00:27
Yağmur damlaları yeryüzünü yararcasına toprağa düşüyordu. Soğukluk ve ışıksızlık gecenin rengini oluşturan boya karışımıydı. Bir perdeden tanımlanamaz siluetler beliriyor, kayboluyordu. Karşısındaki binada ışıklar açıktı ancak insansızlıktan faydasız hale bürünmüştü. Bir sokak lambası gözü alacak şekilde, sinyal gibi yanıp sönerken, balkonda oturan bir genç… Nahif, solgun ve uykusuz… Parmakları soğuktan titrek ve çatlak halde birbirine kenetlenmişti. O siluetin olduğu perdeye baktı. Görünen artık kendi yüzü olmuştu.
Işık yeniden yandı. Siluetin sahibi bir şeyi unutmuş olmalıydı. Ansızın yeniden kendi yüzüyle karşılaştı.
Sokağa baktı. Kambur, yaşlıca bir vücut elinde kırık şemsiye, fırtınayla savaşıyordu. Bu savaşın galibi rüzgâr olmalıydı. Ancak vücut yılmıyor, savaşıyordu.
Sinyal benzeyen sokak lambası, hala göz alıcılığını koruyordu.
Elini alnına koydu: “Ah, şu karanlık sokak! Bir ışık bulunmaz mı?”
Perdeyi kapattı. Lambanın ışıkları hala yanıp sönüyordu.
Perdenin arkasından izlemeye başladı.
01:48
Önceleri, uykudan uyuyamaz olan bedeni şimdileri uykusuzluktan uyuyamaz oluyordu. Bir kahve yapmayı düşündü. Bu uykusuzluğunu daha da artıracak, mazoşist ruhunun zevkini daha da kabartacaktı. Saatler ne yapsa ilerlemiyordu. -Hoş… Zaten bir şey yapmıyordu ki!-
Pencereler ve perdeleri kapalı balkondan kahve yapmak için mutfağa girdi. Buzdolabındaki kahve dolu kavanozu alıp açmaya yeltense bile, bunu zorlukla başarabildi. Kavanozun içinde -tıpkı Yemek Yapmayı Bilmeyenler İçin Kolaylaştırılmış Yemek Kitabı’nda olduğu gibi- iki adet kesme şeker vardı. Şekerler kahve tozlarının içinde gömülmüş durmaktayken, camı donmuş kavanozun kapağı yeniden kapandı.
İki fincan dolusu su koydu.-Kim içecekti ki, bu ikinci fincanı?-Bir kez karıştırdı ve ateşe koydu.
Gözleri kısık, yanan ateşe dalmıştı.
Bu ona Ganj nehri kenarında kendi oğulları eliyle yakılan soğuk cesetleri hatırlattı. Kendi vücudunu kıpkızıl alevlerin içinde koyu gri kül tanelerine dönüşüyor gördü.
Toprak ya da kül olmak…
İki seçenek vardı insan için.
Ya toprağın içinde ekolojinin bir parçası olmak ya da kül olup rüzgârla nehre savrulmak…
Kendi hiçliğini YOK’ladı.
02:53
Fincanın dibinde kahvenin yalnız acı, kokulu telvesi kalmıştı yani, özü.
-Denizin sularının buharlaşmasının ardından kalan sadece tuzdu.
Kahve denilen sulu çekirdek tozlarından kalan da bir kaşık telvesiydi.-
İşaret parmağını bardağın oval kulpunun etrafında dolaştırdı. Gözleri telveye doğru çekildi, küçüldü küçüldü ve tanelerden biri oldu.
Birden ürperdi. Üşümüş olmalıydı. Kaloriferleri yanmıyordu. Her köşe başında duran atm denilen büyük cüsseli, küçük ekranlı cihazdan fatura ödemeyi bir türlü öğrenememişti. Henüz bir kredi kartı bile yoktu. Parasını anneannesinden gördüğü gibi siyah bir keseye koyar, uzun bir iple boynuna asardı.
Kırık sandalyeden kalktı, hafif çürük kapıdan bir gıcırtıyla çıkarak, karanlık holden geçerek salona ulaştı.
