| Sürüp giden bir hikâyedir bu bizimkisi… Ve sürecek olan… Yağan her karda daha bir derinden, daha bir ıstırapla hatırlanan… Yüzümüzün hatlarında canlandırıp, bir sigara dumanıyla savurduğumuz… Bunun için istemeyiz bazen karın yağmasını, düşmemek için bu çembere… Duçar olmamak için bu acıya… “Bazen kar nasıl hazin yağar bilirsin Kurşunî bir gökyüzünden ağlamaklı” der şair… Kar bazen mi hazin yağar? Halbuki onun neşeli neşeli yağdığı çok az vakîdir. Her bir taneciğinde başka başka hüzünler gizlidir karın… Her biri başka başka insanlara ait olan… Başka başka insanlarca yaşanan… Ve şairlere bakarsanız, sadece gökyüzünden de yağmaz kar… Gözlerden de yağabilir. Yalnızca yeryüzüne yağacaktır diye bir kayıtta yoktur. Gözlerden ellere de yağabilir. Ayrıca yüreklere, en güzele, en korkunca ve “Tekmil bir geceye ” de yağabilir kar… Zaten yağan kara, dökülen yağmura kendince bir anlam yüklemesini bilenler için önemlidir bu da… Diğer bir çok şeyde olduğu gibi, geldiği gibi gidenler için hangi şey ne ifade etmiş ki? Kar yağar ve her tanesi usul usul iner yere… Her tanesi usul usul düşer yüreğime… Bu düşüşün çıkardığı musikinin nağmeleri usul usul fiskeler düşüncelerimi… Bu ritimli vuruşun zihnimde oluşturduğu ağırlık, geçen her dakikada biraz daha, biraz daha büyür. Taşıyamaz olurum bu ağırlığı… Olumsuzlukların, kaygıların, irademin dışında cereyan eden olayların üstüme çöküşü sonucunda ağırlaşan bedenimi yeniden canlandırmak, eski haline getirmek için; güzelliklere kanat açanları ve güzellik badesi sunarak insanları umutlandıranları düşünürüm. Solan…kesilen… aksayan zamanı düzeltmek için çalışanları, kendilerinden ziyade başkaları için çarpan yürekleri, durmadan düşünce ve pratik üretenleri getiririm aklıma… Elleri, kelamları, gayretleri, ufukları, hareketleri, çırpınmaları kainat çapında olan ve kainat çapında olmak için yanıp yakılanları düşünürüm. Düşündükçe ısınır, ısındıkça kendime gelirim. Kar yeniden, gökten sevginin yağışı gibi görünmeye başlar gözüme ve sevginin sıcaklığında ısınmaya başlar ruhum ve bedenim… Ve şair seslenişiyle (Şahinkaya Dil) umutlarımı mısralara dökerim: Yine kar-beyaz çiçekler açacak dallarda/ Yine çocuklar gülümseyecek gözbebeklerine kadar/ Ve toprağı nurlandıran gün ışığı gibi/ Dolduracak içimizi gürül gürül aydınlıklar. Sanatçı bu ya! Her gördüğüne anlam vermeden, onu güzel bir şeylere benzetmeden ve aralarında; çağrışım yoluyla bir ilişki kurmadan duramaz. Mevsim kar olsa da, her yer ve bütün yollar kardan kapansa da, kainat soğuktan donsa da, bizimkinin yine de ilkbaharı göreceği bir yer hâlâ vardır. Tabii ki kışa yiğitlik edilemez. Tedbirini almadan direnmek faydasızdır ve o hep galip gelir. Gün gelmiş orduları bile mağlup etmiştir. Çocukların sözü mü olur? Ama çoğumuzun şunları yaşadığı da bir gerçektir: “Buzdan kılıçlarını çekmiş kışla kapışıp, her kavgayı kaybeden o çelimsiz çocuklar biz değil miydik ? Ellerimiz cepte, yüzlerimiz soğuktan kızarmış, öyle büzüle büzüle hangi geleceğe yürüyorduk? O yaşadıklarımız, yoksa