Doğmayacak gibiyken gün yine doğdu. Yine rüzgârlar esti, bahar rüzgârları; yine yağmurlar yağdı, bahar yağmurları. Ve bitmeyecek gibiyken gün yine bitti. Üşüyordum ıslak kaldırım­larda, yalnız ıslanıyordum ıslak kaldırımlarda akşamüstü. Kimsem var mı yağmur damlası yakınlığında, kimsem yok mu geride bıraktığım sokaklarda? Kimsem var mı yağmur damlası yakınlığında yanağımdan kayıp yüzümü okşayan, kimsem yok mu geride bıraktığım sokak­larda adımı anan?

Bahardı ya, bahar! Ve baharda yağmur. Yağmur baharın can suyuydu. Doğanın dirilişinin, ağaç, yaprak ve çimenin yemyeşil şenliğinin, rengârenk çiçeklerin hazırlıklarıydı. Kelebekle­rin uçuşu, kuşların coşkusu, rüyaların uyanışıydı. Bahar mı yolunu şaşırmıştı, ben mi yolumu şaşırmıştım, nasıl uğramıştı yolum bahara? Nasıl uğramıştı bahar bana? Rüzgâra, yağmura?

Üşüyordum. Tanıdık bir yağmur damlası var mıydı, geçen bahardan gelip omzuma başını yaslayan? Üşüyen ellerimi ceplerimden çıkarıp uzattım yağmura, düşüyordu ardı ardına damlalar avuçlarıma. Üşüyorken bu yaptığım nedir? Yaptığım ne ki? Soğuk, damla damla bir arkadaşlık. Yalnız başıma üşümekten iyi. Yağmurla arkadaşlık ede ede, küçücük adımlarla yürüdüm. Uzattığım ellerim ilerde, damlalara baka baka. Birine çarpmışım. Uzattığım ellerim çarpmış. “Kör müymüşüm?” Doğru ya, körler de elleriyle yoklayarak ilerler ve öyle iş yapar. Ama ben kör değilim. Sadece gözlerimi ellerimdeki yağmura verdim.

“Dikkat etsene, dikkat etsene!”

“Aynı dikkati sen de edebilirdin” demek yerine. ya da “Affedersin” demek yerine. “Sen kimsem değilsin, ne işin var yolumda, çıkmasaydın karşıma” dedim.

“Deli misin sen?”

“Baharda delirenler de varmış! Ne diyorlar o delilere şeyda mı, divane mi, meczup mu, mec­nun mu? Yok yok, hepsi aynı değil. Hepsi aynı ölçüde ve aynı sebepten deli değil. Ayrı onlar, ayrı.”

“Pardon, o anlamda demek istemedim, sözün gelişi çıktı ağzımdan.” “Onların hepsi bir değil zaten.”

“Yani, onların hiçbiri anlamında demek istemedim. Pardon.” “Tamam, tamam, önemli değil. Bakın, Şeyh Gâlib ne demiş:

‘Esridi cûş-ı mahabbetle ehl-i sevdâ hep/ Dimâğa bûy-ı cünûn verdi rûzgâr-ı bahâr” “Yani?”

“Yani şöyle demiş: Sevgi coşkunluğuyla sarhoş oldu sevdalıların hepsi, akla delilik kokusu getirdi bahar rüzgârı.”

“Güzel de. Ama öyle pek coşkunluk verecek hava yok şimdi, aksine, bu havada dışarıda değil içeri de olmak gerekir. Senin gibi dışarıda olmayı istemekse…”

“Ne o, acıyor musun bana yoksa havayı mı tanıtıyorsun?”

“Sırılsıklam olmuşsun da… İstersen, şemsiyemin altında beraber yürüyebiliriz.”             “İstemem, sağ ol, istemem, kimsem olmaya kalkma.”

“Sadece yollarımız ayrılana kadar.”

“Yollarımız zaten ayrı, sen karşıdan geliyorsun, bense karşıya gidiyorum. Bu yüzden çarpış­madık mı?”

“Şemsiyem senin olsun. Ben geldim geleceğim yere.”

“Olmaz.”

“Yolun uzak mı?”

“Uzak.”

“Öyleyse lütfen al. Bir şemsiye nedir ki?” “Olmaz.”

“Öyleyse ödünç olsun. Yağmursuz bir gün getirirsin buraya. Şu karşı eve.” “Kimsem olmasın.” “Anlamadım?” “İstemem dedim.”

“Sırılsıklamsın ve bu küçük adımlarla, başından aşağı yağan şiddetli sağanak ve yetmemiş gibi avuçlarına yağdırıp biriktirdiğin yağmurlarla… hayır, hayır, olmaz. Hastasın sen, değil­sen de çok fena hastalanacaksın.”

“Vay vay! Bir de yakınımmış gibi düşünüyorsun beni.”

“Hâlin dokunmayacak gibi değil ki. Bir ayna olsaydı görseydin kendini.”

“Hâlim dokunmayacak gibi değil demek.”

“Yani.. şey. düşünülmeyecek gibi değil demek istemiştim.”

“Her neyse. Her ne dedinse dedin, her ne demek istedinse istedin. Benim hâlimden bir şikâyetim yok.”

“Yine de al. Lütfen.”

“Kimsem olma dedim sana, kimsem olma.”

“Şemsiye kimse değildir; malum, bir nesnedir, yani şeydir. Şemsiyemi al.”

“Olmaz dedim sana, olmaz. Neden gelip yanımda durdun? Gitsene yoluna. Neden girdin koluma? Çıksana kolumdan. Hem ne zaman senli benli olduk biz bu kadar?”

“Yağmurun teklifsizliğinden galiba.”

“Ya da çarpışmanın mı desek?”

“O da var tabii. Evet, özür mahiyetinde olsun şemsiyemi al.” “Olmaz dedim, olmaz.”

“Yağmurun dinmesini bekleyelim mi birlikte?”

“Ben, yapayalnız bir yağmur şarkısı dinlemek istedim. Sen, engel oldun buna.” “Beraber dinleyelim mi?” “Yapayalnız dinlemek istedim.” “Öyleyse al, gideyim.” “Madem kurtuluşum yok, peki, şemsiyeni ver bu sokakta bir kimsem olsun.” “Kimsenin olması o kadar fena mı?”

“Yoo… Gördüğün gibi, olması şemsiye, olmaması sırılsıklam bir yağmurmuş!”

Bu yazıyı paylaşın