Rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nu tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, bir gazetede onun için yapılan benzetme aklıma geliyor: “Âkif duruşlu bir ses”. Hakikaten de babam özü sözü bir, hatta tırnak içinde incitici derecede hak sözlü, adam gibi adamdı. “Doğrunun hatırı, dostumun hatırından önemlidir” derdi ve neye mal olursa olsun doğruyu söylerdi. Bu çoğu zaman yalnız kalmasına neden oluyordu ama o bunu hiç umursamazdı. Sevimli ve güler yüzlü bir adamdı babam. Ama çok agresif bir yanı da vardı. Sinirli oluşu kendisiyle ilgili şeylerden değil, sadece İşiyle, davasından ötürüydü. Hakka ve hakikate öylesine bağlı bir adamdı ki hataya, tembelliğe, ihmale hiç tahammülü yoktu.
“Müslümana yirmi dört saat yetmez. Çalışmak, çalışmak gerek” derdi ve özellikle güçlü konumda bulunan arkadaşlarına ve kardeşlerine ısrarla tavsiyelerde bulunurdu. Bir kez bile kendisi için hiçbir şey istemedi ve beklemedi. Ülkemiz ve Müslüman-Türk toplumu için kendisini yıprattı ama maalesef kendisini ‘devletli’ zannedenlerin pek çoğu onu anlamadı, anlamak da istemedi. Babam en çok nereden ve ne için geldiğini unutanlara acıyor ve kızıyordu.
Mustafa Miyasoğlu’nun hayatının amacı islâm davasına hizmetti ve bu yolda Müslümanların kültürle kalkınabileceğine olan inancı tamdı. Onun için hayat, davası ve ailesiydi. Yaşadığı ve dolayısıyla yaşattığı sıkıntıları bu çerçevede ele aldığımız zaman bizim için ‘sıkıntı’ olmaktan çıkıyor. Bir mütefekkirin yaşadığı sıkıntılar elbette eşine ve çocuklarına olumlu ve olumsuz anlamda yansır. Bu kaçınılmaz bir şey. Aslında bir fikir adamının, özellikle de mücahit bir mütefekkirin evladı olmanın bir lütuf olduğunun farkındaysanız, yaşadığınız sıkıntıları ‘sıkıntı, dert, çile’ olarak görmezsiniz. Bu sizin o ‘adamla olan bağınızın gücüyle, sadece kan bağı değil, ruh bağınızın da güçlü oluşuyla ilgilidir. Sadece bir baba-evlat değil, aynı zamanda babamın da en sık kullandığı ‘ruh akrabası’ olmanız yaşadıklarınızı sıkıntı olmaktan çıkarır. Bunun belki zamanında yeterince farkına varamadık, ama şimdi düşündüğümüz zaman dostun çilesi de zevk imiş diyoruz.
Ben kitap okumanın ne kadar güzel olduğunu geç de olsa anladığım zaman, babam ‘ayaklı bir kütüphane’ konumundaydı. O zamanlar edebiyat, kültür ve sanat hakkındaki en büyük otorite babamdı ve bu düşüncemin şu anda bile pek değiştiğini söyleyemeyeceğim. Edebiyatın, kitap okumanın, yazmanın ne olduğunu, ne kadar önemli ve güzel olduğunu onun sayesinde öğrendim.
O benim için bir öğretmendi, hem de katı kuralları olan, yanlışa taviz vermeyen, öğrenmeye direnen çocukluğumla pes etmeden savaşan bir öğretmen. Asabi, ama sınırsız bir sevgiyle doluydu. Asabiyetinin sebebi de belki olağanüstü sevgisinin ve fedakârlığının getirdiği eğitme arzu- suydu. ilk gençlik yıllarımda babamın öne çıkan özelliği tabii ki öğretmenliği oldu. O bitmek bilmeyen öğretme aşkına, okulda öğrenciler, evde de biz muhataptık. Emin olduğum bir şey var ki, o da çok az babanın çocuklarının hayatıyla, eğitimiyle ve geleceğiyle benim babam kadar uğraştığıdır.