eski kışlardan birer masal mıydı?” Yoksul mekanlarda, azık ve yakacak sıkıntısına karşı tahammülü artıran, direnç kazandıran, bir tek şey, evet bir tek şey vardır ki; onun adına sevgi derler. Hani şu unuttuğumuz, unutmaya çalıştığımız, sürekli aşındırdığımız ve anlamından uzaklaştırdığımız şey var ya! İşte o! Sevgidir ki; düşeceği yerde insanı tutar, üşüdüğü yerde ısıtır ve dayanma gücü verir. Zalime karşı birleştirir ve mazlumu korur. Sevgiler yan yana getirilerek bir kalkan oluşturulur ve o sevgi kalkanıyla karşı koyulur ancak yokluğa, acıya ve sıkıntıya. Tıpkı şu cümlelerde yazarın anlattığı gibi: “Hep yanan ve hep yanacak olan o sevgi ateşi yoksa, bir yoksul evinin iğreti ve ürkek dumanı içimizde olanca içtenliğiyle tütmüyorsa, amansız ve uzun kış karanlıklarına dayanabilir miyiz sanıyorsunuz? Hem, sevgisizliğin soğuğundan daha kesin soğuk var mıdır? Masallar da o sevgi yumağından örülmekte değil midir?” (Kış Masalları Ayna Kırıkları 3, Hüseyin Yurttaş, Şiir Yazıları, Bilgi Yayınevi Yeni Dizi, Ocak 2001) Erir gider zaman gibi kar… Alıp götürür ötelere, koynuna bırakılan, kendine emanet edilen kavgaları… Aşkları… Sevdaları… Ömür törpüsü olan, ama bir türlü bırakılıp gidilemeyen arkadaşları, eşleri, arkadaşlıkları… Ve dahi bağlılıkları… O ki hep sükûnetle gelmez; çoğunlukla bir deli rüzgâr eşliğinde, tipiyle, boranla merhaba der. Ve her kar yağışında, yürekleri, mazinin derinliklerine akıtılmışlar için çarpanlar yeniden dönerler acılarına… Yeniden kavuşurlar, karla kaplı sokakların sessizliğinde kavrula kavrula büyütüp, sonra da yine bir karlı günde yitirdikleri sevdalarına… İşte bu kar… Sokağı, caddeyi, saçımızı, başımızı, üstüne yağdığı her şeyi beyaza beleyen kar… Beyazlığı cismimizi üşütürken, güzelliği, duruşu ve yağışı içimizi ısıtan kar… İşte bu kar… Sararak kollarıyla bizi, çağrıştırır hatıralarla yüklü geçmişi… Mevsim kışsa… Ve bir mekanda oturup üç beş kişi, tutmuşsanız saatler boyu muhabbetin demini… Vakit gece yarısını çoktan geçmişse… Dışarı çıktığınızda etrafın karla kaplı olmasını ve karın ince ince yağıyor olmasını beklersiniz. Muhabbetin zihinlerde bıraktığı tada daha bir katkı sağlar böylece kar… Ve bu durum böyledir hep yıllardır… Yıllardır böyle olduğu için de, içinizde bu beklenti hep vardır. Ya karın dondurduğu gövdeler… Onları kim hatırlıyor? Hangimiz getiriyor aklına? Karın donduran ve üşüten fiziksel yüzü hep vardı ve bundan sonra da var olacak. Bizim dile getirdiğimiz ise onun romantik yüzü… Yağarken, onu seyreden yüreklere sevgi tohumları, insanlık tohumları ekmesi… Ve döndürmesi beyinleri düşünceden yana… Düşüncenin ilmik ilmik dolanması zihinlere… Bir dayanılmazlık kaplıyor kar yağarken insanın yüreğini. Hayal gücünü kamçılayıp, insanın içindeki sanatkârı canlandırma konusunda bir kışkırtıcılığı var sanki.. “Dünyayı yeniden kurup tasarlamak arzusu” da denebilir buna… Bir acı, bir hüzün ve tariften aciz kalınan daha nice duygu ve düşünce sarar içimizi karlı günlerde… Hele de, karla çokça haşır neşir