He: Gönlümü Put Sanıp Kıran Kim?

güpe gündüz uyuyan adam /gözlerini açıp aynasında /gördü /deryaları

Asaf Halet Çelebi

He’nin şiirlerinde “tennure giymiş ağaçlar / aşk niyaz eder”. Semâ eden ve teganniye duran varlıklar, cezbe halinde devreder. Kozmik zikir, yedi kat arşa yükselir. Vecd içinde ayin eder ağaçlar, kolları iki yana açıl­mış dervişler gibi. Mevlânâ’nın devranına katılır; ritmine uyar, içten içe döner güneşli bahçelerde ağaçlar. Mistik bir tavır ve me­tafizik bir sezgiyle, ebedî güzelliklere açar kucağını:

“ben ki zamansız bahçeleri kucakladım”

He’nin “içindeki nigâr başka nigârdır”. O döndükçe gökler döner, gökler döndükçe içindeki semâya “nece yıldızlar akar” … Ve gülünce güller açar benzinde He’nin. Şevk, ışık, neşe âleminin habercisinin. Hüzün- lendiğinde dökülür gözlerinden inciler.

Nûrusiyâha ağladım

Buğulu masallardan, tarçın kokulu âlemlerden çıkıp gelmiştir sanki. Her birin­de tükenmez hazine saklı olduğuna inandığı masallar diyarından. “bir vardım / bir yok- tum/ ben doğdum/ selim-i sâlisin köşkün­de” diye başlar Nûrusiyâh şiirine. Cihangir sokaklarında oynadığı oyunları hiç mi hiç unutmamıştır. Bu oyunların melodili te­kerlemelerini anımsatan bir geçişle, Selim-i Sâlis vaktinin kırık bir aşk hikâyesine taşır okurunu. Sözcükler sarayın sükûtundan ne­şet eder:

“sebepsiz hüzün hocamdı /loş odalar mektebinde harem ağaları lalaydı /kara sevdâma”

Durmaksızın ağlar, Nûrusiyâh’ta. Sultan Selim’in öfkesini çeken, gözdesi Mihriban ile mûsikî meşk ettiği bestekâr Sadullah Ağa’nın buruk aşkına ağlamaktadır.

“uyudum / büyüdüm / ve nûrusiyâha ağladım”

Hilmi Yavuz, “nûrusiyâh/kara güneş” im­gesinin Batı’da Hölderlin’den Nerval’e, Doğu’da ise Şebüsterî’den Şeyh Gâlib’e, oradan da Âsaf Hâlet Çelebi’ye uzanan bir arketip olduğunu söyler.1 Hayâl âleminin zenginlikleri içinde dolaşan He, bu arketipi şiirinin büyülü iklîmine taşır.

III. Selim’in icat ettiği sûzidilâra makamını muhayyilesinde bir alegoriye dönüştürür. Sûz-ı dilâra, tambur, nûrusiyâh ve saray sözcükleri ile mûsikîşinas Üçüncü Selim im­gesine çağrışım yapar.

“nûrusiyâh’a ağladığım zaman /annem sûzudilâra idi

ve babam bir tambur /annem sustu/ babam küstü”

“Geçti Galib Dede candan yâhû” diyen şâir, nûrusiyâh metaforuyla Hüsn-ü Aşk mesne­visinde güzelliği temsil eden Hüsn’e ulaş­mak için kalbin kalesine doğru yapılan o çetin yolculuğu da yansıtır. Nûrusiyâh, yal­nızca bir medeniyetin nişânesi değil, ârifin hakikate vardığı son eşiğin remzidir. He, o sırra eremediği için “nûrusiyâh” diye ağlar:

“ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım

nûrusiyâaah

nûrusiyâaahhh”

He’nin iki gözü iki çeşme

Tahayyül, düşünceden önce gelir, der İbn Bâcce. He’nin eşsiz muhayyilesinde “he/ -*” harfi, bir çift ahu göze dönüşür. Hüsnü hat sanatının hayli rağbet gösterdiği he’nin gözleri, kendi gözleridir. He’nin o kara kara bakışları kendi bakışlarıdır. Bu yüzden iki gözlü güzel he, onun gözdesidir. Ve gözleri mahzun He, kendisidir.

