| Sabahın sessizliği doldururken içinizi, eski mahallelere ve o eski mahallelerin ruha yansıyan fısıltılarıyla dolu eski sokaklarına vurdunuz mu hiç kendinizi? Tek tük insanların geçtiği, selam alıp vermek gibi güzel bir adetin yaşatıldığı sokaklara… Unutulmaya yüz tutan sokakların sükûtun diliyle söylediklerine kulak verdiniz mi? Bir eski zaman mabedinde dolaşır gibi, büyük bir huşuyla havasını içinize çekerek dolaştınız mı? Sokak havasından ve oradaki samimiyetten, iç huzurdan uzaklaşıp, yıllardır kendilerini beton yığınlarına hapsedenler, “Kimin buna fırsatı var?” gerekçesine sığınabilirler. Her şeyde bir getiri arayanlar ise, “Bunun ne getirisi olabilir?”diye düşünebilirler. Her iki kesimin de kendilerince haklı oldukları ya da olabilecekleri bölümü bir kenara bırakarak, biz kendi diyeceklerimize geçelim: Ben arada bir de olsa; artık geçmişe gönderdiklerimiz arasında sayabileceğimiz, unutulmaya yüz tutan sokak seslerini ve bu seslerin yer aldığı sokakları hatırlamak için şehri dolaşırım. Bunun için ayrıca bir plan yapmam. Zamanı ve yeri gelince bu durum kendiliğinden oluşur ve ben şehre, herhangi bir yerinden, tabii ki eski bir yerinden dalış yaparım. Dolaşma sırasında takip ettiğim yolda aynen bunun gibidir. O sokaktan diğerine, bu mahalleden öbür mahalleye geçişlerle sürüp gider bu yürüyüş… Bu geçmişten geriye nelerin kaldığını görme yolculuğu… Geçenlerde bir dalış daha yaptım şehre yine eski sokaklarından… Zeminleri taş döşeli ve etrafında sıralanan evlerinin kimi yıkık, kimi ise yıkılmaya yüz tutmuş bu sokaklardan geçerken, bazı evlerin kapılarından üzerinize yönelen bir bakış, kendinizi yabancı hissetmenize yol açabilir. Bu arada, aniden önünüze öyle bir sokak çıkabilir ki; siz de şaşırıp kalırsınız. Hem karşınıza çıkan araya sokak denip denmeyeceği konusunda tereddüte bile düşebilirsiniz. Zira; neredeyse sırt sırta vermiş evlerin arasındaki mesafe bir metreyi ancak bulmaktadır. Böyle bir sokakta yürürken, aniden karşınıza mahallenin şirin mi şirin camisi çıkabilir. Küçük ama, şirin ve manevî havasıyla insanı sarıp sarmalayan, avlusunun bir yanında mezar olan, minaresi tenekeden yapılı bu camiye bakarken aklıma bir de şimdilerde yapılan camiler geldi. Estetikten yoksun bu kocaman beton yığınları, sanki büyüklükte birbirleriyle yarış eder haldeler. Bunların inşasına önayak olanlarda ise, sanki “Benim camim senin caminden büyük” havası hakim. Ancak bayramdan bayrama dolan, diğer zamanlarda büyük bölümü boş kalan bu camilerin, hiç değilse bir kaçı yerine, yeni yerleşim merkezlerindeki binaların arasına daha küçükleri yapılamaz mıydı? Böylece camiler, eski mahallelerde olduğu gibi, insanlar arasında kaynaşma ve samimiyeti sağlama görevlerini de yerine getirmiş olurlardı. Eski mahallelerdeki mescitlerin yapı şekillerinin birbirinin aynı olduğunu gözünüzün önüne getirin. Bu eski mahallelerin aralarındaki mesafe yakın olsa bile, yine de her mahallenin bir camisi var. Onlar, ibadetin yanında, diğer bir önemli görevi de yerine getiriyorlar. Cemaat arasında kaynaşmayı ve birbirinden haberdar olmayı sağlamak gibi… Hâlbuki buraların orta yerine bir büyük cami yapılarak, böyle üç beş ayrı cami yapılmayabilirdi. Ne var ki; o zaman, ibadetin dışındaki kısım atlanmış olurdu. Onun için de, mahallelerin her birinin, kendi sakinlerini alabilecek büyüklükte camileri var. Evlerle sırt sırta veren ve manevî kollarıyla onları birbirine bağlayan bu küçük mahalle mescitleri, mahalle adabının yaşatılmasına, toplum düzenini sağlayan gelenek ve göreneklerin ayakta