Salon büyük ve dağınıktı. Islanmasın diye çamaşırlar salonda asılmış, içi elbise, kitap dolu çantalar kanepenin önüne sırasıyla dizilmişti.
Babasından -yadigâr- kalan pikaba bir Bach plağı koydu.
Kanepenin üstüne uzanıp kulağını Avé Maria’nın ahengine bıraktı.
“Ah, bir keman çalabilsem!”
Bir çalabilse Bach çalacaktı. Özellikle Pachelbel’i…
Küçüklüğünde müzik eğitimi verilseydi…
Yok, o okuldaki müzik öğretmenlerinden nefret ederdi.
Biri hariç… Ortaokuldayken müzik hocası* kocası tarafından bıçaklandığını öğrendiğinde tüm okul yasa boğulmuştu. Hele kızlar…
O da ağlamıştı. O da KIZdı sonuçta.
Hiçbir zaman KIZamazdı, bu gibi durumlarda hep ağlardı.
Pikabın iğnesi aşınmaya başladı ve müzik kesildi.
Günlük ihtiyacı olan terapiyi aldığına ancak o zaman kaim olabildi.
İlaç kullanmaktansa Bach dinlemek daha iyiydi, ama ilaç alıp Bach dinlemek daha etkiliydi.
Pikabın kırık düğmesinin üstündeki düğmeye bastı ve kapattı.
Saatler geçmiyordu.
Aslında uykusu gelmiyordu.
Bağımlısı olduğu şey mi onu bırakmıyordu, yoksa o mu bağımlılığı bırakmaya tenezzül etmiyordu bilinmez. Bir bağ onu ayakta tutuyordu.
03:33
Üşüdüğünü hissetti. Üstüne kollarını içinde birleştirdiği bir battaniye aldı. Durmadan titriyordu.
Keşke uyusaydı ve bir daha kalkmasaydı. Sabahı böyle beklemek daha çekilmez oluyordu. Kafasını kafatasını zedelemeden ama sertçe soğuk ve kuru duvara yasladı.
Gözlerini kapattı. Aklına -kafasını duvara düzenli birer saniyelik aralıklarla vuran- deliler geldi.
“O beyaz gömlekler!”
Kendisi de giymişti o gömleklerden. -Lisedeydi o zamanlar- Herkese zorunluydu o -deli gömleği-ni giymek.
Bir de kendisini damgalanmış köleler gibi markalaştıran armalardan taktırırlardı.
Hiç sevmezdi.
Fabrikasyon olmak ona göre değildi.
Her şey, herkes bir fabrikanın işçisiydi. Üniformalar bile tek bir ustanın elindendi.
Kimse kendi formasını dikemez, bunu yapanları ayıplarlardı.
“İşte yaftalanmak buna derler!”
Ortaokuldaki Matematik öğretmeninin sözü aklına geldi. Her konuya uydurulabilirdi bu söz.
“Ah öğretmenim, ah bilseniz!”
Saatine baktı.
04:15
“Keşke kahve içmeseydim! Şu zalim doktor da bana uyku ilacı vermemekte direniyor. Sinir oluyorum ona! Doktor değil mi canım? Reçeteye bir ilaç yazsa, ona da faydası olmaz mı zaten? Ne ahmak adammış meğer!”
