Sabah, kuş seslerinin hakim olduğu saatlerde çöpleri karıştıran aç bir sokak kedisi, rızkını arayan kediciğe korku salan birkaç hasım. Ve aklı karışık olan ben. Kim karıştırıyor böyle olur olmaz zamanlarda aklımı, kendisiyle barışık olanlar değil herhalde? Ben küsüyorum herkese ve her şeye. Ama çöl sıca­ğında tülbent ne kadar çabuk kurursa, benim kırgınlığım da öyle çarçabuk geçiyor. Solmuş çiçeklere su, balkonuma konmuş serçeciklere selam veriyo­rum. Çeviriyorum bakışlarımı semaya, dolunay sohbetlerinde vuruyorum sır­larımı açığa. Sevdanın çağrısına uymak, aksisedamı ona duyurmak ve bir sul­tan edası ile emretmek istiyorum.

“Tez gelesün aşk”

Çiçeğimin boynunu yere eğdirdiğin günden beri, baş ucunda yeni pabuçla­rıyla bayram sabahına uyanan çocuğun köklü sevinci söküldü içimden. Yeri­ne zifiride yanan bir mumun sevda yolunu aydınlatma telaşı dikildi.

Kasım ayının ilk perşembesi. Yakasında kırmızı güllerle sevdiğini bekleyen delikanlı mevsimi. Aklım karışık velhâsıl. Asil olanı susmaktır konuşmanın. Asıl amacı konuşmaktır susmanın. En etkili konuşmadır sükût. Sükûtun an­lattığını, birbiri ardına ulanmış yavan cümleleriyle hangi insan, bir kuru har­fe muhtaç kalmış fukara ifadeleriyle hangi lisan anlatabilir? Nicedir konuştu­ğum boşa, sustuğum aşkadır. Fakat ibtilâ olduğum bu soylu eylemi terk edi­yorum artık. Harfleri sese, sesleri söze dönüştürebilmenin telaşı içindeyim. Kördür düğümleri dilimin. Dolaşır avare avare, bir türlü sabaha çıkmaz. Ge­celerin alfabesi bağlar kısmetini hecelerin. Sükût zindanında müebbet kal­mayacağım. Beraatimi talep ediyorum. Bu bir isyandır ve bu isyanın sonu fi­rar. İncinir, çabuk unutur gönül… Çünkü nisyandır. Mecruh ruhun ilacı. İn cin top oynar tenhalarımda. Tutunur kirpiklerime ıssız düşlerin efendisi… Islak zeminlerde kayar ayağı gülüşlerin. Boğazına gurbet düğümlenir, yutkunur sevdalar… Matem rengi kara bulutlara mahkûm edilmiştir gözler. Uzak ik­limlerde özlenen meçhul sevgiliye dalar.

Parmak uçlarımda kelimeler Kafdağı’ndan gelmişcesine yorgun. Saçlarımda asılı sıla görmemiş beyaz hüzünler. Ahşap bir evin yangınıydı çocukluğum. O yangından arta kalan küllerin barınağı şimdi yüreğim. Ne çok tenhadayım, ne çok sensizim. Başını kaldır bak parlıyor mah. Aşkın tuzlu suyu çarpıyor sa­hile, ıslanıyor kum. Kâh körüklüyor sevdaları, kâh sürüklüyor seni demir aldığın yerden dalgalar. Sükût zindanında müebbet kalmayacağım.

Anlatacağım boynu bükük bir gelinciğin hikâyesi. Sükût iç isyan çıkarmakta. Anlatacağım şehr-i ahsene küsmüş rüzgarların getirdiği zambak kokusunun içimi nasıl yaktığı. Ve dilsiz bir aşıkın gözlerinden nasıl aktığını kelimelerin. Akşam sefalı bahçemiz, vapur çığlıklarına karışmış martı sesleriyle aydınlanırdı. Ama en çok fare tıkırtılarını duyardık biz. Giysi dolabımıza yavrulayan an­ne farelerin, hayat mücadelesi verdiği yerdi evimiz. Kız kulesinde yasaklı bir aşk ile başlar, yıldızların şulesinde saklı bir hüzün ile biterdi günlerimiz. O za­manlar, üzerinde savrulmaya yarardı sonbaharda dökülen yapraklar, yanardı göz bebeklerimde, gemilerden atılan maytaplar gibi rengârenk umutlar.

Kanat sesleriyle uyanırdım, balığa sevdalı o kuşun, martının… Martın kapı­dan baktıran soğuğunda düşe kalka varırdım başına buzlu yokuşun. Orda beklerdi beni, beş kuruşluk çukur bakkal sevinci…

Yokuşun orta yerinden sola sapılınca kumrulu sokak. Terkedilmiş ahşap ko­naklarında yoldan geçenleri havlayarak kovalayan, sokağın sahibi olduklarını sandığımız köpeklerin barındıkları. Sinek avlayan dükkânların kepenklerini kapattıkları. Bebeklerin annelerine uçan balonları göstererek ellerini çırptık­ları. Yalnızlığa duçar edilmiş, naçar ihtiyarların feri çekilmiş gözlerle etrafa bakındıkları. Bembeyaz ve kirli saç tellerini savura savura ağladıkları bir sokak burası. Güllü Teyze’yi, iki büklüm pazardan dönerken söylene söylene yokuş­tan aşağı doğru inerken hatırlıyorum hep… Kızı Melek su dolduruyor cami­nin çeşmesinden ve elinde su dolu kaplarla gidiyorken peşinden koşuyor haylaz çocuklar.

“Deli… Deli… Kulakları küpeli…” diye bağırmıyorlar. Arkasına dönüp ağzın­dan tükürükler saçarak. Adı Melek kendisi değil ya. Bir gün okula giderken yolumu kesip para istiyor. Delisi küpeli, sokağı kumrulu, aşkı şüpheli şehrin Dumrul’u, çıkartıp veremiyorum.Yakamdan tutup yukarıya kaldırıyor beni. İlk defa böyle oluyor, ayaklarım yerden kesiliyor.

Hatırladığım, kumrulu sokağın yol kesip para isteyen Dumrul’u… Tek avını tuzağından kaçıran avcının hüzünbaz akşamı gibi. Tıpkı annemin beslenme çantama koyduğu, değişmez katığı bir parça beyaz peynir olan bayat ekme­ği yerken sıramın üzerine serdiğim peçeteye dökülen kırıntılar gibi… Nokta kadar, ufacık bir ihtimal bu aşk… İspatına gerek duyulmayan tek gerçeğe şüpheli damgası vuran ben. Deliliği kanıtlanmış küpeli kadından daha zaval­lı değil miyim…?

Hummalı muamelesi yaptığım, tecrit odalarına kapattığım muammalı aşkı, on yedi yılda dik yokuşlu bir mahalleden, çocukların sapan taşı attığı kuşlu sokağa taşıyabildim ancak…

Bu yazıyı paylaşın