuşlardı.
İş dönüşü aynı arabayı paylaşırlardı çoğunlukla. Tu desen yere düşmeyecek kış soğuklarında, elektrik tellerinde kuşların kazık kestiği ayazlarda, yorgun bedenlerini sıcak bir döşeğin hayâliyle buzinge atan uykulu bakışların sahipleri, hâlâ kulaklarında kırdıkları taşların ve balyozların sesini taşıyarak, boş sefertaslarını dizdikleri zemine ayaklarını değdirir değdirmez tatlı bir uyku basar, bozuk yollarda hoplaya zıplaya giderken, evlerine doğru adım adım yaklaşırlardı.
O’nu, Başefendi’yi asla yanlarında istemezlerdi. Hükümete bile sözü geçen adamın oturacağı yer, taş kırıcı amelelerin yanı olmamalıydı. Onun yeri, yılların ustası, mektepli şoför Celâl’in koca göbeğinin ısıttığı şoför mahalli olmalıydı. Zaten maden mühendisleri de oraya oturmuyor muydu işleri düştüğünde? Kadın memurlar bindiğinde üç, erkek mühendisler bindiğinde iki kişi hesabıyla doldurulan şoför mahalli, Başefendi’nin değişmez makamıydı onlara göre.
(Bu, kadına üç, erkeğe iki uygulamasının, şoföre göre haklı bir sebebi vardı. “Niye onları üçer, bizi ikişer bindiriyorsun usta?” diyen erkeklere, “ağzınızdan hoh çıkıyor, camları buğulandırıyor, görüş mesafemi kısıtlıyor” diye cevap veriyordu. “Onların hoh’u yok mu?” diye sorduklarında ise, “kadının hohu mu olur canım?” diye ciddiyetle verdiği cevabı meşhurdu.)
İşte o gün de Maden’in verdiği siyah işçi elbiselerinin orasına burasına sinen maden tozunu soluya soluya gelinen bir kış ayazında dokuz vardiyasının işçilerini taşıyacak olan şoför, “hele bir çay içek de öyle devam edek” deyip dalmıştı içeriye.
Evi yakın olanlar bırakıldıkları Hamam Önü’nden birer ikişer hanelerine dağılırken, kalanlar “Müşür’ün oğlu Növzet’in Gayfesi”ne damlamışlardı çoktan.
Daha ellerinin donu çözülmeden önlerine konan çaylarla, tellendirilen sigaralarla, isli duvarların, acı tütün kokusu sinmiş direklerinin aşinası tavla-okey-kağıt şakırtıları, bardak-kaşık çıngıltıları, tok seslerin armonisiyle bildik saatlerini yaşayacaktı bir kez daha.
Esnafın çoktan yatağına yattığı kış gecesinde, kahvede vardiya işçilerinden başkası yer almazdı zaten.
Gerek Müşür’ün oğlu, gerekse uykulu gözlerle ayak üstü rüya gören iki çırağı, çay, kahve, ıhlamur ve yeni yeni piyasaya çıkan, şehrin bile lüksü olan oralet bardaklarını yetiştirmekte zorlanıyorlardı.
-Buraya bir demlik!
Ocaktaki de dahil, bütün başlar sesin sahibine döndü.
Başefendiydi.
İşe adam alıp, adam çıkartabilecek yetkiye sahip Başefendi…
Kahvecinin, iltimas geçerek löküs lambasının dibine oturttuğu adamdan gelen bu istek, oyuna başlanacağının işaretiydi. Bu rica reddedilir miydi?
Masadaki dörtlü keyiflendi. Arkalarına yaslanarak, gururla baktılar içeriye. Bu masaya oturmak, üstü nakışlı bakır demliği, şapkasını düşürene kadar içmek, her adama nasip olmazdı.
Demliğin masadaki yerini almasıyla hararetli bir oyun başlamıştı. Arası birer parmak açılmış, üzerinde bilmem hangi askerin, bilmem hangi tarihte, -belki de nişanlısı tarafından hediye edilmiş- çakıyla kazıdığı “gel teskere gel!” ibaresinin yazılı olduğu çatlak suratlı, ilk boyası vurulalı şunca sene olmuş masada, kül tablaları, alüminyum çay tabakları, iki fırt çekmeden biten bülbül çanağı büyüklüğündeki çay bardakları ve oyun kağıtlarının gelişigüzel atılmış tomarı, kırmızı maden toprağının hâlâ izlerinin bulunduğu eller tarafından elleniyor, karıştırılıyor, indirilip kaldırılıyor, kimi zaman da hırsla zemine çarpılıyordu.
Yolgeçti lâkaplı işçi, aynı mahallede oturduğu, -belki bir parça akrabalık da bulunan- Başefendi ile Allah yarattı demeden, kıyasıya oynadı. Çayına tutuştukları oyunun sonunda, diğerlerine çaktırmamaya gayret gösterip, daha önceleri de denediği yolu tekrarlamaya niyetlenirken, karşısındaki ondan önce davrandı:
-Hele bir yol ayakyoluna gidem de gelem.