olan yörenin insanına geçmişi hatırlatan ve orada kalan olayları hikaye etmesine sebep olan en kuvvetli ses bu olsa gerek; yani karın yağışı… Çoğunlukla hep karlı günlerde geçmişe dönülür ve bir özlemle birlikte, mihnet zamanları ve çileler sökün eder kar yağışı eşliğinde… Zira, yüreği acılara boğan ve insanı geçmişin acı yüzüyle karşılaştıran olaylar, karın dört bir yanı bastığı, yolları geçilmez, dağları aşılmaz kıldığı böyle günlerde yaşanmıştır genellikle… Kar uzatırken ak gövdesini geçmişi onunla hatırlanan serhat şehirlerine, hem hayatı, hem ölümü hatırlatır. Yeri gelince bir muhabbet aracı olup, toplar ehli dili kahvelere, köy odalarına… Kiminin gözünde “Koç Köroğlu”, kiminde “Kan Kalesi Cengi” canlanır. Kar bir hicran düşürür aşktan anlayan kalplere… Kar bir hüzün getirir kendi gerçeğini düşünenlere… Kurtarmaya gider masal kahramanları geceyi keşfe çıkanları… Bir sonsuzluğa dönüşür zaman… Ve kar, üşüyen gövdelere yeni hayaller düşürür. Kar, her yağışta aynı şarkıyı mı söyler? Bir vefa gösterisi midir ki bu yaptığı, her terkedildiğimizi düşündüğümüzde, eski ve aşina dostluğunu, bembeyaz bir mektupla yeniden gönderir. Kimine fî tarihinde yaşanmış sevdaları, kimine kahırlara bulanmış eski bir sitemi hatırlatır. Kaldırılmaz bir yük gibi çöktüğü çileli bedenler de vardır. Hürriyeti bağlar bazen, yolları keser. Korkuları artırır. Bazen de dünyanın üstünde bir beyaz bayrak gibi sallanır. Karın yağışını bir de şair Arif Nihat Asya’dan okuyalım. Şair, “Kar Yağıyor” adlı yazısının bir bölümünde, şiirsel ifadelerle karın kendisine çağrıştırdıklarıyla ilgili olarak bakın neler yazmış: “Karacaoğlan’ın anlattığı gibi ‘Elif Elif’ diye değil, nice başsız kalmış ailelerden her birine ayrı bir ad fısıldaya fısıldaya kar yağıyor. Ötede boş yataklar, beride yalnızlık yastıklarına artık ilelebet kar yağacak. Kimimizin üzerine rahmet rahmet çiçek yağacağına kar yağmakta… Utançların kırmızısı, yasların karası, hastalıkların sarısı, korkuların kül rengi, fitnelerin alacası üzerine muazzam bir yalan yığını halinde parça parça, yama yama, yorgan yorgan kar yağıyor. (…) Donsunlar diye duygulara, yüreklere, vicdanlara, hatıralara, hafızalara kar yağıyor.” “Kar yağarken sıcacık minderlerin üzerinde çok romantik kar şiirleri yazılır.” Fakat, şu anda yolları tutuk Anadolu’da karın çilesinde kavrulanların yorumu farklıdır. “Şiirlerde yaşar”, ama ne yazık ki, “Gerçekleri örtemez” Anadolu’da kar… Zira; kar yağınca, köyde ve şehirde aç ve açıkta kalan insanlar hâlâ var. Ve de kar yağınca; “Damarlarda kan / memelerde süt donar/bir ana yavrusunu göğsünde boğar / gök donar, bulut donar / ses donar, umut donar / kolay mı ulaşmak menzile / yakın donar, uzak donar / at donar, kızak donar / dağlarda kurtlar / kapılarda it donar.” (A. Karaca) İşte, şair Cahit Sıtkı Tarancı da bunları düşünerek, pencereden karın yağışını seyredip, “Ona bir musiki uyduran veya karın soğukluğunu sevgilinin sıcaklığında unutmak isteyenlere” bakın nasıl cevap veriyor mısralarla: “Kar