Güller… Güller ve Güller

Gül üzerine söylenebilecekler bir sayfaya sığdırılabilecek gibi değil. Rengi başka, kokusu başka; duruşu, teni, bakışı, taşıdığı anlamların derinliği bir başka. Ve üzerine yazılmış onca öykü, masal… Dikeni bir de bülbülü gül’ün… Şairlerin belki de en vazgeçemediği, sevgilinin en sevdiği; hep narin, hep nazenin gül… Necib Mirkelâmoğlu’nun dizelerinde bakın nasıl rast bir incelik:
“Gül ağacı değilem
Her gelene eğilem
Çek elini elimden
Ben sevgilen değilem”
Bir peygamber kokusu olma ayrıcalığını taşıyan gül, her zaman vazgeçilmez bir motif olmuştur İslam dünyasında. Ki gül, alemlere rahmet olarak göderilenin kokusundan almıştır kokusunu. Bundandır aslında onu bu kadar sevilen yapan. Bundandır aslında ona bu kadar pervane yapan.  Ümmi Sinan’ın hassas dili ile anlatışı ilk karşılaşıp da gül ile etkilenişimin öyküsüdür. Derin bir mânâ ve mânâ aleminden sızıp gelenler sanki:
“Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tâcı tahtı
Bağı duvarı güldür gül
Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazar güldür gül”
“Gül” kelamı geçince Beşir Ayvazoğlu’nun enfes Güller Kitabı’nı anmak gerekiyor.İçeriğinin gül ile hiçbir alışverişinin olmadığı, Ortaçağ dünyasından kayıp gelen etkili roman Umberto Eco’nun “Gülün Adı”nın bıraktığı izi vurgulamak gerekiyor.“Aşk, ateş içinde biten bir güldür ve devamlı açar; ateş şiddetlendikçe bu gülün kokusu artar” diyen Yunus Emre’nin;  “Kara toprağın altında gül deren elleri gördüm” vurgusuyla belirsizliği silip atışının üzerinde durmak gerekiyor.
Gül ile oturup gül ile kalkan, gül ile demlenip hemhal olan gönül erlerinin sevda yolculuğunda gül kadar hassas duruşlarındaki hâl dilini anlamak gerekiyor.Gül kokulu sohbetler, gül kokulu geceler, gül kokulu aşklar…
Güller… güller… ve güller… Üzerine asırlar boyu söylenip yazılmışların inceliğini kavramak gerekiyor.Şiirler, mektuplar, masallar, öyküler ve yürekler içinde gezinen güller.Hepsinin arasında, gül kurusu yaşlar dökülen sayfaların anlattığını dinlemek gerekiyor.
“Cevher Gül’e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül’e, sevgi bana… Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları… Güzelliğimi arttır benim Gül’üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi. Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi. Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!. Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!” (İskender Pala)

Bu yazıyı paylaşın