Masadakiler şaşkın şaşkın baktılar “asadur” suratlıya. O, kalendermeşrep tavrıyla, gocuğunun içinden çıkardığı “pangunot”ları saymadan, neredeyse kahveciyle birlikte kahvehaneyi kilitlemeden ayağa kalkmayan Başefendiye de ne olmuştu?
Oyun arkadaşlarının aval aval bakmasına aldırış etmeden, dış kapının yanındaki ayakyolunun, alt ve üstünden birer karış kısa gelen kapısını gürültüyle açtı, giriyormuş gibi edip, yeniden kapattıktan sonra, o soğuk çehresine hiç de yakışmayan mânâlı bir gülümsemeyle, evinin olduğu Abuçimen mevkiine doğru yollandı.
Bıçak gibi kesen havanın yaladığı yüzünü okka çeken gocuğuna gömerken, “her zaman sen mi gideceksin ayakyoluna Yolgeçti? Bir seferlik de biz gidelim” diye mırıldanırken, aklından geçen plâna kendisi bile inanmıyordu.
-Her kahvehane çıkışında ayakyolu bahanesiyle masadan kalk ve paraları bana ödet! Ben sana gösteririm… El mi yaman ben mi?
*
Yolgeçti, içinden küfrede küfrede, kendisini daima uyanık görüp, kaytarmayı becerdiği çay meselesini bugünlük başkasına kaptırdığı için kızarak, Maden potinleriyle donmuş karları kütürdeterek yürüyordu. Nasıl avlanmıştı herkesin saydığı o adama? Başçavuşsa başçavuştu. Daha sünnet olduğu günü biliyordu. Ne vardı yani?
Kendi evinin bulunduğu sokağa yönelirken, Başefendinin ödeyeceğini varsayarak üstüste yuvarladığı çaylarla dolu bedenin müthiş sıkıştığını hissetti. Bu vaziyette mümkünü yok eve kadar gidemezdi. Cam gibi parlayan ay ışığında, her tarafı beyaza boyayan aydınlıkta sağına soluna bakıp, duldalık bir yer aradı ve melûl mahzun duran mahalle camiinden başka uygun yer göremedi.
Biraz korku biraz da sinirle açılmış gözlerini, kendisini görecek birinin olup olmadığını kontrol etmek için, feri kaçmış hasta bakışları gibi mat duran pencerelerde gezdirdikten sonra,
-Kim görecek yav bu saatte? Yap gitsin şu duvarın dibine, diyen ikinci sesin dediğine kulak verdi ve elini kemerine attı.
Attı atmasına ama gördüğü manzaranın dehşetiyle geri çekmesi de anlık oldu:
-Yandım anam! Çarpıldım! Kurtarın beni!
*
Ertesi gün buzinge sıralanmış uykulu bakışların ortak bir konusu vardı: Yolgeçti’ye geçmiş olsuna gitmek.
“İşten çıkmış, evine gitmeden evvel kahvede iki el oyun oynamış… Her zaman girmezmiş ama bu sefer şeytana uymuş. Masadakilerin ısrarıyla bir dolu çay içmiş. Eve yaklaştığı sırada bir sıkışmış bir sıkışmış ki sorma gitsin. E… ne yapsın zavallı adam, bulduğu uygun bir yerde abdest bozmak istemiş. Gece vakti, uykulu da olduğu için, yanlışlıkla camii duvarına sidiklemeye kalkışınca olanlar olmuş. Camiinin dış kapısı kendiliğinden açılmış, üstüne doğru koca bir tabut yürümeye başlamış. Korkusundan üstüne başına işeyen adam evine kadar bağıra bağıra koşmuş ve avluya yığılmış. Eğer teheccüde kalkan anası görmeseymiş soğuktan donacakmış ayazda. Dünden beri kuş yutturup kurşun döktürmelerine rağmen, hâlâ dili çözülmemiş. Korku nöbeti geçiriyormuş durup durup. Mahalledeki yaşlı kadınlar, ‘eceli gelen it camii duvarına bilmemneyder. Bir daha iflah olmaz o. Bir kırk günü geçirse… Çağası çocuğu var Allah korusun’ deyip duruyorlarmış.”
*
Tabutu kucaklayanın, kovaladıktan sonra yerine koyanın, Yolgeçti’nin sürekli yaptığı kaytarma hareketine karşılık, ders verme mahiyetinde, soğuk ama unutulmayacak bir şaka olduğunu gocuğun sahibinden başkası bilemedi.
Zavallı şakazede, günlerce yattıktan sonra ayağa kalktı, bir daha düzelmeyen kekemeliğiyle gitti geldi emekli olana kadar. Bir daha gece vardiyasına yazmadılar onu. Hep gündüz çalıştı, ezandan önce evinde oldu.
Vardiyayı kendi elleriyle kaldıran Başefendi:
-Akşam kahveye gelsene eski arkadaş. Sensiz oyunun tadı olmuyor, deyince, o:
-Tö tö tö tövbe. Bi bi bi daha mı tövbe, deyip yuvalarından oynayan gözlerini öte yana çeviriyordu.