tutulmasına da yardımcı oluyor böylelikle. Sokakların birbiriyle kaynaştığı ve evlerin yan yana, ard arda sıralandığı bu eski mahallelerde sükûnetin varlığını hissetmeniz hâlâ mümkün… Debdebenin, ihtişamın ve varlıkla övünmenin tarumar ettiği bizler, eşyaların hakimiyeti altındayız evlerimizde… Ve hatta; eşya kadar bile değerimiz yok desek yeridir. Çünkü, hanemizde onlara ayırdığımız yer kadar bile yer ayırmıyoruz kendimize… Evin yetkilileri olan kadınlar, ne kadar yer ayırıyorlarsa, o kadar varız metrekaresi giderek büyüyen, ama içimizi giderek darlaştıran dairelerimizde… Evlerimizin kapsama alanı büyüyor, ama gönlümüzün kapsama alanı her geçen gün küçülüyor. Ve kendimizi daha büyük evler yaparsak belki rahatlarız yanılgısından kurtaramıyoruz bir türlü… Bu arada dolaştığım mahallelerde gözüme çarpan bazı sokak isimlerinden de söz etmeden geçmeyeyim. O isimler ki; akla getirdikleriyle kendilerine has bir şeylerden, birilerinden haber vermektedirler. Mesela; Mustafaağa Sokağı, Yüksek Sokağı, Midilli Sokağı, Semender Sokağı ve Erguvan Sokağı gibi. Yazar Ali Çolak’ın cümleleriyle; “Şiir, edebiyat önce ev içlerinden, sokaklardan, kahve ve konak köşelerinden sonra da okullardan çekilip gitti. Sözün doğal ortamları kurudu. Edebiyatın eksikliğindendir ki bu gün sokaklarda kavga var. Şiirler, tekerlemeler yerine küfür sözleri ve dedikodular çalınıyor kulaklarımıza ve yumruklar, silahlar konuşuyor. O eski sokaklardan geriye bir hatıra olarak yalnız duvarlara çivili isimler kalmıştır. (…) O şarkıları, şiirleri ve cümbüşleri bilirse bir de onlar bilir.” Bir sabah vakti, üzerlerinde satılık ve kiralık şeklindeki, çağrışımları ve duruşları hüzün veren ibarelerin yer aldığı evlerin doldurduğu mahalleleri dolaşmayı; mahalleleri caddeye bağlayan daracık taş merdivenlerden inerek tamamladım. Bir başka seferde yeni sokak seslerinde buluşmak üzere diyerek… Sokak seslerinde kaybolmanın insana tattırdığı iç huzuru yaşamak isterseniz; arada bir bulunduğunuz yerin eski mahallelerinde dikkatinizi buralarda yeralan görüntülere çevirerek dolaşın deriz. Ardından gelen dinginliğe değeceğini göreceksiniz. Bizden söylemesi… SOKAK KENDİNİ HATIRLATIR -II- Sokaklar tenha… Sokaklar ıssız… Sokaklar kimsesiz… Terkedilmiş adeta… Her zamanki aşıklarını, sevenlerini, sevdalılarını, kısaca insanlarını kaybetmişler… Sokağın ruhunu kavramış ve o ruha kendinden bir şeyler katmış birilerini bulmak zor, hem çok zor şimdilerde… Kimi, dönülmez yolculuklara çıkmış, kimi; bulunduğu yerde kaybetmiş sokağını, bir daire uğruna… Kimi ise; cetvelle çizilmiş caddelerdeki ruhsuz kooperatif evlerini, o “Yakınlıktan ötürü / Kaçıp gitmiş yakınlık…” diyebileceğimiz apartmanları tercih etmiş sokağın samimiyetine… Mecburî olan hadi neyse ama, bu kendiliğinden ve isteyerek terkedişler bir ihaneti resmetmekte sokak için… Ve sokaklar ihanetin acısıyla sarsılmakta… Bırakıp gitmenin, terkedilmiş olmanın yürek dolusu sancısıyla feryat etmekte şimdi… Bu terketme, bu tanımama, bu sokağa yabancılaşma öyle bir boyuta taşınmıştır ki artık; gençlik çağını sokaklarda geçirenler bile, oralarda hiç yaşamamış kabul etmekteler kendilerini… Hâlbuki, sokak kültürüne, sokağın o kendine has yaşayışına ve gelip geçene aşinadırlar. Ve üstadın mısralarıyla; “Öyle bir sokak ki bu Her köşede bir kadın; Geçene, öz yolcusu Gibi bakar… Anladın… Ve kalbin sana sorar: Bakıp geçmekte ne var? Sen de her insan kadar Onlara aşinaydın.” Akşamın siyahî örtüsü bürüdüğünde sokakları ve örttüğünde sokakları bir örtü gibi, sokaklar ayın gölgeli ışığıyla