Sanki benim mor sümbüllü bağım var
Zemheri ayında gül ister benden
-Kahramanmaraş türküsü-

Kışın karası olmaz elbette. Kış çünkü tabiatı gereği beyaz, bembeyaz elbisesiyle gelmesi gereken/gelen bir mevsimdir nihayetinde. Böyleyken, o güzelim beyaz giysili kışımıza neden kara çalınmak istenmiştir bu ifadeyle? Bunu anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum ben. Bu, yani karakış tabiri bir hüzün, bir burukluk ve hatta giderek bir öfke kabarmasına yol açıyor göğsümüzde kim ne derse desin! Şöyle düşünelim; sonbaharın rengi sarıdır; tabiatın ölmeye başladığı bir mevsimdir yani. Doğal olarak sarı renk müthiş yakışıyor sonbahara. Şimdi tutup bir başka rengi ikame etmeye kalkarsak sarı yerine, yukarıdaki cinayeti biz de işlemiş olmaz mıyız?

Eskiler bu cinayeti işlememişler mesela; zemheri ya da erbain diyerek bilgeliklerini koymuşlar ortaya.

Zemheri/erbain: “22 Aralık- 30 Ocak tarihleri arasındaki 40 gün süren bir zaman dilimidir. Arapça kış anlamındaki zem sözcüğü ile Farsça uğultu anlamındaki harir sözcüklerinin birleşmesi ile oluşmuş, kışın en soğuk, en dondurucu zamanıdır.” diye tarif ediliyor sözlüklerde.
Bir de 31 Ocak itibariyle başlayıp 50 gün süren hamsin soğuklarından da söz ediliyor; bunu da not olarak düşelim buraya.
Erbain tepeden gelirmiş, hamsin ise yandan vururmuş; bu da ilginç bir tespit.
Biz bugün bütün bunları bilmiyoruz artık, ne yazık ki!
Hakkını teslim edelim öyleyse: Eskiler gerçekten de âkil ve bilge adamlarmış doğrusu. Kış dâhil bütün mevsimlere inanılmaz saygıları varmış.
Bin teşekkür hepsine…

Kış Köşesi

Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada su şişesi.
Çocukluğunuzda oynadığınız oyunlardan biriydi bu tekerleme. Hiç şaşırmadan ya da dili dolaşmadan bir çırpıda kim söylerse bu tekerlemeyi, oynadığınız oyunda birinciliği o kapardı. Oyunu sonuncu olarak bitiren ise, ceza olarak oyundaki herkesi itirazsız sırtında taşırdı kahkaha ve cümbüşler arasında.
Çocukluk işte.
Şimdi büyüdün ve o günleri hatırlayıp tekrar yaşıyorsun oturduğun yerde; bir taraftan da çayını yudumluyorsun yavaş yavaş..

Sen bir yandan bütün bunları canlandırırken muhayyilende, diğer yandan da aslında gerçekten bir karşılığı olan ve evin reisi kimse onun gidip kurulduğu köşeyi hatırlıyorsun hemen. Mevsim yaz ise yazın, kış ise kışın o köşe hep vardı evinizin en gösterişli yerinde. Bir de kuzine sobası (ki, siz maşınga derdiniz) vardı köşenin hemen yanında. Üzerinde cızırdayan su güğümü ise tabloyu tamamlayan en güzel görüntüydü.

Önceleri deden otururdu o köşede. Deden, gösterişli adamdı ha! Yolda ağır çekim, hiç acelesiz yürürdü. Köyün/köylünün hürmette eksiklik etmediği biriydi. Ömrünün son yıllarını ise felçli olarak geçirmişti yatağında. Sen her gün gibi gidip Yasin okurdun başucunda onun; rahatladığını, acılarının dindiğini görür ve bir mutluluk duyardınız bundan babaanneyle birlikte.

Dedenden sonra dört erkek kardeşin en büyüğü olan babana geçmişti köşenin hâkimiyeti. Ama sonradan herkes kendi evini kurduğu için dağılıp gitti her şey, kalmadı köşenin bir cazibesi doğal olarak.
Hey gidi hey!
Dudaklarında acı bir tebessüm; çıkıp kayboluyorsun gecenin karanlığında, bir başına…

Bu yazıyı paylaşın