Zaman yoktu, akmıyordu.
Bir vardı, başka da bir şey yoktu.
Bir varmıştı, bir yok muştu.
Nazan Bekiroğlu

Bir küçük pencere, güz esintisi, kuşlar, ezan sesi;

Sokaklarda sarı yağmurların ayak izleri.

Öyle usul usul doğan bir güneş. Kendi halinde bir aydınlık.

Radyoda eski bir şarkı, naftalin kokusu, makine tıkırtısı, derin derin iç geçirmeler. Hep aynı renk günler ve geceler. Ve biz üç kardeş.

Üçümüz binlerce insanın ortasında, dünyadan çözülmüş, kendi dünyamızın şarkısını mırıl­danırız yıllardır. Öyle yüksek sesle değil, dudaklarımızın ucundan usulca dökülür kelimele­rimiz.

Endişeli, öyle korkak, sessiz ve tüm dünyanın dışında. Öyle kırılgan öyle tedirgin, Dış dünyanın ruhumuzda açtığı yaralarımızı onarmaya çalışarak.

Ablam Halime. Adı ile müsemma. Öyle sessiz, öyle uysal. Aramızda rahmetli anneme en çok benzeyen o.

Gözlerinde her söyleneni onaylayan bir ifade, dudaklarının kenarında ezelden asılı kalmış bir tebessüm. Mor damarların kabarıp yol yol uzandığı incecik bir boyun. Kemikleri belirginleş­miş, derisi incelmiş elleri ve bu ellerin üzerinde yer yer kabaran yaşlılık benleri. Ablam bir deyim olsa sanırım” Süt dökmüş kedi gibi ya da karıncayı bile incitmez.” olurdu kuşkusuz.

Kapının yanında bir eski sandalye. Boyası dökülmüş, oturağı kırık. Atmak gelmiyor aklımıza. Ablam, boşlukta kalan yere allı morlu bir minder sıkıştırdı.

Odada ağır bir eski zaman kokusu. Makine tıkırtısı. Ablam hiç durmadan bir şeyler dikiyor. Boynunda masura, elinde kuru bir sabun. Tek gözünü kısarak masanın üzerine serdiği kuma­şı sabunla çiziyor. Bir kenara oturup teğer yapıyor. Ortada büyük bir masa. Üzerinde baba yadigârı kocaman, ağır bir makas. Makasın üzerinde babamın parmak izleri. Ablam makası her sefer” bismillah” diyerek alıyor eline.

Bir kenarda mağrur, bir küçük mıknatıs. Etrafında iğneler. Sessizce toplanmışlar bir araya, uçları körelmiş, metali yorgun.

Pencerenin önünde eski bir sedir. Sedirin üzerinde kavuniçi bir örtü. Sırtını pencereye daya­mış, kanaviçe ile işlenmiş minderler. Sedirin bir kenarında üst üstte koyulmuş kar beyaz yatak örtüleri, yastık kenarları, pikeler, kumaşlara dikilmiş danteller.

Aralık duran pencereden esen rüzgâr, kumaşlara değdikçe naftalin kokusu yayılıyor odaya. Duvarda yorgun bir saat. Zaman, sessizce akıyor akrep ve yelkovan arasından. Dikiş makinasının tekeri arasına sıkışmış zaman, teker döndükçe bölük pörçük dağılıyor or­taya.

Ortanca ablam Güzide. Son yıllarda yüzünde, ağzının kenarından çenesine doğru inen iki uzun çizgi belirdi. İnceldi, küçüldü bedeni. Solalı çok oldu gözlerinin yeşili. Çok oldu uzun, gür kirpiklerinin gölgesinde rengini kaybedeli.

Erik ağaçlarıyla dolu arka bahçeye bakan oda onun. Pencerenin yanında küf yeşili kadife ber­jer. Oturmaktan yüzü aşınmış. Yanında büyükçe bir sehpa. Üzerinde rengârenk ipler, ince uçlu elişi makası, kasnak, bir kutunun içinde irili ufaklı dizilmiş dikiş iğneleri. Ablam, son bir yıldır iş işlerken kasnağa iyice eğiliyor. Beli de omuzları da bu eğik duruştan şikâyet etse de biraz dinlendiğinde susuyor bu uzuvlar. Ama gözleri… Defalarca kez çığlık atıp sonra umudu kesen gözleri.

Bir akşam, yine kızıllık basmadan önce soluk sarıya döndü güneş. İşte o akşam gözleri gör­medi bu sarıyı. Ablam işte o zaman yaşlandı. Birkaç gün sonra gözlerinin feri, çekine çekine, küskün geldi oturdu göz bebeklerine. Ama eskisi gibi olmadı hiç. O günden yaşlılık kaldı geriye, bir de müzminleşen bir baş ağrısı.

Ablam, durup çiçekli örtüsünü düzeltiyor. Pencereden gelen ışıkla örtünün alacası birleşip gözlerine vuruyor. Ne güzel gözleri var ablamın. Bir anda yeşeriyor, bir anda soluyor. .

Güneş değdikçe yüzündeki hüzün damlıyor beyaz kasnak üzerine. Güneş değdikçe dalga­lanıyor hüznünün renkleri. Al al gelincikler, mor mor lavantalar damlıyor iğnenin ucundan.