Baba-oğul ilişkisi benim için çok sıcaktı. Babam bizimle arkadaş gibiydi. Bu arkadaşlık sanıldığı kadar kolay ve eğlenceli değildi çünkü babam bizi her anlamda öylesine çok seviyordu ki, bizi tamamen kendi halimize bırakmaya kıyamıyordu. O yüzden bu arkadaşlık bizim açımızdan biraz sıkıntılı oldu. Çünkü muhatap olduğunuz arkadaş her şeyi sizden daha iyi biliyor ve olacakları sizden çok daha önce kestiriyordu. Ben bu gerçeği ergenlik çağımda görmüş ve kabul etmiştim, o yüzden beni sürekli yönlendirmek isteyen bu arkadaşın babacan tavrına gücenmiyordum. Babamla oturup tavla da oynardık, bahçede mangal da yapar ardından film de seyrederdik. Sosyal ve özellikle de kültürel meseleleri saatlerce oturup konuşurduk. Daha doğrusu babam anlatır biz dinlerdik. Her konuşması bir konferans niteliğindeydi. Beş-altı saat durmadan ve bıkmadan anlattığı geceler çoktu. En çok konuştuğumuz konular sanat ve edebiyat konularıydı. Babam boş ve sıradan şeylere vakit ayırmayı sevmezdi. En sıradan konu bile kısa sürede bir bakmışsınız ya sosyal bir meseleye, ya da kültürel bir mevzuya dönüşüvermiş.
Şimdi babamın o bazen sevecen, bazen asabi, ama her daim telaşlı hâlini özlüyorum. Türk milletinin birer ferdi olarak her şeyi en doğru şekilde yapmamız için ateşli bir çaba içerisinde oluşunu özlüyorum. Bu yüzden bana kızıp bağırmasını bile ne kadar özlüyorum, anlatamam.
Babamın çok güçlü bir iman sahibi olduğunu, dini, vatanı ve kültürüne hayatını adadığını biliyordum. Fakat hastalığı süresince nasıl bir iman sahibi olduğunu çok daha iyi anladım. Beynindeki tümörler algısını ve konuşmasını zorlarken dahi seminerlerine ara vermemesi, başına ağrılar girerken bile haftalık gazete yazılarından ve yeni çıkarılacak kitaplardan başka bir şey düşünmemesi üzücü ve yorucuydu ama bir yandan da gururdan gözlerimiz yaşarıyordu.
islâm davasına ömrünü adayan neferlerden biriydi o. Türk- islâm kültürünün sözcülerinden, entelektüel mücahit kavramının için dolduran adam gibi bir adam. Usta bir edebiyatçı ve engin bir bilgi birikimine sahip kültür hocası. Demir gibi sapasağlam bir karakter, acı da olsa dosdoğru konuşan doğru bir adam: Mustafa Miyasoğlu… Kanatları ufuklara çarpa çarpa kanayan Gümüş Kanatlı Kartalım, ak saçların gözümün önüne geldikçe yaşlandığını, gözlerindeki heyecanı gördüğümdeyse hâlâ bu dava için genç bir ruh taşıdığını görüyorum, ilelebet yaşayacak mücahit ruhun hep bana rehber olsun…
Onu düşününce benim dilimin ucuna bir şarkı sözü geliyor ve “O adam benim babam!” dlyesim geliyor hep. Beni severken “Canım babam” derdi ve şuuru kapanmadan önce hatırladığım son sözleriydi bunlar. Zar zor kaldırdığı kollarıyla ağabeyime, kardeşime ve bana sarılmış ve bana sarılırken tekrar tekrar “Canım babam… Canım babam” demişti. Sabahları uyandığımda onu görüp on-on beş dakika sohbet ettikten sonra işe gittiğim günleri ve döndüğümde bana “Hoş geldin oğlum” deyişini çok özlüyorum…
O benim için baba, hoca ve arkadaştı. O benim Gümüş Kanatlı Kartal’ımdı.