| Diğer mevsimlerin aksine sadece tek bir rengi akla getiren kış, bütün beyaz kıyafetine rağmen karadır. Kış dışında hiçbir mevsim bu kadar tek renkle özdeşleşmiş değilken neden karadır kış? Kış neden kar, kış, kıyamettir? Çocuklar için, kendileri kadar sevimli kılmaya çalıştıkları bir kartopu olan kış, sokak lambalarının aydınlattığı, köşede kestanecinin kestaneleri kebaba dönüştürdüğü Arnavut kaldırımlı bir caddede kara değildir elbet. Nişanlının elinin sıcaklığı kadar sarı bir lambanın aydınlığında uçuşan kar taneleri kadar sevimlidir. Eski İstanbul semtleri için bozanın mevsimi olan kış, tuzuna su katılmamış olanlar için kayak ve sokaklarda donanlara inat eğlenme, her türlü ölçüsüzlüğü doyasıya yaşamaya çalışma zamanıdır. Bazen bir trenin penceresinden uzak hayallere dalma mevsimidir kış. Yollarda görülen her ışığın ardında mutlu çehreler olduğunu hayal ederek geçilen şirin kasabaların sessizliğine düşürülen tebessümün mevsimidir. Bazen de ayın vadilerin yamacındaki karların üzerine serpiştirdiği ürkütücü gölgelerin sessiz çığlıklarının duyulduğu zamandır duyabilenler için. Bir de vatandan uzak bir kuzey şehrinde yağan karın yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı olarak terennüm ettiği bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir* kış. Hüznün ve terkedilmişliğin en fazla hissedildiği andır. Bir bodrum katta manavdan rica ile alınan portakal sandığından kalan son tahtaların sobada tutuşturulup, rutubetten nemlenmiş yatağa girmenin kara olmasa da gri mevsimidir kış. Beklenen gelmemiştir ve gecenin ilerleyen saatlerinde sokakta ayak sesleri de kesilmiştir. Kesilmeyen ise umutların içinde saklandığı birbirini kovalayan gecelerin sıcaklığına zaman zaman sobanın eşlik ettiği zamandır. Ama en çok karadır kış. Ve ne bahar, ne yaz ne de güz hak etmiştir sıfatlarını onun “kara” yı hak ettiği kadar. O bir korsanın acımasızlığıyla asırlarca acı ve umutsuzluklara sebep olarak alnının teriyle kazanmıştır dünyanın alt ve üst taraflarına korku salan ününü. Belki de kar ve kış sözcüklerinden mürekkep bir kelime olan kışı hiç birimiz böyle düşünmeyiz. Kış denince, özellikle de kara kış denince aklımıza zorluklar, acılar, ağıtlar gelir. Kış karadır, çünkü bekleyenlerin yollarını kapatır. Bağlanınca yollar çaresiz kalır da insan, suçu bardan bardan yağıp yolları kapatan kışa yükler. Başında gri, ortasında beyaz ve sonunda yine gri olsa da karadır kış. Ekmeksiz, çaresiz kalmaların mevsimidir. Eğri büğrü köy yollarında ölüm haberlerinin en çok dolaştığı mevsimdir kış. Sanki ölüm meleğinin kar taneleriyle birlikte her yere eksiksiz yetiştiği zamandır. Mutsuzluktur kış. Ve mutsuzluğun rengi siyahtır. Umutları tükettiği için en çok. Herkesin terk ettiği, bir tek sokakların kol kanat gerdiği çocuklar için hepimizin gözleri önünde “Sokak ana” nın sıcak ve sevecen kollarından kaçırılıp morgun soğuğuna atıldığı zamandır. Geride kalan ise elde sıcak kahve ile dinlenen akşam haberleri esnasında sıkılmaya yüzü kalmamış canları incitmemek için çabalayan birkaç ikiyüzlü lakırdıdan