aydınlandığında aklıma, sokak lambasının altında ettiğimiz o tatlı muhabbetler gelir hep… Söze bir türlü son veremez, saatler boyu akıp giden cümlelere nokta koyamazdık. Kışın kar yağarken kısa kesmek zorunda kaldığımız bu sohbetler, yaz aylarında gece yarısına kadar uzayıp giderdi. İçerden kulağımıza ulaşan “Artık yeter bu kadar konuştuğunuz” ikazına geçiştirici cevaplar verir, onlar da bir müddet sonra, usandıklarından peşimizi bırakırlardı. Bu sohbetlere, arada bir de, semaver çayı eşlik ederdi ki; işte o zaman daha başka olurdu sözün güzelliği, sohbetin tadı… Şimdilerde sokaklar kimseyi bulamıyor derdini açacak…Ya da derdini dinleyecek, derdini dökecek, derdine mekân olabilecek birini… Sokak bu yönüyle, bu görüntüsüyle, bir sığıntı koyu, bir mecburî ikametgâh vazifesi görmekte ancak bugün… Ne var ki; düşüncenin ve düşünmenin sıkıntısından bunalmış ve kendini dışarı atmış birini, sokağın o ıssız, o samimi, o sır saklayan ve çağıran sesinden daha iyi kim anlar ? “Ya şimdi kime yûcelsin bu yürek oy Şol kör sokaklarda mı kursun otağın Uçmayı umar dumanlı türküler kanadında hülyanın Kalkamaz vurulur kalabalığına kirli bir sokağın” mısralarında şair A.Vahap Akbaş’ın da dediği gibi, sokaklar artık kirli. Sokak; sokak olma özelliğini yitirmiş durumda çoğu yerde… Pislik diz boyu… Ev gibi temizlenen ve yaşayanların birbirini ev halkı gibi gördükleri sokaklara, artık ne buralarda oturanlar itina ediyor ve ne de görevi buraları temiz tutmak olanlar… Hâlbuki; “Şehir aslında sokaktır, ilk defa gördüğümüz bir şehrin zihindeki tortusu sokaktır. Şehrin bir ucundan ötekine kadar, zaman zaman çıkmazlarda kördüğüm olsa bile; havayı, suyu, elektriği, yolları ve insanları tesadüflerin çizgileriyle birbirine bağlayan sokaktır. Meydanlar, ana caddeler ve büyük binalarda şehrin azamet ve kibirle çevrelenmiş çehresi somurtup dururken, sokaklarında samimi, teklifsiz ve sade bir hayatın gizli tebessümü gezinir. (…) Şehirlerin eski çehresini sokaklar inşa etmişken, yeni dokuyu gazoz şişeleri kadar birbirine benzeten sokaksızlık ve intizam fikri oluşturmuştur. (…)Sokak odur ki, orada birbirini tanıyan, selam alıp veren, hayatın kahrını ve lutfunu beraber göğüsleyen ve birbirinden haberdar olan insanlar karşı karşıya gelir. Sokak daracıktır, insana dairdir ve artık yoktur.” (Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, İnsan Yayınları, s.213 ) Varlığını sürdüren ve ayakta kalmak için direnen sokaklar içinse şu söylenebilir: “Güzel günlerin sokakları bunlar Güzel günlerin insanları bunlar Yoksa ne durulur ne yürünür.” Sokaklar, terkedilmişlik acısını, derinden derine dayanılmaz olan ihaneti daha fazla hissetmemek için “esrarlı bir uykuya” daldılar, kara sevdalılarıyla birlikte, “kendilerini tarihe gömdüler”. Sokak sesleri uykuya dalmak üzere… Bakalım ne gün uyanacaklar uykularından, diyelim ve ne yazmışsa sokağa dair yazdığını söyleyen, sokak düşkünü, sokak gezgini bir şairin, Metin Önal Mengüşoğlu’nun “Sokağa Dair” mısralarını alalım buraya: Ne yazmışsam bu kitaba Sokağa dair yazmışım Sayısı gelmez hesaba Ben ne sokaklar gezmişim Kimi ırmağa dökülür Kimi kız gibi bükülür Bir gün el ayak çekilir Diye aklımı bozmuşum Kara taşlarında yansır Yüreğime kitlenen sır Sen kapına kadar çağır Ben rotasını çizmişim Kaldırım yüksekçe ve dar Pencereler boyu uzar Çıkamaz sonsuza kadar Biliyorum ah, sezmişim Koynunda toz süslemesi Eski zaman beslemesi Sokakların bir tanesi İçin şiirler dizmişim Anne kardeş ben ve baba Dizilmişiz bir kırnaba Ne yazmışsam bu kitaba Sokağa dâir yazmışım |