Hilmi Yavuz: İki Mısra Üç Okuma

gün akşamlıdır devletlim/elbet biz de ölürüz (Hilmi Yavuz)
Şiir, özgün imgelerle yeni bir anlam evre­ni oluşturma sanatıdır. Alışılmış kuralların dışında farklı bir dille bambaşka bir anlam dünyası oluşturan şair, gök kubbe altında unutulmaz bir sada bırakır. Şair, şiirde kul­landığı dille okuru büyüler, şaşırtır, düşün­dürür; hiç görmediği alemleri görmesini sağlar, gözlerindeki perdeyi kaldırır, gönül­de güzellik mayalar.

Gerçek şair, kelimelerin efendisidir. Şiirde onları adeta canlı bir fenomene dönüştürür. Kelimeler kimi zaman serapa, kimi zaman hummalı bir aşka kimi zaman alaca bir ata evrilir. Şair, kelimeleri soyutlar, onları bütün fazlalıklarından arındırırdır; billur bir varlı­ğa dönüşünceye kadar şiir ateşinde harlar. Bu, heykeltıraşın taşı yontup içindeki gü­zelliği ortaya çıkarmasına benzer. Her şiir kelimelerden oluşur elbette, lakin hiçbir şiir sadece kelimelerden ibaret değildir. Şi­irdeki her kelime onlarca hayalin, geçmişin, geleceğin, an’ın, yaşanmışlığın veya yaşan- mamışlığın yükünü taşır. Şiir, bu nedenle daima yeni, daima yoruma açık ve her an yeni anlamlara gebedir. Şiir, okuru gönlün­den tanır. Kime ne zaman ne kadar kapı ara­layacağını yalnız kendi bilir. Girift bir bilme­cedir şiir; çözebilene aşk olsun!

Şiir okuma üzerine bugüne kadar pek çok çalışma yapıldı. Şiir okuma kılavuzları ya­yınlandı. İlkeler ve yöntemler belirlendi. Bütün bunların gerçekte şiir okuma eylemi­ne ne derece yön verdiği tartışılır. “Okuma çeşitleri” mutlak çizgilerle birbirinden ayrıl- masa da okura rehberlik ettiği söylenebilir. Özellikle akademik perspektifler ve “ilke oluşturma” bağlamında yapılan çalışmalar “zihniyet” bakımından dikkate değerdir. Bu çalışmada Hilmi Yavuz’un “bedreddin üze­rine şiirler” adlı eserindeki iki mısrayı üç farklı bakışla okumaya çalışacağız

gün akşamlıdır devletlim elbet biz de ölürüz

• Yazar (Şair) Merkezli Okuma

Hilmi Yavuz’a göre şiir, varlığın kendini ye­niden bulma alanıdır. Şiir, dün var olanı bu­gün yeniden var etme işidir.

O, kelimeleri kemiğe işler gibi, şiire işler. Onun şiirini, epopeden türküye akan lirik bir ırmak olarak tanımlamak yanlış olmaz kanaatimce. Bütün anlatılar onun belleğinde bir miras olarak durur. Doğu ve Batı arasın­da kendi fetretini yaşar. Bu fetret, her haliyle şiirseldir. Bu bakımdan “gün akşamlıdır” ifa­desi her bakımdan kesin bir hükme işarettir ve değiştirilemez. Günün akşamlı olması, şair için “bir müjde, bir umuttur.” Zira, hükmün mutlaklığı herkesi eşit kılmaktadır: ölüm nez- dinde insan fanidir! Bir isyan sonucu idam edilen şeyh bedreddin için bu hüküm düşü­nüldüğünde “ölümlüler” için gün, mutlak surette akşamlıdır. İnsan, muayyen bir ömür yaşar bu dünyada ve hak vaki olunca göçer. Öbür aleme göçün nedeni, nasıllığı “kaza ve kader” çizgisinde bellidir. Lakin güç ve kudret sahibi kimselerin göçüyle dünyadan elini eteğini çekmiş bir dervişin göçü farklı­dır. Zengin ile fakirin, kul ile sultanın hayatı da mematı birbirinden farklı anlamlar içerir. Yaşarken ölenle, ölünce “her şeyi”ni yitiren arasında yerle gök arasındaki mesafe kadar fark var vardır. Şiirinde “sen ki öldüğü yere / bir kök sümbül bırakır gibi usulca sevdalar bırakan / ovaların ve kartalların musahibi/ diyen Yavuz, bazı ölümleri, yeni hayatların başlaması için bir sebep olarak görür. Öyle ki ölmek, yaşamaktır aslında. Toprağa düşen her can, bir tohum mesabesindedir. “Gün, ak­şamlıdır devletlim” mısraı, muhatabını bul­muştur. Hükmün, “kim için ne” ifade ettiğini yeniden sorgulamayı sağlar.

“devletlim” hita­bı. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadıysa kimse kalmaz, hakikatini yeniden hatırlatır. “elbet biz de ölürüz” her anlamda bir teslimi­yeti barındırır. Kaza ve kadere imanın gereği olarak “elbet” teslimiyeti, hayatı ve mematı, olduğu gibi kabul etmektir. Cahit Sıktı’nın bir sehl-i mümteni örneği olan “neylersin ölüm herkesin başında / uyudun uyanamadın ola­cak / kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / bir namazlık saltanatın olacak / taht misali o musalla taşında” mısraları, ölüm hakikatini herkese yeniden fısıldar. İman, O’ndan gele­ne razı olmaktır.