Şimdilerde onda kalan sadece sonbahar renkleri.Hiç şikâyet etmeden işliyor soluk renkli kuru bir yaprağı, bir ağaç dalını, eylül ayını.

Gözleri ağrıyor yine. Gözlerini kapatıyor. Karanlığa dayanamayıp tekrar açıyor hemencecik. Karanlık korkusu, ağrıdan ağır basıyor. Dikilenler, işlenen nakışlar bitince tertemiz ak bir beze sarılarak büyükçe bir sepetle pencere­den aşağı sarkıtılıyor. İhsan amca yaşlandığı içi oğlu alıyor artık siparişleri. Ablamlar hiç ara vermeden, dinlenmeden yeni işlere başlıyorlar. Belki de arada oluşacak o bir anlık boşluktan, belki de o boşluğun büyümesinden korkuyorlar. O boşluklarda kendileriyle karşılaşmaktan, kendileriyle yüzleşmekten kaçıyorlar.

Ruhlarının, duygularının görünür olmasından.
Rutinlerini bozacak en ufak ses dahi tedirgin ediyor onları. Öyle kırılgan, öyle ürkek kalpleri. Söylenmemiş sözler, kaçırılan bakışlar; duvarlarda, pencerelerde, kapı altlarında birikiyor. Ağırlaşan sözcüklerin üzerini bağlıyor kalın bir toz bulutu. Üfleyecek kadar bile istekleri yok.

Geride kalan yılların orasında burasında gezinip dolanmalar. Erken vazgeçişler… Elenip erkenden duvara asılmış bir ömür.

Dışarıdaki dünyaya kapalı kapılar. Hem dışarda da ne var ki? İnsanların yükleri hep aynı. Bakışlar aynı, düş kırıklıkları aynı.

Uzun uzun durmalar, görmeden bakmalar, konuşmadan susmalar, anlamadan dinlemeler. Mış gibi hayatlar. Ne zaman bu kadar yoruldular? N e zaman bu kadar içleri geçti? Ben de bilmiyorum. Sanki dışarıda bir şeyler var. Gerçeğin, görmenin, dokunmanın verdiği acı. Uzakta olmanın verdiği güven, hayal kırıklıklarının acısını hissetmemek için örülen duvarlar. Bu duvarların arkasına sığınılan bir hayat.

Gökyüzü ve yeryüzü. Ev ve sokak. Üçkardeş. Üç ayrı dünya. Nefti bir yağmur başlıyor. Toz yollara yapışıyor. Cadde ıslak, rüzgâr kuvvetli. Denizin iri dalgaları maviyi yeşile, yeşili kurşun rengine dönüştürüyor. Çay demliyorum, iki karanfil atıyorum içine.

Ablalarımın yüzüne tebessüm yayılıyor. Bir anlığına rengi değişiyor yaşamın. Pencerenin kenarındaki divana oturuyorum. Sırtımda kalın bir yelek. Ayağımda annemin ka­lın patikleri. Aydınlık, gözlerimi acıtıyor. İnsanın gözü, içine bakmaktan kamaşınca dışını zor görüyor. İleride toprak bir yol, yapraksız ağaçlar. Eylül, tozlu tozlu uzanıyor. Bir tren ilerliyor. Ağırlaşıyor ve duruyor.

Telaşsız inişler, renksiz vedalar, cansız kavuşmalar, sessiz uğurlamalar, el sallamalar. Sonra düdük sesleri. Tekerler hafifçe kımıldanıyor.

Arkası dönük bir kadın. Gövdesi yaşlı, yüzü genç. Eşarbında mor mor boncuk yığınları, öbek öbek toplanmış.

Üstünde yol artığı izler, yüzü güleç. Kadının kucağında kırmızı yanaklı bir çocuk, uyku mah­muru gözlerini annesinin omzuna koyuyor.

El sallayanların üzerinde, boynu bükük özlemler. Suskun gövdeler konuşan yürekler. Ah içimiz. İnsanoğlunun içinde ne çok suskunluk birikmiş. Herkesin ardında yorgun göl­geler ve her yüzde solgun lekeler. Gelip geçen herkes, bu yollarda kendinden bir şeyler bı­rakıyor. Ayrılıklar, hayal kırıklıkları, yalnızlıklar, beklentiler, kavuşmalar, gelmeler, gitmeler, vazgeçmeler.

Boş durmamak, bir meşgale bulmak. Annemden öğrendiğim kadim bir ayakta kalma yönte­mi.

Gün akşama evrilirken kuru bir güz esintisi başlıyor. Dallara tutunan yapraklar sallanıyor. Toprak uçuşuyor sağa sola. Ağaçlara konan birkaç kuş havalanıyor.

Tren garını, kara treni, sararmış yaprakları, ince ince yağan yağmuru çizmeye başlıyorum bembeyaz kâğıda.

Ablalarım soğuyan çaylarını yudumluyor. Öyle telaşsız, öyle rahat. Dışardaki hayatın telaşlı ayak seslerinden, kalabalıklarından, kavga ve gürültülerinden çok uzakta; hafif hafif adımlarla geçiyoruz dünyadan.

Bu yazıyı paylaşın