“bilge kişi aya işaret ettiğinde budala onun parmağına bakar.”
~ Konfüçyü
s
I.

ormanlardan geliyorum ağzı açık ormanlardan
ve gözünü baştan ayağa kan bürümüş yollardan
ve geçiyorum bir çıbanbaşı gibi sade, gösterişsiz
ucu bucağı görünmeyen o sinsi o yıpranmış yıllardan.

dağılın burdan! demekle olmuyor
aksi gibi herkes toplanıyor sokak ortasında kalan o leşe
kargalar elimizi tutmuyor, o yaşlı ihtiyarları şehrin
acımızdan nicedir binbir tütsü yakılmıyor
sahi, ölen kim?
kendini uykulardan süzen kim?
kim bu ateşi harlayan,
kendini İbrâhim’e kardeş sayan kim?

bak senin bana doğru yürümen depremlere gebedir
çünkü sokakları doldurur öfken bir çağlasan
aklı hiçe saymaktır adımların
ve kalbi, tuzağa düşürüp durmaktır bakışların.
sen ok atmayı bilmezsin
oysa iyi bir nişancıydı gözlerin
vurdukça Allah’ı hatırlatırdı ellerin
kibele miydi yoksa bilmemneydi sanırım ürkekliğin
çünkü anadolu’ydu sen nereye baksan
çünkü suya batmış bir uygarlığın en eski serserisiydi
sana gelmekliğim.

sana tuhaf gelebilir bazı şeyler
meselâ bir putun burnunun dibinde gül açması
tek ayak üstünde durması bir masal perisinin
bu demektir ki tuhaflık kimi zaman normal olandır
bu demek değildir ki tuhaf olan sıradışıdır
ve demek ki kapılardan kovulup duran
bir eski zaman efsanesidir
sana karşı bitmişliğim.

bu kış damlar da loğlanmıyor
hoş, bunu nereden bilecek ki zzzz kuşağı
damlayan tavanlardan seken bir ebemkuşağını
ve yavru atların ürperişini ıssız ahırlarda.
seni sevmek bir dağ çizmektir denize sıfır
seni sevmek eşsiz bir akşamüstünü düşlemektir
seni sevmek mayın tarlalarında umarsız yürümek
ve seni sevmek bir boşluğa dahi söz vermektir!

ormanlardan dönüyorum elleri bağlı ormanlardan
çünkü seni sevmek kıyamet günü de olsa elimdeki ağacı dikmektir!

II.
rivâyete göre uyuyorlar daha Yedi Uyuyanlar
ve ceplerindeki üç beş kuruş dünyanın en büyük serveti
şimdi bırak bunları şimdi sen benim ölümcül arseniğim
şimdi seni sevmek nefsimi müdafaa etmekten sayılır, bilirim
bilirim, suyla şaka olmaz
bilirim, şeytan doldurur elindeki tabancayı
bilirim, altı üstü bir şiirdir elimdeki dopdolu küllük
ve gene bilirim,
üstü açık uyumak, en büyük marifettir
bir anaya yakalanmadan!

dağlık yollar var aramızda
upuzun kayalıklar
ve zamansızlıklarla doludur denk gelmelerimiz
hayallerimiz şimdi, belâlı bir mahallenin delisidir
ve kaza süsüdür orda,
kör topal sevgilerimiz.

rivâyete göre hâlâ kekemedir Mûsâ
ve paslanmış duruyor diyorlar elindeki âsâ!

III.
biz hangi gülü sevsek
ki zaten bir bülbülün sesine yanıkmış
biz hangi külü savursak
şayet bir ateşin yalımına tutukmuş!

ne kadar umut varsa
o kadar şut direkten dönüyormuş
ve ne kadar umutsuzluk varsa
hiç olmayacak yerden
bir topun gol olmasıymış!

reel politik meselesiymiş bir coğrafyada
binlerce aşkın örümcek ağlarına takılması
meselâ sözlerin her zaman çok büyük tesirleri olurmuş
bir büyücünün “abrakadabra!” demesi gibiymiş biraz da
meselâ Aramîceyi öğrenmek Mezopotamya’dan mirasmış
ve en büyük emanetmiş ölüm, bize en çok yakışan gömlekmiş.
bunları yazmıyor eski lâhitler
çünkü bunlar kenan çölleri’nde işe yaramazmış
Davûd’un sesinde saklıymış Kudüs’ün gizemi
ve kuşlara yuva olmaktanmış Süleyman’ın o esrarengiz sesi.

buraya kadar her şey görülen geçmiş zaman
ama mutlak göremediklerimiz de var bunca körlük içinde!

IV.
kaldırımlar da uyuyor, bizi uyar postnişin
bizi uyar, gecenin uyurlarına karşı
ardına kadar açılan kapılardan bizi koru
kuyulardan, kuytularından şehirlerin
ve koyularından bu bizi
alaşağı eden renk cümbüşünün.

(כֹּפֶר)
kalbi simsiyah bir taştı samî dillerinde
aydınlığa da alışkın değildi gözbebekleri
bundandır kamaşır dururdu dişleri
karanlığın kan kardeşiydi
ya da ikiziydi günbatımlarının
o yüzden aslını görmeyenler onu
Hacer-ül Esved’e benzetirdi daima
evet, aslında her şey anlamsızdı köşeyi döndüğümüzde
her şey bulanıklaşıyordu çünkü biz
çünkü biz kendimizi apaçık gördüğümüzde
perdeler ki aslında bizi koruyordu zifirilerden
yoksa çıldırırdık her şeyden
tabağın dibini de sıyıracak kadar.

kalbi kapkara bir taştı, yüzü Kâbe’ye döndüğünde
bundandır hiçbir zaman ayna taşımazdı kalbi kırılmasın diye!

V.
ayın yarılmasına inanıyorum
denizin ikiye yarıldığına
Nuh Tufan’ına
balığın karnında ev kurduğuna Yunus’un
Yusuf’un Mısır’a sultan oluşuna
Süleyman’ın saltanatına
suyun İbrâhim’e serin oluşuna
bıçağın İsmail’i kesmediğine
Adem’in ilk insan oluşuna
Davûd’un sesinin güzelliğine
İsâ’nın babasız doğuşuna
masûmluğuna Meryem ana’nın
Eyyûb’un taşları çatlatan sabrına
ve gül Muhammed’e
Kisra’da ateşin söndüğüne
hem de her bir yıl için binlerce
Belkıs’a, Hüdhüd’e
Mekke, Medine Ve Kudüs’e…

ama inanmıyorum kendime
kendine tapan her kimseye
nefsini put edinenlere
geceye, gündüze
aya, güneşe
güle, bülbüle
ve hatta dikene
sese, nefese
yaşama, ölüme
dünyaya, evrene
velhasıl içindekilere…

inanmıyorum;
özde inanılmayacak
ama sözde inanılacak her şeye!

VI.

her tâc, giyotine gebedir;
çünkü her tâc, çok keskin
ve amansız bir giyotinle giyilir!

VII.

kimi kime, acaba ne için bağlıyor o çürük sicim;
işte şimdi, daha yüksek bir sesle;
euzubillahimineşşeytanirracim!

Bu yazıyı paylaşın