yağsın, elbette seyrine doyulmaz, İpek işlemeli perdeler arasından, Camları kırık pencereden değil! Kaside falan bekleme benden, Ne kadar sıcak olsa da koynumdaki kadın, Öylesine şair değilim, Sevmedim, sevmiyorum seni kış mevsimi, Fakir fukaraya gadrediyorsun.” Sadece insanlar mı? Ya, karda kışta telef olan kuşlar ve diğer hayvanlar? insan olarak onları da düşünmemiz gerekmez mi? Bir kırıntı bulamadığı için açlıktan ölen minicik bir kuşun acısı, yüreğimizde ince bir sızı bile uyandırmıyorsa, orada insanlıktan ne kadar söz edilebilir? Kar-kış, kimilerine göre ise ayrılıktır, kavuşamamadır, uzaklarda kalan sevgilidir, evlattır, dosttur, arkadaştır. Çünkü kar yolları kesmiş ve vuslat başka bahara kalmıştır. Tıpkı; “Kış geldi, firak açmadadır sinede yara, / Vuslat yine mi kaldı güzel başka bahara?” diyen, Şevki Bey’in şarkısında olduğu gibi… “Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.” diyenlerce hep hatırlanır karlı havalarda Dıranas’ın bu meşhur şiiri… Belki şair bu şiiri yazarken kar yağmıyordur şehre… Belki ortalık günlük güneşliktir. Belki de çocuklar oynuyor, sevgililer gönüllerince eğleniyorlardı parklarda, bahçelerde… Ne var ki, yangınlı bir yürek taşıyan şair, “Sesinin nerede kaldığını bilemediği sevgili aşkına, Allah aşkına, gök, deniz aşkına”, karın buram buram yağmasını ve böylelikle unutmayı istemektedir “Büyük yalnızlığını dünyanın”… Şair Kemalettin Kâmi ise, kış mevsimine, karın beyaz kollarıyla her çıplak dalı sarmasına daha bir güzellikle yaklaşır ve onda bulduklarını bir şiirinde şöyle anlatır: “Diyorlar ki; mevsimlerin en güzeli yazdır, Bence kışın yanakları daha beyazdır; Gülüşleri daha oynak, daha dalgalı Sarar beyaz kollarıyla her çıplak dalı. Ne yazık ki: Dokunmadan ellerinin serinliğine, Dalınamaz gözlerinin derinliğine.” Yazar Ahmet Turan Alkan’ın , yukarıdaki mısralarda anlatılanı tamamlayan cümleleriyle; “Onca mazarratına rağmen kar yağışının bu kadar sevilmesi, bizi doğrudan tabiatla ve tabii olanla temasa geçirmesindendir. Yağmur şeffaftır, kar ise mat; yağmur dokuya işler ve akar gider, kar değdiği yerde kalarak örter. Paltonuzun yakasına ilişip kalan o kristalimsi kar taneciği size sanki yüce dağ başlarından neşe dolu bir selam getirmiştir; ormanların, derelerin, yüksek ağaçların, vadilerin ve uçurumların varlığını hatırlatmakta, sizi kendine çağırmaktadır. Gidemeyeceğimizi biliriz ama yine de neşeleniriz ve açık gözlerle gördüğümüz rüyanın lezzetiyle iki ayrı zaman ve mekânı aynı anda yaşamaya başlarız. Çoğumuz arkında olmasa bile insanın böyle kabiliyetleri de vardır; müşkül, o anda fizik varlığımızın aslında hangi zaman ve mekânda bulunduğunu karıştırdığımız yerde başlar.” “Yollar çetin, hava haşin” olsa da, “Gönüllerimiz fırından yeni çıkmış ekmek gibi yaşama sevinci tüten bir tazeleniş çırpıntısında” olmalıdır diyelim ve karın yağışını seyrederken ortaya çıkan bu yazının sonunda yine bir şairden, İsmet Özel’den iki mısra bırakalım ellerinize… “Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.” |