05:05
“Odam karanlık! İçim karanlık! Işıkları kimse söndürmesin isterdim! Kaç kere söylemiştim anneme, ’uyanık olduğum halde ışıkları söndürme!’ diye… Yollar karanlık… Bu saatte dışarıda kimse var mıdır ayakta? Benim gibi kafasını duvardan duvara vurmaya kendini şartlamış olan? Ya da 5 sayısını hayatının en uğurlu sayısı saydığı halde bu saatte böyle uğursuzluk çeken? Kafam mı karışık, yoksa karıştıran ben miyim? Ya da karıştırdığım aslında hiç karıştırmaya tenezzül etmediklerim mi? Nefes darlığı çekiyorum resmen. Doktorum da uyumuştur şimdi. Hatta 5.rüyasını görüyordur. Bu kadar da hak hukuk bilen doktor görmedim. Bilmese zaten hala buralarda oturur muydu? Bir villası iş yerinin 1 km uzağında, köpeği kapısında, çocuğu kreşte… Her yıl da bir Avrupa ülkesini gezer, hatta 55 ülke gezer, sınıfta öğrencilerine hava atar–ki öğrencileri onu dinlemezlerdi- entelektüel bir havası olurdu. Ay ışığının dolabımın kapısına yansıması yok mu? Gözümü alıp duruyor. Zaten kayıp uykum daha beter kaçıyor. Yoruldum sanırım. Bütün hiçbir şey insan da yorulur mu? Yorulur tabi ki de. ‘Hiçlik bir dipsiz kuyu gibidir, sonunu göremezsin!’ Kim söylemişti bunu? Ben mi yoksa? Bilmem hatırlamıyorum. Sadece yorgunum o kadar. Başka bir şeyim yok. Hele bir tatile çıksam… Param da yeterli zaten. Çok uzağa değil. Şöyle deniz kum, güneş… Kumlara saatlerce uzanıp yatsam… Tenim de yanmıyor ama kremleri kullanınca da bronz görünebiliyormuşsun. Neyim eksik diğerlerinden? Of, zaman geçmiyor ki yaz gelsin! Havalar soğumaya da başladı. Yakında kış gelecek. Yakında mı? Geldi bile. Sen hala kaban giymek yerine ince giyinip üstünde bir hırkayla –üşümene rağmen- dolaştığın için… Yağmurlar… Şiir yazmayalı çok oldu sanırım. Zaten komik yazıyordun ama üzülmemen için beğendiklerini söylüyorlardı. Kızım için fesat senin. Kızım deme bana! Ben senin kızın değilim. Tamam ya, anladım. Sana ilaç da yetmez sanırım şöyle kafamı durduracak, düşünceyi engelleyecek iğne falan… Uyuşturucu demek mi istiyorsun? Hayır ya, ne uyuşturucusu? Yanından bile geçmem onun. Hayal kurmak gerek desem de hayal kurulmuyor ki. Hayaller birden gelmiyor gözlerimin önüne. Fotografik hayal gücü bende yok sanırım. Ne yapsam .. ne yapsam da benim de olsa? Komiksin. Sanki isteyince oluyor da. Gece ne uzunmuş. Keşke yaz gelse de denize gitsem. Yoksa güney yarımküreye mi gitmeliyim? Ne kadar tutar acaba? Annemler ne güzel uyuyorlar. Keşke uykum kaçmaktan vazgeçse… Ah, bir zaman olur ki…”
06:00
“Saatler geçiyor mu, geçmiyor mu bilemiyorum. Elinde çantası her an çalışmaya müsait, dakik adamlar gibi olmak isterdim. Konuşmadan konuşmaya giden ve hiç kimseyi takmayan… Zamanım ne ile nasıl ve niçin geçmiyor?
Soru işaretleri, noktalı virgül ya da ünlüm yerine kullanılsaydı n’olurdu acaba?
Dudaklarımı bir Japon yapıştırıcısıyla kenetlesem, kafamdaki konuşan bu ahmak da susar mı?
Daha fazla anlaşılmamak için yeni bir dil mi öğrenmeliyim, yoksa mevcut dili mi kullanmak gerek?
Şu felsefe dersi kitapları okunmadan felsefe yapılamaz mı?
Televizyonu biz mi izliyoruz, o mu bizi izliyor?
Mutfak ile matbah arasına bir fark yok mu?
Yollar neden ya havadan, ya karadan?
Edison telefonu icat ederken, onun parapsikolojiyi geçeceğini tahmin etmiş miydi?
Yazan ellerim mi, yoksa bu elleri başkası mı kontrol ediyor?
Kalp bir araç mı, amaç mı? Kim ne amaçla yönetiyor bunu?
İlim almanın adabını önce mi, sonra mı öğrenmeli?
Müzik ruhu beslerken, kitap da ruhu beslemiyor mu?
Zamanı anlamak için, zamanın uşağı mı olmak gerek?
Uyumadan geceyi geçirmek… Buna kaim olmak lütuf mu, yoksa ceza mı?”
06:31
Hafif kirli bir kızıllık gökyüzünde belirmeye başladı. Saat ise hala 00.01’i göstermekteydi.