| Edebiyatın, genelde sanatın, kaygan zemininde sağlam bir duruş sergileyebilmek son derece zordur. Bu zorluğu, inancını, dolayısıyla hayat telakkisini sanatının önünde tutanlar daha derinden hissederler. Edebiyat dünyamızda ahlak ilkelerini horlayan, hatta onları saf sanatın önünde bir engel gibi görenlerin sesi zaman içinde yükselmiş; öyle ki gündelik hayatın canlı birer parçası olan bazı dinî unsurların bile edebiyatta yer alması sanata halel getiren zaaflar olarak görülmüştür. Bu görüş, ahlakî kaygı taşımayan yazarlarla sınırlı kalmamış; toplumu belirli ahlak anlayışına bağlı olarak dönüştürme idealiyle yola çıkanları da etkilemiştir. Sağlam duruş, bu noktada önem arz etmektedir. Hem sanata halel getirmemek, hem de “Ahlaklı toplum, güzel dünya” ideallerinden ödün vermemek… Bunun geçmişte başarıldığını, hemen hemen bütün klasiklerin çerçevesinin bu espriyle çizildiğini kavrayanların duruşu, zannımca sağlam bir duruştur. Erdemli bir toplum oluşturma özlem ve çabasıyla eser verenlerin bu çabalarını hor görenler, esasında hiçbir fikri, hiçbir inancı savunmuyor görünmelerine rağmen kendileri de toplumu dönüştürme işlevini üstlenmiş oluyorlar. Üstelik bu dönüştürme son derece etkili ve maalesef menfidir. Bu bakımdan, edebiyatı “Edep” ölçüsü içinde değerlendiren; edep-edebiyat ilişkisini sürekli canlı tutan ve eserlerini böyle bir duyarlıkla verenleri önemsemek, desteklemek gerekir. Onların çabalarına ortak olmak, bir uygarlığın gür sesi hâline gelmenin en etkili yollarından biridir. Bunlar, öteden beri düşündüğümüz, yeri geldiğinde konuşup yazdığımız, arkadaşlarla paylaştığımız düşünceler… Böyle olmakla beraber; onları burada yeniden yazmama vesile olan, şair dostum Mustafa Özçelik’tir. Özçelik’in Ay Vakti‘nde (Kasım 2005) çıkan “Edebiyatımızın Öteki Yüzü” adlı yazısı, bu kaygılarla yazılmış güzel bir yazı… Sözü bir emanet olarak algılıyor Özçelik ve şuurlu bir şair olmanın verdiği sorumlulukla, onu “Kutlu amaçlar” için kullanma çağrısında bulunuyor. O, bahsettiğim sağlam duruşu gösterebilenlerdendir çünkü. Mustafa Özçelik, esasında yetmişli yılların sonlarında başladığı edebiyat yürüyüşünde hemen hiç zikzak çizmedi. Sağlam adımlarla başladığı yürüyüşünü hep aynı hedeflere doğru sürdürdü, “İfşa”, Özçelik’in kişiliğine, yürüdüğü idealine uygun; sakin, ölçülü, yalın ama aynı zamanda ağır bir çıkıştı. “Serenat”, “Dünyanın Tenhasında” ve diğer şiir kitapları, bu çıkışın gelgeç bir şey olmadığına; şairin, derin kaynakları olan bir nehir gibi akma aşkına işaret ediyordu. Şiirler, istikrar sahibi hemen her şairde görüldüğü gibi, tecrübenin de verdiği bir rahatlık ve inceliği taşıyordu içinde. Mustafa’nın istikameti zikzaksız, dedik. Evet, zikzak yok; ama hamleler var. Her kitabı bir hamle… Ancak en güçlü hamleyi “Gül ve Hançer”le yaptığı kanaatindeyim. “Gül ve Hançer” bir kemal noktası. Kendisi de bu kitabı şiirinde değişme, yenilenme noktası olarak görüyor. Hatta bu kitabın “Sunuş”unda, önceki şiirlerinde “İçine sinmeyen bir hava” olduğundan bahisle, “Kendi şiir medeniyetimizin çok uzağında hatta karşısında” olanlara benzeyenleri eleştiriyor. Şiirimizdeki sapmalarla ilgili kaygılarını ifade ediyor. Aslında onun bu görüşleri, uzun düşünce temrinlerinin neticesidir. “Şiir iklimi”ndeki denemeleri okuyanlar onun bu görüşlerinin mecraını görebilirler. Özçelik, “Gül ve Hançer”in sunuşunda şiirle ilgili olarak vardığı sonucu şöyle açıklıyor: “Şair olmadan ve ortaya şiir adına bir şey koymadan önce (…) kimliğimizi doğru tanımlamak ve estetikle birlikte, hatta ondan önce etiği içselleştirmek, bunun için de inandığımız ilkeleri yeniden gözden geçirmek, yapıp ettiklerimizi bir sorgulamaya tabi tutmak gerekiyordu…” 2002’de kaleme alınan bu görüşler, yazımızın başında bahsettiğimiz “Edebiyatımızın Öteki Yüzü” adlı yazının da bir bakıma hülasasıdır. Özçelik, kanaatime göre, önceki şiirlerinde de var olan, yerli kaynaklardan beslenme, bir tarafa cemiyeti, bir tarafa mistitizm ve estetizmi alarak eser verme kaygısını daha bir ön plana çıkarıyor. Ardından gideceği ustaları da açıklıyor: Yunus Emre, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu… Özçelik’in şiirinin derin kaynaklardan beslendiğini söyledik. Şiir dışındaki çalışmaları, bu kaynaklarla olan alakası hakkında bize ipuçları verir. Bu çalışmalar aynı zamanda onun fikrî birkiminin, çalışkan ve titiz kişliğinin göstergesidir. Onun hazırladığı üç biyografi kitabının Sunullah Gaybî Yunus Emre ve Nasreddin Hoca hakkında olması; bir incelemesinde de Mehmet âkif Ersoy ve İstiklal Marşı’nı ele alması tesadüf değildir. Hazırladığı iki şiir antolojisi de Şairin Duası, Sûff Şiirler Antolojisi onun şiir çizgisinin eriştiği son noktaya dair görüşlerini destekleyen çalışmalardır. Çocuklar için hazırladıkları kitaplarda dahi onun bir medeniyete mensubiyet kaygısını görebiliriz. Her çalışmasında, “Kaygısı hakikat, işi güzellik, görevi sorumluluk olan bir şair” gülümser bize. |