ibarettir. İşte en çok o an karadır her yer. Kış Sarıkamış’tır. Kış doksan bin gencin bir gecelik ölüm örtüsüdür. Kışın en kara olduğu bir gecede, gecenin çiçeklerinin açmadığı bir anda doksan bin fidanın koyun koyuna yatıp karlar üzerine Sarıkamış yazdığı mevsimdir. Zaten Sarıkamış ondan önce hiç Sarıkamış olmamıştı. Ve ne tesadüftür ki muvakkitlerin önceden tayin ettiği hâliyle, bu yazının yazıldığı en uzun geceyi barındıran mevsimdir kış. Bizim oralarda kış, Karakoncolos’ un geceleri burnunu kapıdan dışarıya uzatan çocukları alıp bilinmez bir yerlere götürdüğü mevsimdir de. Kara kışın kışında, kardan göz gözü görmediği gecelerde dolaşır çatılarında rüzgârın ıslık öttürdüğü köy evlerinin etrafında. Rivâyete göre büyük kayığıyla kürek çekerek, dere boylarından yukarılara çıkar ve önüne geleni yakar, yıkar ve yer. Bizim çocukluğumuzda Karakoncolos her kış mutlaka gelirdi. Bundan dolayı her kış geldiğinde dedem biz torunlarını Karakoncolos’ un zor imtihanına hazırlamak için karşısına oturtur ve onun soracağı soruları sorarak doğru cevap verip veremediğimizi test ederdi. Dedem gür sesiyle; “Adın nediiir” derdi ve bizler hep biz ağızdan, “Kara Mahmut” diye cevaplardık. Sorular bu şekilde sürüp gider ve biz her seferinde “Kara” ile başlayan cevaplar verince, “Artık korkmanıza gerek yok, şimdi yatıp uyuyabilirsiniz” diyerek bizleri ahşap evin rüzgârda gıcırdayan tahtaları arasındaki buz gibi yataklarımıza gönderirdi. Ve biz dışarıda rüzgârın çıkarttığı her sesi Koncolos’un ayak sesleri sanarak yorganın altına gömülüp uykuya dalardık. Ansiklopedik Karadeniz Sözlüğü’ne Karakoncolos şu şekilde anlatılmaktadır: “Koncolos, Aralığın son altı günü ile Ocağın ilk altı gününde gelir. Koncolos gelecek diye ahırların kapısı kömürle çizilir, ipler ve baltalar saklanır. Koncolos gelecek diye kapılar kilitlenir. Koncolos ‘un sandığı vardır. Adamı öldürür ve sandığına koyardı. Daha çok suyun başında olurdu, gece kapıya çıkınca Koncolos önümüzde dururdu…” Karakoncolos’ dan kurtulmanın ilk yolu sorularına “Kara” ile başlayan cevaplar vermek olsa da bu yolla savuşturulmaz veya soru sormadan gelip oturursa yapılacak şey alev alev yanan bir dal parçasını vücuda yaklaştırmaktır. Bedeni çok fazla kıllı olan Koncolos insanları taklit için aynı şeyi yapmaya kalkışınca tutuşur ve bağıra bağıra kayıplara karışır. Bunu yapan kişi ise ahaliyi Karakoncolos’ tan kurtaran bir kahramandır artık. Şehrin çocuklarının ne karşısında kahramanlık gösterebilecekleri bir Karakoncolosları ne de ona karşı durabilmiş kahramanları vardır. Ne de adam gibi adam yetiştirme sevdasındaki dedeleri. Bir de beyaz ölümler vardır, kara kışın tam ortasında, Karakoncolos’un kayığıyla derelerinde dolaştığı kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarında, doktoru akla getirmenin abes olduğu zaman ve yerlerde yaşanan. Hekimlerin ve ilaçların uğramadığı yolları hızla dolaşan acı haberlerin kaynağı beyaz ölümler tanıdım ben. Lambadaki gazın bile son nefesini vermek üzere olduğu loş ışıklı odalarda, titreyen aydınlıkta ya da