Boş bir kafede oturuyorum. Masamda tuğla büyüklüğünde bir kitap var. Bu kitabı yanımda gezdirdiğime göre kültürlü biri olmalıyım. Merakla etrafta dolaşıyor gözlerim. Kafenin duvarlarında bir sürü fotoğraf var. Çerçeveler fotoğraf karesine hakim olan renge göre seçilmiş. Duvarlar yeşil, yerler yeşil. Çayımdan bir yudum alıyorum. İleriki masada oturan kadına kilitleniyor bakışlarım.
Kızıl, lüle lüle saçları var kadının. Yeşil elbisesinin içinde sadece şanslı insanların duyabileceği yanık bir ses gibi duruyor. Sanki ben dünya kurulduğundan beri bu kadına bakıyorum. Gerçekten, bu masaya ne zaman oturdum onu bile kestiremiyorum. Kadına neden bu kadar değer verdiğimi merak ediyorum. O an sürüyle neden geçiyor sağımdan solumdan. Bana en uygun olanını seçip benimsiyorum: Bu kadın benim yıllar önceki ilk aşkıma benziyor.
Sonra kalkıp kadının yanına gidiyorum. Kadının şaşkın bakışları yüzümde cirit atıyor. Ben bu anı daha önce de yaşamıştım hissi ensemde soluk alıp veriyor. Fakat teslim olamıyorum ona.
Kadının yüzünde hoşuma gitmeyen bir şeyler var. Cildi kağıt gibi beyaz. Gözleri mürekkep mavisi. Bunlar mı hoşuma gitmiyor? Bilemiyorum.
Bir an sonra senle sokaktayız. Kadına ne oldu? Münasebetsiz bir şey mi dedim? Bizi oradan kovdular mı? Yoksa kadın çekip gidince biz de mi çıktık? Sen ne zaman geldin? Koltuğumun altında bir dosya var. Merak edip inceliyorum yürürken. Bir öykü kitabının taslağı. Dosyanın kapağında kitabın adı yazıyor. Onun altındaysa bir ad. Benim adım olmalı.
Dosyanın bana ait olduğunu anlayınca çocuk doğuran annelerin övüncü doluyor içime.
Konuşmadan ilerliyoruz. İçinde bulunduğum anı taksit taksit çözümlüyorum. Bu benim yıllardır üstünde çalıştığım hikaye dosyam. Bu dosyayı bir yayınevine götürüyorum. Heyecanlıyım, çünkü öykülerim beğenilirse kitap haline getirilecek. Bin bir güçlükle yol aldırmaya çalıştığım gemim ilk seferini tamamlamayı başarmış olacak.
Sen neden geliyorsun ki? Ben kendim de gidebilirdim. Ama hayır, sen herkesi tanıyorsun. Patronumla benden önce tanışmışsındır sen, sevgilimle benden önce çok yakın arkadaşsındır. Otobüste önümde oturan adamı sen daha önce çoktan görüp onun nasıl biri olduğu hakkında fikirler üretmişsindir. Hayatımdaki herkesi benden önce tanıyordun kesin.
Çevrem bir örnek, sıradan, ruhsuz binalarla çevrili. Aynı etrafımdan geçen insanlar gibi. Bazen tüm bu insanların birer karton olduklarını düşünüyorum. Derinlikten yoksun resimler hepsi. Bazısı sadece güzel, bazısı sadece kötü, bazısı sadece iyi kalpli. Bunun sebebi ne? Burada şu an gerçek bir karakter olarak sadece ben varım sanki. Ben de zaman zaman kartonlaşıyorum doğrusu.
Fakat sen hepimizden farklısın elbet.
Bir binanın önünde duruyorum. Durduğuma göre son durak burası. Sen kaybolmuşsun ortadan. Neyse, zaten sana ihtiyacım yok.
Kapıya bakarken içimde değişik bir kıpırdanma hissediyorum. Böyle anlarda daha insan olduğumu fark ediyorum. Duygularımı, düşüncelerimi çok berrak bir şekilde anladığım anlarda…Var olma amacımı çözdüğümü sandığım anlarda… Kimisi iyilik yapınca, kimisi işini iyi yapınca kimisi kazanınca bu anı yakalar. Bense yazınca…
Tam merdivenlere yönelecekken bir adam çıkıyor kapıdan. Göz göze geliyoruz. Duruyor. Ben de duruyorum. O kısacık anda bu adamla ilgili bir sürü düşünce canlanıyor zihnimde. Fakat onu ne zaman, nereden tanıdığımı, kim olduğunu, şu an neden ona karşı suçluluk duyduğumu bulamıyorum. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.” diyorum istemsizce. Bunu derken senleşiyorum.
“Bitmedi mi benim öykü?” diye soruyor. Kaç zamandır bekletiyorsun.
-Hala eksikler var. Seni bir türlü çözemiyorum.
-Ben mi dedim benim hakkımda öykü yaz diye.
Sen misin bunları söyleyen, ben mi? Ama sen yoksun ki ortada. Adamın yüzü kağıt gibi beyaz. Sesinde hafif bir sitem var. Fakat bu ezik bir sitem.
-Biraz yardımcı olsan ne olur sanki? Söylesene, babanın cenazesinde neden ağladın? Hakkını helal etmemiştin ona, arkasından iyi bilirdik bile dememiştin. Anneni, seni döverdi hep. Delikanlılığa ayak bastığın an kaçtın ondan anneni de alıp. Tırnaklarınla kazıyarak yepyeni bir hayat kurdun. Annenin zoruyla gittin cenazeye. Peki için tıka basa nefretle doluyken niye ağladın?
-Bunu bana sorma, kendin bul.
