Denizin sevdiği şarkıları söylemek istiyorum. Lapa lapa yağan ka­rın deniz mavisiyle buluştuğu noktada tek kelime edememenin hüznü sabit, denize ağıt yakan annenin feryadını lisan-ı bahriye aksanıyla mırıldanıyorum.
“Burina burinata… ”

Dar bir sokak ve bir metreyi aşkın kar… Ankara’nın denizi sıcak diye bir kartpostalın arkasına düştüğüm not; kuru soğuktan azat et beni, yare dönüş yoluna serileyim dercesine mahzunum. Bizimki yokuş değil, dik yokuş. El ayak çaresiz, tırnak tutunacağı zeminden yoksun. Düşüşü yok, dönüşü de yok. Korkakların aşk-ı latif zamirini yok saymalarının sebebi, teslimiyetin azamet ol­duğunu idraksizlikten..
“Kılma derman kim helâkim… ”

Dar sokak ve bir metreyi aşkın kar… Sırtını Palandökene yasla­mış bir ayrılığın gönül koyduğu yer hüzün fideliği..Geride ne kal­dı dercesine ve her yaşlanmış ve yaşanmış zamanın kayıpları, aradıkları, illa da olmasını istedikleri bir yana, karda yürümekte bir sanat, içinizdeki alev, nefesinizin dudak hizasında buzullarla kaplandığı demlerde görünmez kılıyor bazı şeyleri. Tutun tutunabilirsen, yürü yürüyebilirsen, konuş konuşabilirsen. Alışkanlık­sa, her zorluğu aşmak kolay, alışmakta… Buzların boy boy çatı­lardan sarkması mı, cadde ve kaldırımların buz pateni yaptırma­sı mı, yoksa buz kesen bıyık ve kaşlarınızın çözülme için fırsat kollaması mı…? Karda yürümek ve kışta beklemek. Palandöken eteklerinde nevruz ateşi yanıyorsa içinizde, kımıldamazına bile gerek yok… Görünmez olan, görünenin silüetini ortadan kaldırı­yor zaten ve size de derin nefes alıp vermek düşüyor.
“Kar yağar bardan bardan…”

Berf. Rüzgâr ıslık çaladursun, tipi, boran kapı bacayı zorlayadursun, artık yol kesilmiştir ve adacıklar yürümeye izin vermez. Tozak, tipi derken, kurtlar ovaya inmiş, sis basmış, köpeklerin ulumaları ayyuka çıkmıştır. Şehir kendi merkezinde sosyal hayatı canlandırma için tedbirler aladursun, köyde de işin şemaili değişmiştir artık. Damların üstünde yürümekle, sokakta yürümek fark etmez.

Dar sokaklarda yığılan karlar, cemre toprağa düşmeden erime moduna gir­mezler. Karda eskisi kadar yağmıyor, ar­tık sokaklar da, eskisi kadar bacalarla eşitlenmiyor. Kızaklarla çocuklar kayma­ya, buz tutan ırmağın üzerinde topaç çevirmeye devam ededursunlar, büyük­ler ortalıkta yok. Nostalji, yani düne dair yapılanlar, gündemde olmayanlar… Olanlar ne ki..?
“Kara basma iz olur..”

Herfene. Kış gecelerinin sosyal hayatı hem bezediği, hem de beslediği zaman dilimi. Bir araya gelmelerin ve günlük hayata dair çok şeyi paylaşmanın yanı sıra, hünerleri sergilemenin de diğer adı. Sıra gecesi, ya da farklı isimler… An­latılacak masallar, yaşanmış hikâyeler, okunacak kitaplara alt yapı oluşturacak yemek şölenleri. Belli aralıklarla herfene yapılsa bile, her gün terk edilmeyen bir gelenek var ki, gece yarısına kadar otur­malar. Brezilya dizilerinden, biri diğeri­nin tekrarı olan yerli dizilere mahkûm son çeyrek yüzyıl yaşamının üzerini ört­meye çalıştığı ve anılarda kalan, imreni­len kış geceleri… Teknolojinin beraberin­de getirdiği sosyo-kültürel ayrılıklar, ay­nilik arzeder gibi kapladı her yanı… Tak­vim yaprakları üçer beşer düşüyor ve herkes yalnızlığın bağrına taş basıyor, imkân ablukasında mümkün olmayana kavuşanlar, iç dünyalarında azmanlaşan ve volkanlaşan hafakanları bastırmak için psikoterapiye koşuyorlar… Nerde si­zin kış geceleriniz.?
“Dedemin fetva kitabı mızraklı…”

Ahmediye ya da Muhammediye okunur­ken… Battal Gazi ve Zaloğlu Rüstem hi­kâyeleri anlatılırken… Adâb-ı Muaşeret, Delaili Hayrat, Müzekkiun Nüfûs dinle­nirken.. Sîret-i Nebi göz yaşlarıyla hatmedilirken… Okunan hatimler için yapı­lan dua sonrası mevlid okunurken… Camlar buz kesmiş ve kış geceleri ihya edilmektedir.
Burada sessizlik hakim.
Palandökene sırtını nasıl dönsün bu şair.
“Bu akşam içimden esen rüzgârla
Seni hülyalara kattım
Azap panayırı kapanmak üzre
Ben yalnızca seni tattım… ”
Bu yazıyı paylaşın