“He’nin iki gözü iki çeşme” …

Gerçeğin aynasından yansıyan duyguları, hayâlin harfleriyle yeniden dokur şiirlerin­de. Arap alfabesinde he (v*), Allâh lafzının sonu, hüve’nin ise başlangıcıdır. Bu harf, “Âh mine’l-aşk” levhalarındaki âh’ın yükse­lişinde, ejderhanın soluğunda, Ferhâd’ın is­yanında yankılanır. Vuslat arzusuyla külün- günü dağın kalbine saplayan Ferhâd’a cân havliyle seslenen şâir, eskiyi yeni bir dille, gelenekseli modern biçimle buluşturur.

“vurma kazmayı ferhâaad

ejderha bakışlı he’nin iki gözü iki çeşme âaahhh”

He, bir bakıma Ferhâd’ın mazmûnudur. Şîrîn’in hayâliyle Bîsütun dağını, o geçit ver­mez sarp kayayı delik deşik eden Ferhâd’ın gözlerinden fışkıran yaşlarda “he” harfinin hüznü gizlidir. Ferhâd’ın dumanı tüten âhı, dervişlerin vecd anında çektikleri “hû” zik­rini hatırlatır. Bu, beşerî aşktan ilâhî aşka bir varıştır; müşahhastan mücerrede usulca yol alış.

“Şiir denilen kelime arabeski, bize tıpkı hayatta olduğu gibi müşahhas malzeme ile mücerret bir âlem yaratır.”

Ben başka yerdeyim

Kadîm düşünceleri yepyeni bir sesle yorum­lar He. Cüneyd şiirini, cezbe hâlinde benli­ğinden sıyrılan Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Cüb- bemin içinde Allah’tan gayrı bir şey yok.” sözünden ilhamla kaleme alır. Tasavvuf kül­türüne âşinâ bir ailede yetişen, yedi yaşında semâ eden şâir, Vahdetü’l-Vücûd kavramını şiirin damarlarına ince ince işler. Görünenin ardındaki görünmeyeni görür. Çünkü var olan, yalnızca Hakk’ın varlığıdır.

“aç cübbeni cüneyd ne görüyorsun görünmeyeni”

Şâir, Cüneyd şiirinde insanın seyrüs-sülûk ile aslına rücû edişini anlatır. Bu dönüş beden­sel değil, nefsânî bir yolculuktur; kötülüğün iyiliğe hicreti. Ben’i terk eden rûh, başka yerdedir. Coşkun bir Allah aşkıyla, benlik O’nun varlığında eriyip yok olur. Fenâ’ya ulaşmadır bu.

“cüneyd nerede / cüneyd ne oldu/

sana bana olan /ona da oldu /kendi cübbesi altında / cüneyd yok oldu”
Ben bir denizde eriyorum

Sidharta şiirinde mistisizmin deryasında erir, Trilobit’te ise o denizleri içip Nirvana’ya va­rır. Sidharta… Hint felsefesine ve Budizm’e ciddiyetle eğildikten sonra kaleme aldığı ilk şiir. Bir ağacın ufacık tohumdan çıkıp kâinatın sınırsızlığı içinde çoğalmasını te­fekkür eden bir Budist’in hissettiği dingin­liği resmeden Sidharta.

“koskoca bir ağaç görüyorum / ufacık bir tohum­da”

Ten kafesinden kurtulup sonsuzluğa doğ­ru sürüklenip gitmek ister He. Hint kültü­ründe bir çeşit dua olan “om mani padme hum”la evrensel bir rotaya yönelir.