Çaresizlik akıyor sesinden. Sanki beceriksizliğim yüzünden bana kızıyor ama bunu göstermekten çekiniyor.
-Bulabilsem yazardım.
-Sadece olanı yaz o zaman. Her şeyi açıklamak gerekmez.
Geçip gidiyor yanımdan. Bunun üstünde durmuyorum. Aslında durmam gerek fakat duramıyorum. Ne yazık ki olup biten her şey benim elimde değil. Şu an bunu gayet iyi anlasam da bazen unutuyorum. Bence hepimiz unutuyoruz. Hayata da bunu unuttuğumuz için hırsla sarılıyoruz.
Merdivenleri çıkıyorum, ilk kattaki dairenin kapısı açık. İçeri giriyorum. Kapının hemen önündeki masada sarışın bir kız oturuyor. Sekreter olmalı. Dosyamı daha sıkı tutarak ona yaklaşıyorum. “ Merhabalar.” diyorum gülümseyerek. Daha sönük bir merhabayla karşılık veriyor. “ Ben Selim Doğan. Ali Bey’le randevum vardı. Kitap dosyamı inceleyecekti.” “Buyrun oturun.” diyerek sandalyelerden birini gösteriyor. “Ben sıranız gelince size haber veririm.”
Bekleyenler kervanına katılıyorum. Oda yeşile boyanmış. Duvarlarda resimler var. Ünlü bir ressamın tablolarının imitasyonları. Ali Bey bu adamı seviyor olmalı. Sohbet sırasında ondan da bahsetsem biraz… Belki etkilemem daha kolay olur. Ama ressam hakkında ne diyeceğim? Dilimin ucunda bir sürü kelime var sanki fakat çıkmıyor işte. Bu ressam hakkında birileri bir şeyler fısıldıyor da ben duyamıyorum adeta.
Karşımda oturan adama kayıyor bakışlarım. Hırpani giyimli, sinsi bakışlı biri. Oturuşundan beceriksizlik akıyor. Başarıyla yaptığı tek şey insanın kuyusunu kazmak gibi. Tedirgin oluyorum varlığından. Çok garip.
Birden yanımda oturduğunu fark ediyorum. Düşüncelisin. Böyle olmandan korkuyorum. Çünkü sen böyle dalınca illa ki başıma bir şeyler geliyor. Sıkıntı içinde tekrar duvarlara bakıyorum. Hayret, duvarlar bomboş. Tablolar vardı biraz önce. Evet, eminim vardı.
Tablolara ne olduğunu anlamaya çalışırken karşıdaki adam hırsla kalkıp yanımıza geliyor. Sana sinirle bakarak “Hakkımda ne düşündüğünü biliyorum.” diyor öfkeyle. “Sersem, beceriksiz bir adamım sence. Peki niye buradayım o zaman. İnan ki bunu çok merak ediyorum.”
Susuyorsun. Ben adamın ağzının payını vermek istiyorum ama senin yüzünden sesim çıkmıyor. Adamın kalkıp gittiği yere bir kadın oturuyor. Kızıl, lüle lüle saçları olan bir kadın. Kalkıp yanına gidiyorum. Niye gidiyorum? Dikiliyorum karşısına.
Karşısına dikildiğimde bir bakıyorum ki sen de yanımdasın. Böyle yanımda olunca kesin donup kalıyorum. Ortalıktan kaybolunca rahatlıyorum. Bir anda yok oluyorsun ortadan. Ben de fırsattan istifade “ Seni görmeyeli uzun zaman oldu.” diyorum. Kadın hüzünle başını sallıyor
“……………’a gittiğini söylemişlerdi.”
Söylediğim söze şaşırıyorum. …………’a ne demek?
“Evet, gitmiştim.” diyor. Orada okudum üniversiteyi de. Doktor oldum.”
Kadın ne demek istediğimi nasıl anladı? Ben bile çözememişken.
-Mühendis oldum.
Kadının biraz önce başka bir şey söylediğine eminim. Ne demişti ya?
-Öğretmen oldum.
Bir an öylece bakışıyoruz kadınla. Ardından kadın “ Seç artık birini.” diyor. “ İyice düşünmeden niye beni konuşturuyorsun?”
Sana diyor bunları.
Her unsuru birbirini tutan bir dünya oluşturmak ne kadar zor? İnsanın kurduğu hayattan kusur eksik olmuyor. İskambil kağıtlarıyla kule yapmaya çalışan biriyim. Ortaya koyduğum, çektiğim zahmete değmiyor.
Ben mi diyorum bunları, sen mi? Bazen birbirimizi karıştırıyorum. Duvarların sarsıldığını fark ediyorum o an. Hayır, olamaz, olmamalı. Sekretere bakıyorum korkuyla. Cildi mavileşiyor. Yüzün keder içinde. Sarsmak istiyorum seni. “ Topla kendini alçak.” diye tokatlamak istiyorum. Yok edeceksin hepimizi. Ben elimden geleni yaptım. Beceremeyeceğin işe kalkışmayacaksın.
Fakat kıpırdayamıyorum yerimden. Önce karşımdaki kadın siliniyor. Ardından sekreter. Ortalık hiçliği simgeleyen bir maviye bürünürken parça parça yok olduğumu hissediyorum. Ben senden bağımsız olmak için elimden geleni yaptım. Fakat ne kadar uğraşsam da ben senden ayrı bir hiçim. O kadar güçlü değil kalemin. Bu senin suçun.
Sen tüm yazdıklarını karalarken aklının bir köşesinden ilerde tekrar beyaz sayfalara sıçramayı umut etmekten başka bir şey gelmiyor elimden.