ezberden okunan Yasinler eşliğinde alınan son nefesin verilmediği ölümler tanıdım. Her yerin beyazlığına inat, haberin kapkara kıyafetlere bürünüp gecenin karanlığında evden eve çığlık çığlığa koştuğu genç ölümler. Kuşların bile tekrar baharın gelmesinden ümidi kesip bilinmez yerlere gittiği bir kış mevsiminde, damların bilmem kaçıncı kez silindiği bir günün ikindi sonrasında dokunan dantelin baş ucuna konulup, akşamın yatsıya kavuşmak üzere olduğu zamanda son nefesin verildiği zaman tanıştım ilk kez ölümün beyaz yüzüyle. Belki de hep bu kadar beyazdı da çocuk kalbim bilmiyordu. İlk kez o gece öğrenmiştim üşümek denilen şeyin mutlu anların hissi olduğunu. Ve aslında soğuk denilen şeyin bizim vehimlerimizden ibaret olduğunu. Çocuk kalbim tıpkı önünde incir ağacı olan hastanenin baş tabibinin verdiği zehir gibi haberi tek başına yüklenen hasta gibi tek başına yüklenmişti kara haberi her tarafa ulaştırma vazifesini de anlayamamıştı gecenin karanlığında karlar üzerinde yalınayak dolaştığını. Bir de doktorların biçtiği altı ay ömrü çok bulup “Tam vaktidir” diyerek karın her tarafı bembeyaz bir örtüyle örttüğü geceyi kara kılmak için doktorlara inat erken ölümler yardır. Hastanenin denize bakan odasında konuşmuştuk onunla en son. “İyileşeceksin” diyordum ve o da; “Benim bir şeyim yok zaten, birkaç gün sonra çıkarım buradan” diyordu bana gözlerinin içi gülerek. Ve odasındaki diğer hastaların hâline acıyordu. “Şu amcanın durumu iyi değil, sabaha kadar bağırıp duruyor” diyordu. Oysa az önce hastane girişinde raporlarını görmüştüm ve doktorlar en fazla altı ay demişlerdi. En fazla altı ay yaşar. Ben bu tip şeylere oldum olası inanmam. Kaleme “Kün” emrini veren “Ol” derse oluverirdi her şey. Teslimiyet. Daha eller kalkacaktı gökyüzüne doğru ve yüze çalınacaktı dua ile içi doldurulan avuçlar doktorların inadına. Ve her duadan sonra O’ na teslim olmanın rahatlığı dolacaktı yüreklere. Gece yarısı bir telefon. Arayan anamdı. Nasıl olduğumu, çocukların nasıl olduğunu sordu önce. Gece o saatte aramasının hayra alamet olmadığını tahmin etmiştim. “Bir şey mi oldu ana, hayırdır” diye sorduğumda, “Mehmed’ in başında şu an Kur’an okunuyor, baban da orada, her hâlde son nefesini vermek üzeredir” dedi. Hiçbir şey diyemeden telefonu kapattım. “Şu uzun gecenin gecesi olsam/ sılada bir evin bacası olsam. Dediler ki nazlı yarın çok hasta / başında okuyan hocası olsam” dizeleri geldi aklıma. “Keşke başında okuyanlardan birisi ben olsam” diye düşündüm, tıpkı nenemin başında okuduğum gibi. Ama gurbetlik girmişti araya. Of ! Bir de Hindikuş dağlarının dondurucu soğuğunda bizler için ölüm sanılan dirilmeler vardı, kıssaları kulaktan kulağa ibretle aktarılan. Arkadaş, kardeş ve en çok da oğullar tarafından yazılmış olan. Ve hiçbir yazıcının yazmadığı, hiç kimsenin okumadığı yalnız ölümler vardır dağların başında yaşanan. Son kez yamaçlara, gölgelere, dağlara bakıp, son abdestini alıp okunan Cuma gecesi tilâvetinden sonra sessizce başını yastığa koyup ebedi tebessümle elveda demek uzaktaki her şeye, herkese. |