“ben bir denizde eriyorum / om mani padme hum”

Çin ve Japon kültürlerine aşinadır, haiku şi­irlerini ezbere okur. Mısır uygarlığına yöne­lişinin meyvesi olan Mısrı Kadîm”de varolu­şu sorgular: “acaba ot gibi yerden mi bittim” Öte yandan düşünür, zamanın doğası üze­rine. Nasıl unutulur zaman? Ya da zaman unutulabilir mi?

“zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor” Platon’un alegorisi ile kendi bilinç derinli­ğini ilişkilendirdiği Mağara şiirinde, okuru bilinçaltının en kuytularına davet eder. İçin­deki mağarada, çok eskilerden -ta çocuklu­ğundan- gelen; ninelerin, dadıların anlattığı masallardan süzülen ve yalnızca gölgeler nispetinde beliren sihirli tasvirlerle dolu bir yığın kitap vardır. Bunlar, kendine ayna tu­tan birikmiş hatıra, düşünce, sezgi ve yaşan­mışlıklardır aslında.

“içimdeki mağarada / bir yığın kitap var”

(…) hepsinin yüzleri benim yüzüm gibi”

Muhayyilesinde bin bir nilüfer açar Cihangir’de kocaman odaları ve geniş so­falarında dadıların, halayıkların, kalfaların boy gösterdiği, havuzlu ahşap bir konakta açar gözlerini hayata. Sene1907, Aralık ayı­nın 29’u. Çocukluğunda dinlediği masallar, He’yi sonsuz hayâllerin okyanusuna daldı­rır. Bahçelerde narların ağlayıp ayvaların güldüğü. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte sihirbazların yer aldığı. İki tası vu­runca birbirine, içinden halayıkların çıktı­ğı… Çiçekli daldan bahçe duvarına konan kuşun silkinip genç bir

şehzadeye dönüş­tüğü… İğne deliğinden kervanların geçtiği efsunlu düşler içinde kaybolurdu.

“hayal hayal içinde / dünya bir hayal dolabıdır / aynalardan geçer”

Üzerine garipliğin kokusu sindiği vakitler­de bin bir nilüfer yüzerdi muhayyilesinde. Pencerede, elini yüzüne dayayıp limonlu­ğun içindeki kırmızı toz dolu sandığı düşü­nürdü. Bahçede dalından düşen yemyeşil yapraklardan ötürü koyu yeşil olurdu ha­vuz. Uyku ile uyuşukluk arasında salınır- ken, havuzun fıskiyesi üzerinden taşan su, fırıl fırıl dönen insan olurdu:

“ve rüyamda / fıskiyenin üstünde /fırıl fırıl dö­nen insan”

Düşten hayâle uyanırdı kimi vakitler. Kırıl­mış merdiven taşlarının altında tesbih bö­cekleri belirir, yerin altından çıkan solucan­lar boy gösterirdi. Büyük bademin altında toplanıp koyu sohbete dalar, bir gidip bir gelirlerdi. Yaprakların ritmik boşluğundan süzülen ışıkta pırıl pırıl bir güneşi temâşâ ederdi. Göğü düşlerdi, erik ağacının arasın­dan görünen göğü. Hatırlardı, hâreli deniz­lerde gezindiği o günü. “küçük kedim /molozlu sokakların ağır uyku­sundan gerin /bilirim ki sen/bu çöplükten değil- sin/ benim gibi garipsin”

Deniz ışıltıları içindeki loş ve ağırbaşlı bir konakta, aslında ağaçların arasında unutu­lan çocuk değil midir He? Pencereden bir­likte sokağı seyrettikleri küçük kedisiyle tavan arasına kaçan, hep unutulan çocuk… Lirik ikindilerde, iskambilden yaptığı ku­leleri yıkılmış hâlde sessiz sedasız sedirine oturur, bekler. Neyi? Yaramaz bir kızın ge­lip kendisiyle oynamasını. Sırf bu yüzden, bütün oyuncaklarını ve bütün nedirciklerini vereceği küçük kızı… O hiç gelmeyeni.

“Her insanın tenha ve gizli tarafları vardır. Sa­nat bizim bu yalnız tarafımızın ifadesidir.”