Yavuz, bağlama uygun olarak bir sufiye ya­kışan teslimiyeti dile getirirken hiç olmadığı kadar Doğuludur. Doğu’nun ölümü munis- leştiren bütün rivayetlerini, bedreddin’in varidatını, tarihin efsaneye karışan kahra­manlarını bir masal havasında anlatmada mahirdir. Hüznü, bir toya çeviren bu varidat­tır. “Ölümün bir toy gibi kurulduğunu / hiç görmemişiz hayli zamandır” ifadesi, bunun en güzel göstergesidir.

Okur Merkezli Okuma
“gün akşamlıdır devletlim / elbet biz de ölürüz” mısraları, özne penceresinden ba­kıldığında bir “meydan okuma” olarak algı­lanabilir. Ölüm, mutlaklık itibariyle izafi bir “son”a işaret etse de dünya ve ahiret bağ­lamında “hayatın sonsuzluğu”na kuvvetli bir göndermedir. Hiçbir ölüm, yaşamdan ayrı düşünülmez. Her nefsin tadacağı ölüm, yaşayanlar içindir. O halde yaşamak, ölmek demektir. “Ölmek için yaşamak, yaşamak için ölmek” bir dilemma olsa da insan doğ­duğu andan itibaren ölüme yaklaşır. Vadesi belli olmayan bu hakikat, hep bizden uzak- mış gibi düşünülür. Kimse yakıştırmaz ken­dine. Oysa ölümü, “has bahçe bilmek” veya Mevlâna gibi “şeb-i arus” görmek, ölümü öldürmektir. Ölümü öldüren, ölümden kor­kar mı hiç? Yahut “en sevgiliye kavuşmaksa ölüm” neden yaşar ki insan? Ölmek, son­suz olana, en güzele kavuşmaktır. O halde “korkunç son” değil, “bir toydur, düğün­dür.” Şiirin başka bir yerinde “ölüm, uysal bir mesnevi gibi / aktı gider, döne döne” der söyleyici. “Uysallık” sıfatının en nadir kullanımlarından biri, onu ölümle yan yana kullanmaktır. Ölümün “uysal” olması müm­kün müdür? Hangi ölüm uysal kabul edile­bilir ki? Ölümü öldüren için, ölüm yalnızca aradaki perdelerin kalkmasından ibarettir. Ölüm “fenafillah” için vaktin gelmesidir. Dünyevi kaygılardan arınmanın ilk adımı­dır ölüm. Şehzade Mustafa için yazılan mer­siye bir mesnevi yatağında usulca akar. Bu ırmağa çokça figan ve gözyaşı karışır. Doğu­nun bu en acı ağıtında şair; “Meded meded bu cihanın yıkıldı bir yanı/ Ecel celalileri aldı Mustafa Han’ı” beyti unutulmaz bir çığlık olarak asıldı gönül duvarlarına.

Metin Merkezli Okuma
Şiir, bazen başka bir şiirle tevile muhtaçtır:
“ölümün anayurdu bendedir/ solgun idam
fermanıdır ruzigar / bir türkünün derin ağaçlığında.” Bu mısralarda dar ağacına asılan bir bedenin türküye dönüşmesi
-bir türküye konu olması- söz konusudur. Ru­zigar, yani ecel vakti geldiğinde burulur başakların boynu. İnsanlar “talihsiz” diye­cek belki lakin bunun da bir talih olduğunu bilmeden, bilmek istemeden! “Ölümün ana­yurdu bendedir” demek, bütün fermanla­rın üstündeki fermana işarettir. Asıl ferman sahibi O’dur. Sezai Karakoç’un “göklerden gelen bir karar vardır” mısraının başka- laşmış halidir bu. Bundandır ki “ölüm, yok hükmündedir” böyle bir türküde. Karcı’nın “Bir şiir olmalı / Bir isyan / Bir âh olmalı / Hele bir türkü olmalı şimdi / Alıp sana gelmeliyim” mısraları belki de hiç bitme­yen şiirin farklı zamanlardaki tınıları olarak görmek gerekir. Metinlerarasılık dediğimiz, uzak ve yakın çağrışışımlar, metne atıflar, bu duygu zincirinin birer halkasını oluştu­rur. Tıpkı hayat gibi, yaşanmış izler üzerin­den devam eder şiir ve edebiyat. “İki kapılı bir handa gece gündüz yürümeye” hüküm giyen Aşık Veysel’den farklı bir dil değildir “oysa ölüm, bir uçtan bir uca
bir uzun kervansaraydır ki / savrulur günü saati gelince” ifadesinde değişen yalnızca kelimelerdir. His, düşünce imaj ve imge he­men hemen aynıdır.
“gün akşamlıdır devletlim
elbet biz de ölürüz”
Kaynaklar:
Hilmi Yavuz, bedreddin üzerine şiirler, Cem Yayın­ları, 1976.
Hilmi Yavuz, Okuma Notları, Timaş Yay. 2017
M. Ragıp Karcı, Tut Elimden Düşmeyelim, Hece Yayınları,2016.
Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, 2020.
Bu yazıyı paylaşın