Her gül, bir hayatı taşır, cümlesi sizin de içinizi ısıtmıyor mu gerçekten? Gül, aydınlık bir rüyanın ışıklı yollarını açtığı gibi, zulmetin kapılarını sonuna kadar kapatan tılsım oluyor kitap sayfalarında. Kitap sayfalarında deyişime bakmayın siz, dünyanın gül üstüne aşk olması için döndüğünü kim inkar edebilir ki hem? Böyle başlayalım sözümüze. Böyle başlayalım çünkü, değil mi ki her cemre için beklenilen bahar ve her sayfada açılan ömür ıssızlığı, bir gülü andıkça tazeleniyor farkında olmadan cümlemiz. İnanmak istiyoruz bizleri ateşe çağıran bir gül hatırına. İnanmak istiyoruz kargışlanmış günlerin ucunda bekleyen hayata. İnanmak istiyor ve hayatı taşıyan bir tek gül için, sızılı bir medeniyet rayihasını da biriktiriyoruz inadına. Çağrıldığımız gül sofralarının, ateşin arzularını seyredenler kadar büklümlüyüz kendi içimize bile. Biliyorum, şairler meclisinin biricik nesnesidir gül. Yılgınlık zamanlarının uzlet anında hatırlanan ve hatırlanırken sada ile selamlanan kelimeler büyüsüdür içimizde o. Adımlarımızı çabuklaştıran, bir saadet vaktini güle ayarlayan çağlardan geçtik, biliyorum. İncinmişliğimize aldırmadan, incinmesinden daha çok kaygılandık en sevgiliye, güle.
Gül diyoruz, bunu sessizce, kimsecikler duymadan söylüyoruz en çok. Gül diyoruz, merhamet kokan elleriyle annelerimizi anıyoruz gül yerine. Gül diyoruz, kısacık bir eskime düşüyor avucumuzdan, solgun bir yüzle diriliyoruz gül takviminden payımıza düşen umutla. Hepsinin yerine, vurulduğumuz bir tek gül gibi anarak geçmişin hikayesini, denizden kıyıya doğru çoğalan bir ses bekliyoruz yumarak kalbimizi. Kalbimizi yumarak çoğalan bir ses değil kıyıdan beklediğimiz. Gül diyoruz, kefenini hazır tutan bir babanın oğulları olduğumuzu söylüyoruz daha çok. Kıyıdaki ses, annelerin merhameti ve kefenini hazır tutan bir baba kadar ağır bir hayat taşıyor yaşadıklarımızdan biteviye. Gülün aydınlık kıldığı bir mihrap gibi a(rı)nıyoruz gülün şavkıyla. Aynı domurmuşlukla birleşiyor bir vahadan sesimiz;
Ey gül! Ey kararan günlerimizin biricik habercisi! Sana, çağları yırtan kefenlerimize sarılarak açıyoruz kalplerimizi ukbadan. Şimdi yerini beğenmeyenlere mahsus bir burukluk içimizde ve libaslarımız akşamları hayal sıkletimizi taşımıyor yeminle bile. Bilmelisin işte, kirlenen bir yerlerimize esrik tadını banıyoruz her vakit. Geçtiğin çağların soylu seferlerine imreniyoruz şimdi. İçimizde biriken korkunun bereketiyle aydınlanıyor kirlenen bir yerlerimize sürdüğümüz ilk gençlik satırları. Hatırlarsın ya, hani toplanmıştık ve bir eski zamandı; dünyanın en eski bir çağlayanındaydık, yavan ve fakat muhabbet buketleriyle seviyorduk aşk olup içimize sürdüğün hikmet aşısını. Toplanmıştık ve adını anıp, ateşler yakarak ısıtmıştık bütün evreni. Bütün evreni gül diye anlatmıştık, divançemizde bir sağırlık sonra. Toplanmıştık ve umurumuz olmuştun bizleyin. Süreğen bir fasıl nidasıyla karşılamıştık seni. Seni karşılamıştık gül günlerinde. Sustukça çoğalan, susarak çoğalttığımız çığlıklarla dolarken kırbalar, aynı yüzümüzle doğrulmuştuk gösterdiğin veche neresi ise.
Ey gül! Ey yankısı gül yangını duaların sahibi! Sana, bir dağ olup bütün haritaların en kutsal renklerini getirmiştik şunca zaman önce. Şunca zaman önceydi ki bütün düşünceleri, her gözün gördüğünü/görmediğini, berrak bir sabahla göstermiştin bizlere. Bakraçlarımızı, pınarına daldırırkenki heyecanımıza tebessüm deryası incilerini göstererek katılmıştın. Kılıçlanmıştık aynı asır içinde ve kılıçlanmıştık gül kardeşliğine halel gelmeye diye. Harç karmıştın bizleri kardeş bilip. Uyuduğun zamanlarda bile görklü bir dünya vaadetmiştin. Geçtiğin sokaklardan bilinirdi görmeyen gözlerce geçtiğin. Bilinirdi adını aynı el ile yıkamışların yüzlerine sürdükleri dinçlik. Yeminlerin senin adınla anıldığı olurdu yolda kalmışlar arasında. Su gibi berrak bir merhamet eklemiştin içimizin ırmaklarına. Berrak bir ırmakleyin, Yusuf’u hüsünleyerek ve çalap sözümüze kem olsun şifa, sakasıydık bilinmez kuyularda. Peki neydi hiçliğin haritasında bekleyen?
Ey gül! Ey uçurumların kıyısında bekleyen gümrah yankı! Günlerimizin hoyrat yüzünü şimdi bir kış tedirginliği ile taşıyoruz içimizde. Şunca zaman seni, hep seni adımlarken, bir hazan çağını ödedik ödenecek bütün hesapların üstünde. Tozan bir heyula denizinde, bir salim dağ eteğinde ve evlerin çatılarına kurduğumuz kölelik kafesinde hep seni, hep seni andık. Vara diye yüzümüz tılsım, vara diye elimiz kir, vara diye kalbimiz zencefil şimdi. Gökçe katından bir güneş seli dökülsün, vara diye evlerimize yeniden gül mevsimi. Senin yanındayken bir gün ışımasıydı duaların kalbimize ağan sırrı. Sen varken gül oluyordu takvimler. Yenilgi sen aramızdayken güzeldi yengiden bile.
Ey gül! Ey saklı kalmış bir masal denizi! Senin kokunu arıyor şimdi ülkeler, kıtalar. Senin sevgiline duyduğun vuslat hasretiyle çatlıyor aşki olan bütün yürekler. İçimizde, yorgunluk atlasının delişmen atlarıyla koşturuyoruz sevgimizi; katranlara, neft kokulu bulvarlara ve caddelere rağmen. Vara diye yüzümüz tılsım, vara diye elimiz kir, vara diye kalbimiz zencefil şimdi. Gökçe katından bir güneş seli dökülsün, vara diye evlerimize yeniden gül mevsimi.