Bütün azalarını harbe çağır
Cahit Zarifoğlu
Yine savaş haberleri sarmaya başladı dört bir yanımızı. Uluslararası haber ajanslarına inanacak olursak, insanlığı büyük ve muhtemel bir felaketten korumak için cesaretle sürdürülmeli bu savaş. Çoğumuzun adını bile bilmediğimiz, dünyanın pek de dikkatlerimizi çekmeyen bir yerinde, hepimizi ciddi ciddi tehdit eden birileri var çünkü. Bu büyük tehlike başka nasıl izah edilebilir? Nerede olduğu önemli değil ama birileri (dünyanın bizim için stratejik önem ifade eden bölgelerinden birinde olursa durum daha ciddileşir tabii) yaşadığımız hayata, kurguladığımız ilişki biçimlerine ve elbette en tehlikelisi, neyin/kimin saygıyı hak ettiği konusunda belirlediğimiz evrensel insanlık değerlerine ayak uydurmakta güçlük çekiyor. Dahası ayak sürüyorlar. (Uyum sağlamak hususunda güçlük çekmek ile ayak sürüme arasındaki “bilinçlilik hali’ farkına dikkat.) Şu halde yapılması gereken şey nedir? Uyum sağlamada zorluk çekenlere uyum’un ne olduğunu göstermek elbette. Üstelik tam da uyumsuzluk çektikleri konularla ilgili olarak. Peki ayak diremeye devam ederlerse? İşte o zaman uyumsuzluk çekenleri uyumlu hale getirenlere itirazı olanların haklı hiçbir gerekçesi kalmayacak demektir. İyi de neyin uygun neyin uygunsuz olduğuna karar veren kim? Kimdir, bu bütün insanlığı tehdit eden tehlikeye (!) karşı bizi topyekun bir savaşa çağıran? Sahi, bu savaş kimin savaşı?
Savaşın insanlık tarihi boyunca varlığını sürdürdüğüne kuşku yok. Her medeniyet bir biçimde savaşla ilintili. Mesela biz, savaşın hukukunu belirleyen ilk medeniyetiz. Bizimle birlikte ‘savaşmak’ karşılıklı iki tarafın birbirine sınırsız ve kuralsızca saldırdığı bir eylem olmaktan çıkmıştır. “Savaş, bizimle birlikte yepyeni bir anlam kazandı.’ dersem abartmış olmam herhalde. Neden olayım ki? Başka hangi millet savaşı bütün boyutlarıyla, üstelik hiçbir ön koşul aramaksızın, kişisel ya da toplumsal bir iktidar aracı olmanın ötesinde insan’ı öldürme değil, ona hayat verme eylemi olarak değerlendirebilmiş, dahası bunu hayata aktarabilmiştir. Bir insanı öldürmek neden bütün insanların öldürülmesine denk tutulsun? Bu cümleyi söyleyen biri, insanları öldürmek için kılıç kuşanabilir mi? Peki bu cümleyi söyleyen biri, insanları diriltmek dışında bir amaç için kılıç kuşanabilir mi? Elbette hayır! Çünkü bir insanı diriltmek bütün insanlığı diriltmek demektir. Bu ne yaman bir savaştır ki, düşmanınıza hayat bağışlamak için onun size yönelttiği öldürücü darbelere sabırla karşı koymak durumundasınız. İşte, yaşadığımız yüzyılın inanmış kişilerinin kuşanması gereken bilinç, sahip olmaları gereken vizyon budur. Ve bunu onlardan başka yapacak kimse de yoktur.
Geçmişleri birbirlerini boğazlamakla geçmiş olanlar, bugün bizi insanlık için topyekun bir savaşa çağırıyorlar. Bu daveti yapanların savaştan ne anladıkları hususu bizim için önemlidir. Bugün savaş yanlısı olanların aynı zamanda ıslah ediciler olduklarından nasıl emin olabiliriz? Üstelik ıslah edici olmanın, yeryüzünde bozgunculuktan başka yaptıkları bir şey olmayanların bile dillerine pelesenk ettiği bir iddia olduğunu bildiğimiz halde. Bütün bu sorunlar üzerinde yeterince düşündüğümüzü iddia edebilir miyiz? Şu halde, böyle bir çağrıya onay vermek nedenleri üzerinde yeterince durmadığımız, sonuçlarını ise tahmin etmekten bile uzak olduğumuz bir akıntıya kapılmakla eş değerde değil midir?
Tarih boyu ürettiğimiz ve büyük bir özveriyle yaşadığımız yüzyıla taşıdığımız kelimelerimizi yeniden anlamlandırmak gibi büyük bir ödevimiz var. Eğer günün birinde bir savaşa tutuşacaksak, bu savaş bizim savaşımız olmalı. Bizim düşmanlarımıza karşı bizim savaşımız. Bizim savaşımız, var olmak savaşıdır. Dahası var olmayı, var olduğumuz gibi sürdürme savaşıdır. Giderek daha az sabitenin ayakta kalabildiği bir dünyada bu hayli zor bir ödevdir. Bizim savaşımız, yapmamız gereken bir şey varsa onu yapma savaşıdır. Bir şey yapmak savaşmayı göze almak kadar zordur. Bir şey yapmak’ın zorluğu, onun ‘bir şey’ oluşundadır. Çoğu kimse bir şey yapmaya tenezzül etmez. Onların yapacakları çok şey olmuştur daima. Ancak her zaman bir şey yapanların yaptıklarıyla övünebilmişlerdir en fazla. Başkalarının başarılarını alkışlayarak avunanlara ihtiyacımız yok bizim. Bulundukları yerde arada kaynamanın hesabını yapanlar, bütün azalarıyla savaşmayan bir asker gibi, ordunun intizamını bozar en çok. İçimizdeki bu hastalıklı ruhları tedavi etmekte yine bize düşüyor. Yolda olmanın, hiç olmazsa bu kadarcık bir koruyucu etkisi olsa gerek.