Bir çam vardır, doğduğu odanın tam önün­de. İşte bu çamın dikenli yapraklarında, rüzgârda titreşen kafesin deliklerinden içe­riye dolan, sonra duvarda oynaşan bin bir ışığı seyrederdi. Bu ışık hüzmeleri canlanır, can sıkıntısı çeken çocukla adeta şakalaşır- dı. Ve akşamın acısı içine çökünce, uyurdu çocuk.

“benim en güzel çocukluğumu /ahmak bir ayak ezdi.”

Gönlümü put sanıp da kıran kim?

He, içindeki çocuğu hep diri tutar. Yakından tanıyan Nurullah Ataç ve çoğu yazara göre zarîf, asîl, kibar bir İstanbul beyefendisidir. Ve tükenmiş bir neslin son ferdi. Misafirlik­ten dönerken cebine bir dilim kremalı pasta saklayan. Vapurda etrafındakilere ısrarla kakule ikram eden. Yakasında karanfil, koltuğunda kitaplarla Küllük’e gelen. Ma­sanın üzerine çıkıp lirik bir sesle, abartılı jest ve mimikleriyle şiirlerini okuyan. İşte bu çocuksu hâlleriyle her daim alay konusu olur. Esmerliği, tombulluğu, sarkık bıyıkları nedeniyle kimi zaman Çinli birine kimi za­man da Hintli bir zencefil tüccarına benzeti­lir. Türkçe, Farsça ve Fransızca yazar şiirleri­ni. Alışılmış kalıpları aşan şiir anlayışı, onu karikatürlerin vazgeçilmez figürlerinden biri hâline getirir.

“Siz duyamıyorsunuz. Ben ince hisler ve şâirânelikle duyuruyorum. Siz söz söylemesini beceremiyorsunuz, ben ölçülü biçimli ve ahenkli laflar uyduruyorum.”

Tasavvufu, kadîm Doğu motiflerini, Dîvân şiiri estetiğiyle Fransız sembolist şiir anla­yışını aynı kadehte bir iksire dönüştüren; kendine has modern bir şiir tarzı inşâ eden He, yaşadığı dönemde ne yazık ki anlaşıl­mamıştır:

“Bize cahil diyorlar, halbuki ne şarkı bilirler ne garbı! Ne eskiyi bilirler ne yeniyi! Şinasi’nin meşhur beytini hatırlatıyorum: Nasıl bu taze maarifle eskiler alayım?” Şiirleri anlaşılmadığı için deli saçması sa­yıldı. Sidharta’daki “om mani padme hum” mısraı, yıllarca mizah dergilerine malzeme edilmedi mi? Mısrı Kadîm şiirine Eski Mı­sır atmosferini çağrıştırmak için kullandı­ğı “kama pet, kama tâ” gibi kadîm dildeki ifadeler, çağdaşları tarafından hezeyan diye yaftalanmadı mı? Hatta erken bunama teşhi­siyle alaycı ve sert tenkitlere maruz kalmadı mı? Âh! Unuttu adını Âsâf Hâlet Çelebi, adı olmayan yerlerde.

“ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

güzeller bende kaldı

ibrâhîm

gönlümü put sanıp da kıran kim”

1. Hilmi Yavuz, Kara Güneş, Can Yayınları, İstanbul, 2003, s. 7-8.

Kaynakça:

Ayvazoğlu, B. (2018). He’nin İki Gözü İki Çeşme, (2. Basım), İstanbul: Kapı Yayınları.

Çelebi, A. H. (1998). Bütün Şiirleri, (1. Baskı), İs­tanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Uçman, A. “Çelebi, Âsaf Hâlet”. TDV. İslam An­siklopedisi, Cilt- 8: 259-261

Ulutaş, N. (2008). Âsaf Hâlet’in Şiirlerinde Tasavvufî Tema, U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 15, /2 Yavuz, H. (2003). Kara Güneş, (1. Basım), İstan­bul: Can Yayınları.

Bu yazıyı paylaşın